Block title
Block content

RAHMİ ERDEM

 

 1938'de Konya'nın Bozkır ilçesinde dünyaya geldi. Bir müddet Yeni Asya gazetesinin Genel Yayın Müdürlüğünde bulundu.

 "Hayatımda büyük bir çığır"

"Aziz ve necib Üstadımıza şu bedbaht ve karanlık asırda tebaiyet, muhakkak ki, şereflerin en büyüğüdür. Bütün mesele sadakat ve ona lâyık olabilmektir. Cenab-ı Hak cümlemizi daim etsin, âmin.

"Dindar bir ailenin çocuğuyum. 1952 yılında ortaokul talebesi iken kazamızın küçük kitabevinin vitrininde Eşref Edip'in 'Bediüzzaman Said Nur ve Nurculuk' adlı kitabında gördüğüm o kapak resmi bana tesir etmiş, amcama o kitabı aldırmıştım. Diyarbakır'da vatanî vazifesini yapan ve hafız-ı Kur'ân olan dayım Risale-i Nurların Kur'ân hattı nüshalarını alıp getirmiş, köyde bana okutmuş, epey malûmat edinmiştim. Dayımın teşviki ile Risale-i Nurlara bağlanmış, bütün arzumla bu eserlerin yeni harflerle tab'ını bekler olmuştum.

"Nihayet 1956 yılında dayım bana Sözler'ın ilk baskısını, Adana Ziraat Meslek Lisesine gönderdi. Hayatımda büyük bir çığır açan Kur'ânî hizmet devri böylece başlamış oldu. O âna kadar ailemden aldığım taklidî iman dersleri şuura ve tahkike kalbolmuş, İlahî kulluk vazifesini, zevk ve şevkle ifa etmeye başlamıştım.

"Üstadı ziyaretim"

"1958 yılında mektepten mezun olunca, ziraat teşkilâtına intisap ederek staj hizmetini ifa ederken Hazret-i Üstadı ziyaret etmek, mübarek elini öpmek hasret ve iştiyakı ile Isparta'ya gittim. Zaten aynı sene mekteple beraber gittiğimiz bu tetkik gezisinde Eskişehir'de saatçi Şükrü Yürüten'in dükkânına uğradığımda, beş dakika evvel Üstadımızın gelip gittiğini duyduğum zaman çok üzülmüş, hasret ve iştiyakım ziyadeleşmişti.

"Ahmet Gümüş Konya'dan beni trene bindirdiği zaman çok heyecanlı idim. Isparta'ya varınca otele indim. Otelin sahibi eski Nur talebelerinden merhum Nuri Benli, bana Hz. Üstad'ın bir aydır Barla'da olduğunu, bu yüzden otelin ziyaretçilerle dolu olduğunu söyleyince çok üzülmüştüm. Her ihtimale binaen oğlu Osman ile beni Hz. Üstad'ın evine gönderdi. Yoldaki küçük çocuklar kemal-i saffet ve samimiyetle, 'Hocaefendimize mi gidiyorsunuz? Gelin, sizi evine götürelim' sözleri tatlı bir hayal olarak hâlâ hafızamdadır.

"Biz Hz. Üstad'ın evine vasıl olmuştuk ki, kapıyı çaldık; merhum Tahirî Mutlu Ağabey kapıyı açtı. O anda Üstadımız arabasıyla evin önüne geldiler. Hürmetle ellerinden öptük. Yanında merhum Zübeyir Gündüzalp Ağabey ile Mustafa Sungur Ağabey vardı. Çok heyecanlanmış ve titremeye başlamıştım. Yüzüne bakmak istedim. Bakamadım. Bana önce yaşımı sordu. 18 yaşında olduğumu söyledim. Mübarek elleri ile başımı sıvazladı. Herhalde o anda yaşımdan daha küçük görünüyordum.

"Sen Nuri Benli'nin oğlu musun?"

