HÜSNÜ BAYRAM

Hüsnü ve Yılmaz Bay­ram Ağa­bey­ler, Saf­ran­bo­lu kah­ra­man­la­rın­dan Ber­ber Hıf­zı Bayram’ın oğul­la­rı­dır. Hüsnü Ağa­bey 1935 do­ğum­ludur. 1949’da, daha çocuk sa­yı­la­bi­le­cek yaş­ta, Üs­tad Bediüzzaman Hazretlerinin hiz­me­ti­ne gir­miş­tir. Vefatına kadar Said Nursi Hazretlerinin en yakınında bulunup, O’nun ders ve terbiyesinden geçen altı-yedi büyük Ağabeylerimizden birisi olmuştur. Aynı zamanda Üstad'ın şoförlüğünü de yapmıştır. Bediüzzaman’ın va­si­yet­le­rin­de ve­kil ta­yin et­ti­ği en genç ta­le­be­si­dir. Ri­sa­le­ler­de bu ağa­bey­le­rin ad­la­rı mü­tead­dit yer­ler­de geç­mek­te­dir. Vasiyetler bu metnin sonuna ilave edilmiştir.

Hüsnü ve kardeşi Yılmaz Ağabeylerin isimleri Emirdağ Lâhikasında şu şekilde geçmektedir:

“Saf­ran­bo­lu’da­ki ha­lis kar­deş­le­ri­miz­den Hıf­zı’nın kü­çük med­re­se-i Nu­ri­ye­si olan ha­nesin­de­ki kü­çük ve çok ça­lış­kan ma­sum­la­rı 7 ya­şın­da Yıl­maz ve 13 ya­şın­da Hüsnü’nün ve on­lar gi­bi Nur’­­a ça­lı­şan muh­te­rem va­li­de­le­ri­nin mü­ba­rek ka­lem­le­riy­le yaz­­dık­la­rı teb­rik­le­ri­ni, umum Saf­ran­bo­lu ve Ef­lâ­ni med­re­se-i Nu­ri­ye­si na­mı­na bu Ra­ma­zan’ın bir Fir­dev­sî te­ber­rü­kü he­sa­bı­na ka­bul et­tik. Yıl­maz’ın rü­ya­sı ay­nen çık­mış.” (Emir­dağ Lâ­hi­ka­sı-I, 186. Mektup)

Hüsnü Bay­ram Ağa­be­yin an­lat­tı­ğı ha­tı­ra­la­rı şöy­le kay­det­tik:

“Üs­tad’ı Na­sıl Ta­nı­dım?”

“Üs­tad’la ha­tı­ra­la­rı­mız çok faz­la. O za­man­lar not tut­mak gi­bi bir im­kâ­nı­mız ol­ma­dı, zaten ha­tı­ra­lar­dan zi­yâ­de Ri­sa­le-i Nur­la­ra önem ve­ril­me­li."

“Ehl-i ima­nın za­a­fa uğ­ra­dı­ğı ve çok az in­sa­nın ima­nı, İs­lâm’ı ya­şa­dı­ğı dö­nem­de Üs­tad’ımız, Kas­ta­mo­nu’ya ne­fiy ola­rak ge­li­yor. Kas­ta­mo­nu ile Saf­ran­bo­lu ir­ti­bat­lı; bi­zim peder de Saf­ran­bo­lu’da ber­ber. Din­dar bir ber­ber ol­du­ğu için ge­len gi­den çok olu­yor, soh­bet edi­yor­lar. Bir gün bir zat, ‘Kas­ta­mo­nu’ya ve­lâ­yet sa­hi­bi, çok bü­yük bir zat gel­miş.’ di­ye bah­sedi­yor. Ci­var köy­le­re ka­dar, halk ara­sın­da bu ya­yı­lı­yor. Her­kes se­na ile Üs­tad’dan bah­se­di­yor… Bi­zim Saf­ran­bo­lu da din­dar bir mem­le­ket­tir. Pe­der­le be­ra­ber bir­kaç âlim ve ho­ca Üs­tad’ı ziya­ret ede­lim, di­ye ka­rar ve­ri­yor­lar..."

