Tarikat tarifi olan "Zeyl" ile "Zaman tarikat zamanı değildir." sözü nasıl bağdaştırılabilir?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Merhum Mehmed Kırkıncı Hoca Efendinin “40 Soru 40 Cevap” adlı eserinde bu suale verdiği cevabın bir özetini takdim ediyoruz:

İnsanın hikmetini kavrayamadığı bir sözü hemen inkâr ve reddetmektense; onu tahkik ve tetkik etmesi daha tutarlı ve ihtiyata daha uygun bir yoldur. Erbab-ı akıl ve irfanın şanı da budur; insaf ve adalet de bunu icap ettirir. Hem insan için en selâmetli yol hüsn-ü zan ve hüsn-ü nazardır.

Bütün hareketlerinde akıl ve hikmeti esas ittihaz eden, milletin uhuvvet ve muhabbetine fevkalade hassasiyet gösteren, fitnenin kapısını kapamaya hayatı boyunca gayret eden, İslamiyet’in ruhuna hakkıyla nüfuz eden, bu asrın efkâr ve irfanından hakkıyla haberdar olan ve “Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur.” (Emirdağ Lahikası) diyen bir zat, “Zaman tarikat zamanı değil” demişse elbette bu sözü bir hikmete binaen söylemiştir. O’nun mukaddes hizmeti bir küll halinde ele alınıp incelenmedikçe bu ifade ile neyi kastetmek istediği hakkıyla takdir edilemez.

Evvela, “Zaman tarîkat zamanı değil, hakikat zamanıdır” ifadesindeki zaman mefhumu üzerinde durmak icap ediyor. Şöyle ki; Tekke, zaviye ve medreseler kapatılmış, her türlü dinî tedrisat yasak edilmiş, Kur’an okuyup okutanlar takibat altına alınmışlardı. Batı kaynaklı menfi cereyanlar meydana çıkarak, bu necip milletin imanına ve vicdanına hücum ediyor, inkıraz ve izmihlaline çalışıyordu. Okuyan gençlerin mukaddesatına set çekiliyor, vicdanlarına taarruz ve tahakküm ediliyordu. Bu hâl milletimizi manen sarsmış ve ruhen çökertmişti. Mekteplerde sadece fen ve tekniğe ait dersler okutulmuş, din ilimleri ihmal edilmişti. Ulvi prensiplere âdeta cephe alınmıştı. Öyle ki, İslamiyet hafife alınıyor, ulvi hakikatlerle istihza ediliyordu. Böylece, dinî ve millî şuurdan mahrum, kendi mukaddesatıyla alay eden bir nesil yetişmeye başladı. Artık, dimağlar düşünmekten, zihinler tetebbudan menedilmiş, akıl ve muhakeme tahakküm altına alınmış, fikirlere kilit vurulmuştu.

O dehşetli zamanın tesbit ve teşhisini, Üstad Bediüzzaman’ın ifadelerinden takip edelim: “Eski zamanda küfr-ü mutlak ve fenden gelen dalâletler ve küfr-ü inadiden gelen temerrüd bu zamana nisbeten pek az idi. Onun için, eski İslâm muhakkiklerinin dersleri, hüccetleri o zamanlarda tam kâfi olurdu. Küfr-ü meşkuku çabuk izale ederlerdi. Allah’a iman umumi olduğundan, Allah’ı tanıttırmakla ve cehennem azabını ihtar etmekle çokları sefahetlerden, dalâletlerden vazgeçebilirlerdi.” (Şualar)

“Onların zamanlarında imanın esasatına ve köklerine hücum yoktu ve erkân-ı iman sarsılmıyordu. Şimdi ise köklerine ve erkânına şiddetli ve cemaatli bir surette taarruz var.” (Kastamonu Lahikası)

Yine Bediüzzaman Hazretleri bir başka risalesinde de hâl-i âlemi şöyle tasvir eder: “Evet bu asrın dehşetine karşı taklidi olan itikadın istinat kal’aları sarsılmış ve uzaklaşmış ve perdelenmiş olduğundan her mü’min tek başıyla dalâletin cemaatle hücumuna mukavemet ettirecek gayet kuvvetli bir iman-ı tahkikî lâzımdır ki dayanabilsin.” ( Sikke-i Tasdik-i Gaybî)