"Konya'dan yalnız Ahmet Gümüş'ü sordu. Ahmet Gümüş o sırada İmam Hatip Okulunda okumasına rağmen, büyük bir mağduriyet içinde, sırf imanî hizmetlerinden dolayı mektep mektep sürgüne gönderilen mazlum ve mağdur bir Kur'ân talebesi idi ve Üstadımızın alâkasını da fedakârlığı nisbetinde çekiyordu.

"Üstadımız bana hasta olduğunu, yoksa bir ay yanında alıkoymak istediğini söyleyince, heyecanım son noktasına varmıştı. Artık ne söylediğini anlayamamıştım.

"Otelci Nuri Benli Ağabeyin oğluna kim olduğunu sordu. O da Nurii Benli'nin oğlu olduğunu söyleyince Hz. Üstad, 'Acaip, sen bizim Nuri Benli'nin oğlu musun?' dediği zaman çok şaşırmıştım. Buradaki inceliği sonradan öğrendim. Büyük bir vecd ve istiğrak içinde kendimden geçmiş bir şekilde otele döndüm. Otelin terasında oturmuş, düşünüyordum. Ağzı alkol kokan bir adam yanıma yaklaştı sordu: 'Hocaefendiyi mi görmeye geldin?' 'Evet' deyince, 'Ben üç defa elini öptüm, ama adam olamadım.' deyip ağlamaya başladı. Bu hale çok duygulanmıştım ki, birden heybetli bakışı, kartal kaşları, gür bıyıkları ve bütün insanlardan farklı görünüşü ile hemen dikkatimi, alâkamı, muhabbetimi celb ve cezbeden rahmetli Zübeyir Gündüzalp yanıma geldi.

"Ziyaretin hemen arkasından otele kadar gelmesi, hususî alakasının neticesi idi. Benimle yarım saat kadar konuştu. Fevkalâde edip ve beliğ bir ifade ile beni âdeta büyüleyen Zübeyir Ağabey, ileride kudsî Kur'ânî hizmetimizde, bize bütün hayatımızda rehber bir şahsiyet olarak gönlümüzde taht kurmuştur. Allah makamını cennet etsin. (Âmin)

"Çorlu'da bizim Küçük Rahmi"

"Ziyaret dönüşü Konya'ya geldim. Bir sene sonra vatanî vazifemizi ifa etmek için Çorlu'ya gitmiş, çok büyük bir şevk içinde hizmetimize devam ediyorduk. O sıra alayda bir hadise olmuş, rahatsız edilmiştim. Ispartalı bir er izne ayrılacağını söyleyerek vedalaşmaya geldi. Ben, Üstadımıza hürmet ve selâmlarımı götürmesini söylemiştim.

"O erin izin dönüşünde o hadiseden zararsız kurtulmuştum. Üstad Hazretlerinin kapısından içeri girince daha bir şey konuşmadan, 'Hoş geldin kardeşim, Çorlu'da bizim küçük Rahmi ne yapıyor?' demiş, bir âyet-i kerime okuyarak meâlini bana söylemesini emretmiş. O zât hafız olduğu için bana şifahen nakletti, ama not almayı ihmal ettim. Fakat mânâ itibarıyla, hadisemizle vech-i irtibatı vardı. Lâyık olmadığımız halde, manevî himmet ve feyzinin üstümüzde devam ettiğinin delilleri idi. Hâzâ min fadli Rabbî...

"1960 yılının başında İstanbul'a bir cumartesi günü izne geldiğimiz zaman, bütün gazetelerin manşetleri Hz. Üstad'ın İstanbul'a teşrifini haber veriyorlardı.

"Piyer Loti Oteline geldiğimiz zaman otel lobisi ve önündeki meydan mahşerî bir kalabalık içindeydi. İstanbul çalkalanmaya devam ediyor, zamanın Valisi Ethem Yetkiner gazetelere beyanat vererek memlekette seyahat hürriyeti olduğunu söylüyor, muarızlara cevap veriyordu.