“Üs­tad’ı evin­de zi­ya­ret edi­yor­lar. Meh­med Fey­zi Efen­di o za­man hiz­me­tin­dey­miş. Üs­tad’ımız o va­kit o âlim ve ho­ca­la­ra di­yor ki: ‘Kar­de­şim! Bu Ri­sa­le-i Nur­lar med­re­se­nin malı­dır, si­zin bun­la­ra sa­hip çık­ma­nız la­zım, bun­la­rı oku­yun ve neş­re­din, si­zin ma­lı­nız­dır bunlar...’ Çı­kı­yor­lar dı­şa­rı..."

“Bi­zim pe­der ta­ri­kat me­rak­lı­sı, el al­mak için tek­rar zi­ya­ret edi­yor Üs­tad Haz­ret­le­ri­ni. Meh­med Fey­zi Efen­di di­yor ki: ‘Sen bak Üs­tad’ın ka­pı­sı­na, açık­sa gir, Üs­tad se­ni ka­bul eder.’ Pe­der ba­kı­yor, Üs­tad’ın ka­pı­sı ka­pa­lı; hür­met­le ka­pı­yı tık­la­ta­cak, fa­kat içe­ri­den ses­ler ge­li­yor, Üs­tad yük­sek ses­le ko­nu­şu­yor, içe­ri­de bir ce­ma­at var... Bek­li­yor içer­de­ki­ler çık­sın di­ye... İki-üç da­ki­ka son­ra Üs­tad ka­pı­yı açı­yor, ‘Gel ba­ka­lım, ni­ye gel­din tek­rar, otur ba­ka­lım.’ di­yor. Babam ba­kı­yor içe­ri­de hiç kim­se yok. ‘Ho­cam, ben ta­ri­kat der­si al­ma­ya gel­dim, bi­zim ec­da­dı­mız ta­ri­kat­la meş­gul­dü bi­raz, sa­na in­ti­sap et­mek is­ti­yo­rum.’ di­yor. Üs­tad, ‘Bak kar­de­şim! Ben 12 ta­ri­kat­tan ders ve­re­bi­li­rim, 12 ta­ri­kat­tan ders ver­me­ye me­zu­num; fa­kat za­man ta­ri­kat za­ma­nı de­ğil, ima­nı kur­tar­mak za­ma­nı­dır.’ di­yor."

“Ney­se Üs­tad so­ru­yor, pe­der, ‘İki ta­ne oğ­lum var.’ di­yor. Üs­tad da, ‘Sa­na ri­sa­le ve­re­ceğim, bun­la­rı ya­za­cak­sı­nız, oku­ya­cak­sı­nız, neş­re­de­cek­si­niz; si­zin ha­ne­ni­zi med­re­se-i Nu­ri­ye ka­bul edi­yo­rum. Hem se­ni, hem ai­le­ni, hem de Hüsnü ve Yıl­maz’ı ta­le­be­li­ği­me ka­bul edi­yorum. di­yor. Se­ne 1942... Bir­kaç ta­ne, o za­man for­ma for­ma ri­sa­le­ler, Otuz Üçün­cü Söz, Yir­mi Üçün­cü Söz gi­bi ri­sa­le­ler ve­ri­yor."

“Ba­bam gel­di. Ben il­ko­kul bi­rin­ci sı­nıf­ta­yım, okul­dan ye­ni gel­miş­tim. Ba­bam bi­ze, ‘Ben böy­le bü­yük bir za­tı zi­ya­ret et­tim, si­ze se­lâ­mı var, si­ze dua et­ti, si­zi ta­nı­yor.’ de­di. Bi­zim çocuk ha­li­miz­le Üs­tad ru­hu­mu­za vi­ca­hen öy­le yer­leş­ti ki… Bir de ora­dan emir ve­ri­yor. Ben o za­man ye­di ya­şın­da­yım. Yaz­ma­ya baş­la­dık, ama o za­man­lar elekt­rik yok, yok­luk için­de­yiz. Kı­sa zaman­da elif, be di­ye ba­ka ba­ka öğ­ren­dik harfleri..."