Bu hikmete binaen asırlarını feyizleriyle nurlandıran büyük tarikat kahramanları bu zamanda olsalardı bütün himmet ve gayretlerini imanda temerküz ettireceklerini şu berrak ifadeleriyle ortaya koymuştur: “Ben tahmin ediyorum ki; eğer Şeyh Abdulkadir-i Geylani (ra.) ve Şah-ı Nakşibend (ra.) ve İmam-ı Rabbani (ra.) gibi zâtlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, hakaik-ı imaniyenin ve akaid-i islâmîyenin takviyesine sarf edeceklerdi. Çünkü: Saâdet-i Ebediyenin medarı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyeye sebebiyet verir. İmansız Cennete gidemez, fakat tasavvufsuz Cennete giden pek çoktur. Ekmeksiz insan yaşayamaz, fakat meyvesiz yaşayabilir. Tasavvuf meyvedir, hakaik-ı İslâmîye gıdadır.” (Mektubat)

Hakikaten, zamanın fetvaya tesirine binaen o vazifeli zatlar asırlarının ilcaatlarına göre hizmet etmişlerdi. Eğer Bediüzzaman Hazretleri de onların asırlarında gelmiş olsaydı onların yaptıklarından başka bir şey yapmayacaktı. Bediüzzaman’ın bu ifadelerinden açıkça anlaşılacağı gibi, bu zamanda şüphe ve tereddütlerin izalesi; akıllıların tatmini ve kalplerin tenvir edilmesiyle iman hakikatlerinin sarsılmaz delil ve burhanlarla insanın ruhuna, vicdanına, aklına ve bütün his dünyasına nakşedilmesi ile olabilir. Yoksa bu ifadeyi, bu zamanda tarîkat verilmez, zikir yapılmaz şeklinde anlamak doğru değildir.

Bu kısa değerlendirmeden sonra, “Zaman tarîkat zamanı değil hakikat zamanıdır.” ifadesinin bir başka ciheti üzerinde de kısaca durmak isterim.

Bu cümle, “Şüphe ve tereddütlerle kalpleri yaralanan bu asrın gençliğine, hakikatleri, tasavvuf berzahına girmeden, sahabe döneminde olduğu gibi doğrudan doğruya takdim etmek gerekir.” şeklinde anlaşılmalıdır. Nitekim Bediüzzaman Hazretleri de; “Risale-i Nur mesleği, tarîkat değil, hakikattir; sahabe mesleğinin bir cilvesidir. Bu zaman, tarîkat zamanı değil, imanı kurtarmak zamanıdır. Risale-i Nur dairesi, Hazret-i Ali ve Hasan ve Hüseyin’in dairesidir... Zâten, Üveysî bir surette doğrudan doğruya hakikat dersimi Gavs-ı Azam’dan (ks.) ve Zeynel Âbidin (ra.) ve Hasan ve Hüseyin (ra.) vasıtasıyla İmam-ı Ali’den (ra.) almışım. Onun için, hizmet ettiğimiz daire onların dairesidir” (Emirdağ Lahikası-1) diye ifade buyurmuşlardır.

İmam-ı Rabbanî Hazretlerinin de buyurduğu gibi, tarikatlar, tebe-i tabiinden sonra bin yıla yakın İslam’a kemâliyle hizmet ettiler. Onların kurdukları tekke ve hangâhlar birer daru’l irfandı ve İslam dininin en metin ve en sağlam istinatgâhlarıydı. Bu sayede akıl almaz hizmetler icra edildi. İlim ve fazilet ile temeyyüz etmiş zatlar, İslam âleminin her tarafını sardı. Meselâ; Mezopotamya’da Abdulkadir Geylanî, Ahmed-i Rufai, Afrika’da Ahmed-i Bedevi, Şazeli, Anadolu’da Mevlana, Maveraünnehirde Şah-ı Nakşibendî ve Yesevi gibi birçok kudretli ve necib simalar yetişip bu ümmetin irşadına vesile oldular.