"Hz. Üstad'ın ikamet ettiği odanın yanında bir oda ayırtmıştım. O gün akşamı beklerken âni bir kararla Ankara'ya gitmeye karar vermişti. Otel odasından arabasına kadar refaket etmiş, son defa o aziz Üstadı o zaman görmüştüm. Üstad, şefkat-i İslâmiyenin zirvesinde idi. Kendisini rahatsız etmeye çalışan güruha, 'Ben size dua ediyorum. Siz de bana dua ediniz' sözlerini duya duya arabasına bindirmiş, gözyaşları içinde uğurlamıştık.

"Ebedî istirahatgâhına gitmek üzere Urfa yolculuğuna hazırlandığı günlerdi. Bizleri şaşkına çeviren, inanamayacağımız, ihata edemeyeceğimiz bir vefat haberini duyacağımız günler sayılı idi.

"Hayatımızın ondan sonraki bölümü aziz Üstadımızın doğup büyüdüğü, ilk tahsilini yaptığı mübarek Doğu Anadoluda geçmiş, Cenab-ı Hak kemal-i keremi ile irademiz dışında kudsî bir hizmette istihdam ederek lûtuf ve merhametini göstermişti."

(Son Şahitler adlı eserin, dördüncü cildinden derlenmiştir...)

 

“Kasap Tahir” Diye Bir Mahkum

          Bayram Yüksel, hapishanedeki meşhur Kasap Tahir’i anlatıyor. Kasap Tahir Afyonlu bir katil. Karısına yan bakan birinin boynunu kasap bıçağı ile kopardığı için bu sıfatla anılan biri. Çifte tabanca ile gezen muhatabının gık demeden boynunu vurmuş. Bu zat Afyon’u haraca kesmiş, herkesin korkup titrediği belâlı bir insan… Göz kırpmadan işlediği bu dehşetli cinayetten dolayı idama mahkûm edilmiş. Kararı temyiz eden Kasap Tahir, elinde, ayağında, boynunda idam mahkumlarına takılan prangalarla dolaşan etrafını bu yüzden korkutan, ürperten biri.

İmana, İslâm’a, nura muhtaç her kimsesiz gibi Kasap Tahir de Üstad’ı ziyaret edip elini öper ve duasını ister. İçinde bulunduğu bu kötü durumdan kurtulup, gerçek insanlığın sevgi dolu dünyasına tekrar dönmek, kalan ömrünü orada tamamlamak ister. Hz. Üstad kendisine: “Sen namaza başla, sana dua edeceğim. İnşâallah kurtulacaksın.” müjdesini verir.
Bu delici ve keskin nazar Kasap Tahir’in namaza başlamasına yeter. Nur derslerini de ara sıra dinleyen bu korkunç insan artık, yumuşama sürecine girmiştir. Halinde dikkat çekici, hissedilir olumlu değişmeler olur. Nur talebelerine hürmet ve hizmet eden Kasap Tahir o sıkıntılı hapishane hayatında nur talebelerine o günün şartlarında değerli olan yardımlar yapar. Kasap Tahir’deki bu ani ve şaşırtıcı değişikliğe herkes hayret eder. Neden olmasın? Bediüzzaman orada manen vazife başındadır. O, mahpuslar için bir şanstır ve nimettir. Nasibi olan hissesini alacaktır. Onların istifadesi için Bediüzzaman’ı oraya gönderen İlâhî takdir, adaletini, merhametini böylece kör gözlere de göstermektedir.
Bu bir terbiyevî hadisedir. Zorla hiçbir sistemin ıslah edmediği, te’lif barıştıramadığı, birbirine yabanî bakan, kinlerin, hırsların, bütün menfî hislerin ayağa kalktığıbu hapishanede, bu günahkâr insanları Bediüzzaman, nur potasında eritiyor, onlara yeni bir şekil, yeni bir ruh, yeni bir hayat veriyordu.
Temyiz mahkemesi Kasap Tahir’in cezasını 30 yıla indirir. 1950 yılında çıkan genel afla cezaevinden çıkar. Hz. Üstad’ın kerametkârâne ihbarı da böylece gerçekleşir.