“Saf­ran­bo­lu’dan De­niz­li Hap­si­ne Gi­den Tek Ba­bam­dı”

“Son­ra 1943 De­niz­li ha­di­se­le­ri zu­hur et­ti. O za­man ilk başta Saf­ran­bo­lu’dan De­niz­li’ye gi­den tek, bizim pe­der var­dı, baş­ka yo­ktu. Jan­dar­ma­lar dük­kâna gel­di­ler, eve gel­di­ler. Biz ki­tap­la­rı sak­ladık."

“Üs­tad ha­pis­ten son­ra Emir­dağ’a geç­ti. Biz Üs­tad’ın ta­li­ma­tıy­la Asâ-yı Mû­sâ, Zül­fi­kâr... ya­zı­yo­ruz, san­dık için­de Üs­tad’a gön­de­ri­yo­ruz. O za­man pos­ta­ha­ne­de pe­de­rin bir ah­ba­bı oldu­ğu için ‘gö­rül­müş­tür’ yaz­dı­rı­yor; yok­sa ya­sak... Üs­tad’ın o lâ­hi­ka­lar­da­ki mek­tup­la­rın­da yazı­yor ya ‘ace­mi mek­tup­la­rı’ di­ye..."

“Af­yon Hap­si­ne Çocuk Ol­du­ğu­muz­dan Gi­re­me­dik”

“Böy­le de­vam eder­ken 1948 Af­yon hap­si ve tev­kif­leri baş­la­dı, bi­zim pe­de­ri tev­kif et­ti­ler. Sungur Ağa­bey de o za­man Nur ta­le­be­si. Biz Üs­tad’ımı­za ve ba­ba­mı­za ‘Bi­zi idam da­hi et­se­ler yolu­muz­dan dön­me­ye­ce­ğiz!’ di­ye per­va­sız mek­tup­lar ya­zı­yo­ruz, bi­zi de tev­kif et­sin­ler, hap­se atsın­lar di­ye... Ne­ti­ce­de bi­zi ifa­de­ye ça­ğır­dı­lar, ama çocuk ol­du­ğu­muz­dan sav­cı tev­kif et­me­di… Biz kal­dık dı­şa­rı­da… Hat­ta ‘Tan­rı ulu­dur’ di­ye ezan oku­nur­ken bah­çe­ye çı­kıp ‘Al­la­hü ek­ber’ di­ye ba­ğı­rı­yo­ruz, bi­zi bir­kaç ke­re daha ifa­de­ye ça­ğır­dı­lar, ama ne­ti­ce ola­rak hap­se yi­ne gi­reme­dik. Ne­ti­ce­de ba­bam­lar Af­yon hap­sin­den tah­li­ye olup gel­di­ler. Ba­bam ‘Si­zi Üs­tad’a zi­ya­re­te gön­de­re­ce­ğim.’ de­di. O za­man Af­yon’a gi­diş ge­liş 15-20 li­ra pa­ra. Af­yon’da bir ad­res ver­di­ler. ‘Af­yon’da Pas­ta­cı Sab­ri var, o si­zi Üs­tad’a gö­tü­rür.’ de­di­ler. Tren­le gel­dik Af­yon’a Sab­ri Ağa­beye, ‘Biz Üs­tad’ı zi­ya­re­te gel­dik.’ de­dik. De­di: ‘Oğ­lum! Üs­tad’ı zi­ya­ret et­mek çok zor, po­lis var.’ O za­man yı­kıl­dık, za­ten zor pa­ra bul­duk Üs­tad’ı gör­mek aş­kıy­la. Üs­tad’ı ta­nı­yo­ruz, ama daha gör­me­miş­tik. ‘Am­ca be, sen bi­ze Üs­tad’ın evi­ni gös­ter, po­lis bi­zi çe­vi­rir­se ora­dan dö­ne­lim, ama bu­ra­dan dön­mek ol­maz.’ de­dim. Sab­ri am­ca ‘Ha bu olur’ de­di. Bak­tık ha­ki­ka­ten po­lis var. Eli­miz­de bir se­pet var, bak­tık po­lis biz kü­çük di­ye al­dır­mı­yor. Ka­pı­ya var­dık, ka­pı­yı çal­dık; fa­kat ka­pı açıl­mı­yor! Po­lis tam ya­nı­mı­za gel­di, o an­da Zü­be­yir Ağa­bey bi­zi içe­ri al­dı. Po­lis bel­ki iman­lı adam­dı, is­te­se bi­zi ge­ri çe­vi­re­bi­lir­di. Bu ha­di­se Üs­tad’ın Af­yon hap­sin­den bir-iki ay son­ra olu­yor, Üs­tad he­nüz Emir­dağ’a git­me­den..."