Bediüzzaman Hazretleri tarikatların bu değerli hizmetlerini çok iyi bilmek ve takdir etmekle beraber zamanın şartlarını nazara alarak tasavvuf ve tarikat mesleğine girmeden, bir ilim ve irfan hareketi başlatmıştır. Bu hareketi kendisi şöyle ifade etmiştir:

“Esrâr-ı Kur’aniyeye ait yazılan Sözler, şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümatına mâruz hey’et-i İslâmîyeye en nâfi’ bir nur ve dalâlet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu itikadındayım. Bilirsiniz ki; eğer dalâlet cehaletten gelse izalesi kolaydır. Fakat dalâlet, fenden ve ilimden gelse, izalesi müşküldür. Eski zamanda ikinci kısım, binde bir bulunuyordu. Bulunanlardan ancak binden biri irşad ile yola gelebilirdi. Çünkü: Öyleler kendilerini beğeniyorlar; hem bilmiyorlar, hem kendilerini bilir zannediyorlar. Cenab-ı Hak şu zamanda, i’caz-ı Kur’an’ın mânevi lemaatından olan mâlum Sözler’i, şu dalâlet zındıkasına bir tiryak hâsiyetini vermiş tasavvurundayım.” (Mektubat)

Malumdur ki, ruhu ve fikri şüphe ve tereddütlerle yaralanan, kalp ve vicdanında derin cerihalar alan, itikadi meselelerde tereddütlere düşen bir insana, “Gel tarikata gir, zikir yaparak akıl ve kalbini tatmin et, iman hakikatlerini yakinen anla ve böylece şüphe ve tereddütlerden kurtul!” diyerek onu irşad etmek mümkün değildir. Dinsiz felsefeden gelen şüphe ve tereddütlere tarikatın adabıyla karşı çıkmanın fevkalade zor olduğu ehl-i dikkatin malumudur. İşte Bediüzzaman Hazretleri’nin, “Zaman tarikat zamanı değil, hakikat zamanıdır” demesinden maksat bu olsa gerektir. Yoksa bu sözden tarikatları ve yaptıkları ulvi hizmetleri inkâr manasını çıkarmak mümkün değildir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

aynurkus

Tarikatin ve hakikatin en yüksek mertebeleri, şeriatın parçaları(mesela; bir ağacı düşünelim
Kökleri; Şeriatın Emir ve yasakları olsa, gövdesi; Tarikat, dalları; hakikat, yaprakları; marifet, meyvesi; tasavvuf olurdu.) hükmüne geçer; yoksa daima vesile ve mukaddime ve hâdim hükmündedirler.

Neticeleri, şeriatın (yorum kabul etmeyen kesin hükümler)muhkemâtıdır.

Yani, Şeriatın hakikatine (kemâline) yetişmek için, tarikat ve hakikat meslekleri, vesile ve hâdim ve basamaklar hükmündedir -Mektubat-

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
oğuzhangözüpek
üstadımız belki de bir kalbe gelen his ile bilmiş ki; Ahir zamanda yapılacak külli hizmetlere bir Şeyhi Ekber ile dahi muvaffak olunamaz,Ancak Bir Şahsı Maneviyi temsil eden , her biri ayrı bir Tarıkın Şeyhi Ekberi hükmüne geçen çok zatların iştiraki ile bu külli vazife deruhte edilebilir. O halde zaman tarikat zamanı değil Cemaat zamanı demek yanlış olmaz.Hem Cemaat kelimesi,Cem den kinaye toplanmayı,bütünlüğü çağrıştırırken Tarikat kelimesi ayrı ayrı yolları dolayısı ile ayrılmayı çağrıştırmaktadır. Yani zaman bütünleşme zamanıdır,ayrı ayrı yollara giderek bölünme zamanı değildir. İlginç bir tevafuk olarak aklıma geldi.Selam ve Dua ile
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
ihlasnur
Şu anda Tarikat nam altında olanlar tarikat değil cemaat hizmeti yapmaktadırlar. Tarikatta hülasaten her şeyi terk lazımken terk-i Dünya, ukba, hesti, terki terk iken bu terkler celbe inkılab etmiş. celb-i dünya, ukba, hesti, celb-i celb. mesela: Telefon kullanmak, internet kullanmak, tv seyretmek.. bu gibi hususlar tarikatte olmayan şeylerdir. şayet varsa ismen tarikattır ama işleyiş olarak değildir. Cemaatten maksad ise ortak hareket etmektir. tarikattan maksad ise ferdi harekettir.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...