Hazret-i Üstad'ı Ziyaretim

        Stajımı tamamlarken, bir taraftan da Hz. Üstad'ı ziyarete gitmenin çaresini araştırıyordum. Ara sıra Bozkır'dan Konya'ya gider, ihlâslı bir Nur talebesi olan yorgancı Hacı Mehmed Parlayan'nın dükkanına uğrar, orada davasının aşık mağduru Ahmed Gümüş'ü görürdüm.

            Ahmed Gümüş okuduğu imam hatip okulunda Nur Risale­lerini okutmaya çalıştığı için, o günün okul idarecileri tarafın­dan tam yedi mektep sürülmüş, ama gayretini, faaliyetini el­den bırakmamış bu yüzden Üstad'ın alaka ve muhabbetini celbetmişti. Üstad'ı ziyaretimde Üstad'ın Konya'dan bana soraca­ğı tek isim olacaktı.
            Artık kararlı idim, Üstad'a gidecektim. Hasretimi tatmin et­mek, iştiyakımı gidermek, intisabımı arzetmek, muhabbetimi tazelemek ve manen kuvvet bulmak için gitmek istiyordum.
            Ahmed Gümüş beni yolcu etmeden evvel eve uğradım. Ni­neme ve anneme Isparta’ya Üstad'ı ziyarete gideceğimi söyle­dim.
            Ninem gün görmüş, hayatında birçok İslam büyüğü tanımış akıllı bir Osmanlı kadını idi. Ninem "Oğlum, Bedi efendimize selâm ve hürmetlerimi götür, ellerinden eteklerinden öperim" dedi.
            Evden ayrıldım Ahmed Gümüşle birlikte tren istasyonuna gittim. Vedalaşıp trene bindim, kimse ile konuşmuyor, hep düşünüyordum. Üstad'm ulvi davasını, yüce mefkûresini, ola­ğanüstü cihadını, din ve iman düşmanlarının ona musallat ol­masını ve bundaki İlahi tecelliyi düşünüyordum.
            Tren yavaş yavaş dağları, dereleri, ovaları geçerken ben de mübarek Anadolu'yu, bağrında yaşamış milyonlar muazzez ec­dadı ve onların İslamiyet'e hizmetlerini düşünüyordum.
            Bin sene İslâm'a hizmet etmiş bir milletin bu manevi zillet ve mağlubiyetini bir türlü aklım almıyor, fakat bu mağlubiyeti kabul etmeyen ve Kur'an namına ehl-i dalâlete, ehl-i küfre, zmdıkaya meydan okuyan Üstad'ı ve onun müthiş ve mukad­des cihadını düşünüyordum.
            Binlerce yıl ekilen ve bütün nebatata analık edip emziren bu bereketli toprakları ve onlarda tecelli eden İlahi sıfatları Al­lah'ın güzel isimlerini düşüne düşüne yolumuzda ilerlerken İsparta'ya epeyce yakınlaştık.
            Isparta, asrın müceddid ve mücahidini bağrında barındıran bahtiyar bir belde, münevver bir şehir... Bu münzevi, mazlum ve garip misafir, bu beldenin insanlarının vefa, sadakat, hami­yet ve himmetlerinin yanı sıra İlahi güzellikleriyle, de teselli bulmuş, vatan hasretini unutmuştur. O, "Başka vilayetin adli­yesi beni beraat ettirse burası mahkûm etse, ben burayı tercih ediyorum" diyecek kadar Isparta’yı sevmiştir.
            Eğridir gölüne yaklaşıyoruz. Gölün güneyinde geçit verme­yen dağlar... İşte bu azim dağlarda 1927–1929 yıllarının Eğridir dağ talimgâh bölüğünde hizmet gören ve İslamiyet'e vurulan darbelerden müteellim ve müteessir bir vaziyette önündeki gö­lü ve etrafını seyredip, nazarını ufka çeviren, ellerini Mevlâsına açıp "Ya Rabbi gecelerimiz çok karardı bana bir mürşid-i kâmil gönder" diye dua eden imanlı Yüzbaşı HULUSİ YAHYAGİL'İ düşünüyorum.
            Yzb. Hulusi Bey bir an aşağı bakar ve değişik kıyafette bir zatın yolda vasıtadan inip orman içinde gitmekte olduğunu görür. "Belki aradığım mürşid ayağıma gelmiştir" düşüncesi ile hemen aşağı inip büyük bir ümitle o zatı takip eder. Ormanlık arazide, biraz mesafeli, peş peşe giderler.
            Bir ara o farklı misafir arkasına döner, takipçisi Hulusi Bey'e "Kardeşim ben Şeyh değilim imamım imam. İmam-ı Rabbani var ya İmam-ı Gazali var ya işte ben de onlar gibi bir imamım." der ve yoluna devam eder.
            Bu dağlar bu ulvi hatıraları bana büyük bir hasretle hatır­lattı.
            Gölün karşısına baktım. Çam dağının yamacında kurulmuş bir başka bahtiyar belde BARLA... Her haliyle güzide misafiri­ne bağrını açmaktan ve onu kem gözlerden saklamaktan memnun ve mesrur.
            Gururlan incinen, izzetleri kırılan masum Anadolu insanı, bu güzide misafirle şeref bulup, benliğine kavuşmuş, zilletleri izzete tahavvül etmiş.
            Barlalılar takatlarının çok üstünde dini, imani hizmetler ifa edip şeref bulmuşlar.
            Ehl-i imanın imdadına gönderilen Risale-i Nur buraların manevi havasını temizleyip safileştirmiş.
            Büyük Üstad buralarda unutulsun, kaybolsun, hizmet ateşi, cihad ruhu sönüp gitsin düşüncesi ile getirilmiş. Yani Barla özel olarak seçilmiş bir mahrumiyet beldesiydi.
            Bu köyde kimse ile görüştürülmediği gibi bir kulübecikte ikâmete mahkum edilmiştir. Bekçinin "buradan çıkmayacak­sın" ihtarına rağmen bir fırsatını bulduğu zaman dağlara tek başına çıkar ve kendi tabiriyle "insten tevahhuş vuhuşa ünsi-yet ettiği" yerlere giderdi. Bu dağlar, Üstad'm kâinat kitabını okuyup onlarda tecelli eden nurani hikmetleri ders vereceği, yazacağı, yüksek ruhlu talebeleri iman hakikatlarına ihtiyacı­nı, iştiyak derecesinde hissedecek âşıkları beklediği yerlerdi.
            Orman içindeki ilk görüşünde Leyla’sını tanımayıp kaçıran, fakat sonra birliğinin gazinosunda düşünürken Kuleönlü büyük Hafız Mustafa'nın "Ne düşünüyorsun? Senin derdinin der­manı Barla'dadır. Barla'ya git" ikaz ve ihtarı ile kendine gelip Üstad'ı Barla'da ziyaret edip intisap eden ve bu intisaptan hiç pişmanlık duymadığını yazdığı veciz ve beliğ mektuplarında ifade eden merhum Hulusi Bey, Üstad'a 1930 yılında yazdığı o ilk mektubunda diyor ki; "Üstadım o dağlardaki hissiyatınıza bizi de hissedar etmek ister misiniz? Bize yazarsanız memnun olurum."
            Böylece, Üstad'a ilk ümid, aşk ve hizmet dolu mesajını veri­yor.
            Üstad da Hulusi Bey'e yazdığı cevabi mektubunda şöyle di­yor; "Neşri envar-ı Kur'aniye'de muvaffakiyetin ve gayretin ve şevkin bir ikram-ı İlahidir, bir keramet-i Kur'aniye'dir, bir inayet-i Rabbaniye'dir. Seni tebrik ediyorum."
            Artık şafak sökmek üzere, milletin üzerindeki kara bulutlar dağılmak ve dağıtılmak üzere... Umum milletin lisan-ı hal ve kalinden arşa çıkan ahlar rahmetli bir bulut olmuş yağmak üzere...
            Sür'atle İsparta'ya yaklaşıyoruz. Isparta ovasındaki yem­yeşil köylere bakıyorum. Bir gecede bin kalemle Risale-i Nur­ları yazan SAV köyü acaba ne tarafta, diye merak ediyorum.
            Ya Rabbi ne acip bir gayret ve hamiyet ve hizmet. İmanın tekniğe meydan okuduğu efsane dönemler. Bu medeniyet as­rında binlerce, milyonlarca nüsha basılması ve dağıtılması mümkün olan bu eserler neden perde altında el yazması ile neşredilmeye mahkûm oluyor? Bu hal millete ihanet değil mi? Bu suale cevap arıyorum.
            Neden bu İlahi hazine, muhtaç gözlere ve gönüllere göste­rilmek istenmiyor? Bu takiplerin ve zulümlerin manası nedir?
            Gönüller üzerine vurulmak istenen bu kelepçeyi ilk defa kı­ran, bu zulme ve bu haksızlığa karşı çıkan Sav’ın, Barla’nın, Kuleönü’nün, İlema’nın, Bedre’nin adsız, namsız ve nişansız kahramanlarını hayalen görür gibi oluyorum.
            Üstad acaba neden Kastamonulu Mehmed Feyzi Efendi'ye "Sen Isparta kahramanları gibi olmalısın" demiş. Bu İsparta kahramanları ne yapmış? Hangi hizmetin sahibi olmuşlar? Be-diüzzaman'a nasıl yardım etmişler ve onun arkasında Eskişe­hir'de ve Denizli'de darağaçlarının gölgesinde Risale-i Nur'u, bütün ümmiliklerine rağmen müdafaa edip nasıl sahip çıkmış­lar.
            Homalı Efe Sami Efendi'nin ifadesine göre, onları mahkeme­ye sevk etmek için istasyona götürürken vur emri alan meçhul yüzbaşının onların yüzlerinde masumiyet, iman, ihlâs ve va­tanperverlik hislerini müşahede edip, askerlere bağırarak "ateş etmeyin bize söyledikleri gibi değil" diyerek vahşet ve katliama karşı çıkması nasıl bir hamiyetin ve himmetin eseridir.
          Silahların doldurulup, boşaltılması anında bu tevekkül ve teslimiyet nasıl bir imanın tezahürüdür?
            Isparta kahramanlarını tarih nasıl yazacaktır? İşte bunlar bu küfür ve inkâr şeddini, tahkiki iman ile kırıp«aşmışlar, iman ehlinin imdadına bu eserleri elmas kalemleri ile gece gündüz yazarak ve teksir ederek yetiştirmişlerdir.
            Teksir makinesi çıkınca "Acaba sevabımız azalır mı?" diye te­reddüt geçiren bu meçhul askerlere, Bediüzzaman'ın teksir makinesini "bin kalemli bir Nurcu" diye tavsif etmesi ne kadar manidardır?
            Bu ulvi duygularla dolu olarak Isparta’ya vardım. Doğruca saray oteline indim. Otelin sahibi eski Nur talebelerinden Nuri Benli bana Hz. Üstad'ın bir aydır Barla'da olduğunu, bu yüz­den otelin ziyaretçilerle dolu olduğunu söylediği zaman çok üzülmüştüm.
            Her ihtimale karşı oğlu Osman ile beni Hz. Üstad'ın evine gönderdi. Yolda oyun oynayan küçük çocuklar gelip geçenleri o ince seziş ve kabiliyetleriyle öyle tanımışlar ki, hemen bü­yük bir saffet ve samimiyetle yanımıza gelip "Hoca efendiye mi gidiyorsunuz? Gelin sizi götürelim" dediler. O tablo latif bir hatıra olarak hâlâ gözlerimin önünde canlanmaktadır.
            Nihayet Hazret-i Üstad'ın evinin önüne vardık. Kapıyı çal­dık. Tahiri Mutlu Ağabey kapıyı açtı "Hoş geldiniz sizi tebrik ediyorum. Üstadımız birazdan teşrif edecek, buyurun bekle­yin" dedi.
            Bir müddet sonra Üstadımız arabasından kapının önünde indi. Hizmetinde Zübeyr ve Sungur ağabeyleri görüyordum. Heyecanım son haddinde idi. Hemen hürmetle ellerinden öp­tüm. Önce Üstad'ı maddi şekil ve çizgileriyle tanımak istiyor­dum.
            Ömründe hiç taviz vermediği İslamî kıyafetine bakmak, kimseye el uzattırmadığı, başından hiç çıkarmadığı sarığını doya doya seyretmek, İslamiyet alameti olan bu sarığın, bu cübbenin Üstad'a ne kadar yakıştığını ve ona verdiği haşmeti gözümle görmek istiyordum.
            Birden vücudumu bir titreme kapladı. Ayakta zor duruyor­dum. Çok heyecanlanmıştım. Yüzüne doya doya bakmak iste­dim, bakamadım. Bana önce yaşımı sordu. Yirmi yaşında ol­duğumu söylediğimde mübarek eliyle başımı sıvazladığını ha­tırlıyorum.
            Devamla dedi ki, "Ben çok hastayım, eğer hasta olmasay­dım seni bir ay yanımda bırakacaktım." Bu benim için en mes'ud ve bahtiyar bir andı. Bu andaki mutluluğumu ifade edecek kelime bulamıyordum.
            Bu zat Konya'da istasyona gelirken yolda karşılaştığım ve kendisine "Üstad'ın yanına gidiyorum bir emriniz var mı?" de­diğim zaman şöyle etrafına bir bakıp yavaşça "Seydaya selâm ve hürmetlerimi götür." diyen kardeşi Abdülmecid Nursi'ye hiç benzemiyordu.
            Demek hüviyeti, şahsiyeti, vazifesi başka idi. Farklı bir hü­viyet ve şahsiyetin sahibi olduğu için, zulme ve kahre uğruyor diyar diyar gezdiriliyordu.
            Artık yetimliğim sona ermişti. Babadan daha muhterem bir Üstad'ı bulmuştum. Bundan sonra ona talebe olmanın, onun ebede kadar devam edecek Kur'ânî derslerinin tedris halkasın­da sadakatle oturmanın, insanların hususan karanlıkta kalan biçare gençlerin yardımına, bu hakikatlarla koşmanın manevi zevkine ve sırrına erecektim.
            Dünyada asıl mutluluğun ve bahtiyarlığın gerçek ölçüsüne sahip olmuştum.
            Üstad'ın yanından ayrılmış, Osman'la otele dönmüştüm. Üstad Hazretlerinin Osman'a "Sen kimlerdensin?" sualine Osman’ın "Nuri Benli'nin oğluyum efendim" cevabına Üstad "Acayip, sen bizim Nuri'nin oğlu musun?" sözünü yadırgadığı­mı yolda Osman'a sormuş fakat cevap alamamıştım.
            Otele varınca babasına sordum. Üstad hazretleri Osman'ı tanımadı. Babası hiddetle cevap verdi;
"Hz. Üstad Risale-i Nu­ra hizmet etmeyenleri, tembelleri, tenperverleri, gafilleri tanı­maz. Niye tanısın ki, zihninde böyle adamlara niye yer versin ki."
Üstad'ın Osman'ı tanımayışındaki espriyi geç anlamıştım. Ama iş işten geçmişti... Osman'ın, onca hizmetine rağmen, ya­ralanmasına sebep olmuştum.
            Otelin terasına çıktım. Heyecanım geçmemişti. Beynim zonkluyordu. Hala Üstad'ı düşünüyor, onu bütünüyle, külli hususiyetleriyle tanımak istiyor, manevi şahsiyetini idrake ça­lışıyordum. Bu benim için henüz belki erkendi ama o heybet, gözlerdeki o canlılık ve cazibe beni çok etkilemişti.
            Dünyam çok değişmişti. Ruhum büyülenmişti. Düşmanları­nın dahi faziletini tasdik ettiği bir İslam büyüğünü tanıma şe­refine nail olmuş, bütün hissiyatımla ona hemen bağlanmış­tım.
            Artık onun takip ettiği, ders verdiği hizmet tarzı ve metodu­nu takip edip, bu hizmetteki yerimi biiznillah almak istiyor­dum.
            Otelin terasında bu güzel mülahazalarla meşgul iken yanı­ma ağzı içki kokan bir adam geldi. "Hoca efendiyi mi görmeye geldin?" Ben "Evet" dedim. Devamla "Ben iki defa elini öptüm ama adam olamadım" dedi ve başladı ağlamaya. Belli ki, için­de bulunduğu durumdan memnun değildi. Günahlarını iyilik gibi savunan ve nefsini bir avukat gibi müdafaa eden insanla­rın yanında ne kadar da temiz bir hali vardı.
            Bu zat ürettiği içkilere "Barbaros" adını vermek isteyen bir zihniyetin kurbanı değil miydi? Niye içiyordu? Neyin kurbanı idi? Devletin mi? Ailenin mi? Cemiyetin mi? Mektebin mi? Bu suallerin cevabı bilinmiyordu.
            Bilinen tek şey bu içki bağımlısı zatın bu beladan kurtul­mak istediğiydi. Ama bunu kim kurtaracaktı? Elinden tutan, ilgilenen kurum ve kuruluşlar yoktu. Doktorların maneviyat­tan uzak, içki içme zararlıdır sözleri artık ona te'sir etmiyordu. Onun benliğine, bütün hissiyatına akıl kalp ve ruhuna hitap edecek biri gerekiyordu.
            Bir devlet niye içki üretiyor? Devlet vatandaşını zehirler mi? İçki ile zehirlediği vatandaşını tedavi edecek hastane, şu­ursuzca işlediği suçlar için hapishane yapan devlet büyükleri neyi kazanıyor? Neyi kaybediyor? Bunun hesabını yetkililerin iyi yapması lazımdır.
            Devlet büyüklerine yakışan bir şefkat ve alâka ile kaybolan insanlarımızın yerini hiçbir maddi mülahazanın doldurmadı­ğını gören, hisseden bir fikrin hâkim olmasını bekliyoruz ta ki, bu ağlamalar gülmeye, ızdıraplar saadete kalbolsun. Tahrip edilen aile ocakları da yeniden tamir edilsin.
            Ben bu sarhoş insanın halini düşünürken baktım Zübeyir Gündüzalp otele çıkageldi. Pırıl pırıl bir yüz, gür bıyıklar, kar­tal kaşlar gerilmiş bir yay gibi vücud, otelde beni sordu. Tek­rar buluştuk. Hususi alakası beni çok memnun etmişti. Cebin­de gazeteler vardı. Benim ziyade merakımı hisseden Zübeyir Gündüzalp benim de kısmen basından muttali olduğum Batı Trakya'da bir öğretmenin zamanın Diyanet İşleri Reisliği'nden sorduğu "Kur'an Türkçe yazılır mı?" sualine zamanın Diyanet İşleri Reisi Eyyüb Sabri Hayırlıoğlu'nun "Hayır, Kur'an Türkçe yazılamaz." diye başlayan harika cevabını, davası Kur'an olan bir zatın okutmasının çok normal olduğunu, okutmamasının bir noksanlık olacağını bana uzun uzadıya izah etti.
            Çok edip ve beliğ konuşuyordu. Bütün zerratıyla, bütün hissiyatıyla konuşuyor, konuşması beni büyülüyordu. Gökten yıldırımlar onun tepesine düşse onu korkutmayacak ve inan­cından bir adım geriletmeyecek bir iman hali sergiliyordu.
            Hareket saatim gelmişti. Vedalaştık ayrıldık. Yepyeni bir ufuk, yeni bir ideal, farklı bir hüviyet içinde kendini bulmuş, kendine inanmış bir insan olarak memleketime vazife başına dönüyor, bu hizmette hissedar olmak, bu yolun yolcusu, kara sevdalısı olmak istiyor, Rabbimden bunu niyaz ediyordum.
Paylaş
Yükleniyor...