“Üs­tad bi­zim al­nı­mız­dan öp­tü, ‘Ben si­ze Kas­ta­mo­nu’dan be­ri dua edi­yo­rum, evi­ni­zi med­re­se ola­rak ka­bul et­tim. Yaz­dı­ğı­nız ri­sa­le­le­ri tash­ih et­tim, çok hiz­met et­ti!’ di­ye bi­ze teşvik için il­ti­fat et­ti. Üs­tad’a pe­de­rin, va­li­de­nin, Saf­ran­bo­lu Nur ce­ma­ati­nin se­lâm­la­rı­nı söy­ledik, el­le­ri­ni öp­tük. Bir sa­at­ten faz­la kal­dık ya­nın­da, ‘Ben he­di­ye al­mı­yo­rum, ama si­zin he­diye­ni­zi ka­bul ede­ce­ğim.’ de­di. Hal­bu­ki Üs­tad 10 li­ra­lık şe­ye 20 li­ra­lık kar­şı­lık ver­di. ‘Bak, bu tes­bi­hi Af­yon hap­sin­de çok çek­tim ben.’ de­di. Tes­bi­hin her bir ta­ne­si gü­müş iş­le­me­liy­di. Bi­ze ‘Cey­lan daha ha­pis­te, onu da zi­ya­ret edin.’ de­di. Cey­lan Ağa­bey daha o za­man ha­pis­ten çıkma­mış­tı. ‘Pe­ki Üs­tad’ım’ de­dik, eli­ni öp­tük çık­tık. Po­lis yi­ne önü­mü­ze çık­tı. ‘Ge­lin bu­ra­ya, siz ne­re­den ge­li­yor­su­nuz!’ de­di. ‘Saf­ran­bo­lu’dan’ de­dik. ‘Şim­di si­zi ka­ra­ko­la gö­tü­re­ce­ğim.’ de­di. ‘Biz za­ten hap­se gir­mek is­ti­yo­ruz!’ de­yin­ce, ‘Gi­din ha­di, ba­şı­ma be­lâ ol­ma­yın!’ di­ye bi­zi sa­lıver­di. Ha­pish­ane­yi zi­ya­ret et­tik."

“Er­te­si gün biz tek­rar Üs­tad’ın zi­ya­re­ti­ne gel­dik. Bak­tık bu se­fer baş­ka po­lis var... Biz ka­pı­yı çal­dık, ka­pı geç açıl­dı. On iki ba­sa­mak mer­di­ven var­dı. Zü­be­yir Ağa­bey yok­muş, Üs­tad ken­di­si aç­tı. Bi­ze Nur­la­rı yaz­ma­yı, oku­ma­ya de­vam et­me­mi­zi, ora­da­ki ta­le­be­le­ri­ne se­lâm söyle­me­mi­zi, dua et­me­mi­zi söy­le­di. Son­ra Mev­lâ­na Ha­lid’den in­ti­kal eden cüb­be­si var­dı sır­tında. ‘Bu­nu si­ze giy­di­re­cek­tim, fa­kat bo­yu­nuz kı­sa ol­du­ğun­dan ye­re te­mas eder, Şa­fiî ol­du­ğumdan yı­ka­mam la­zım ge­lir.’ de­di. Kol­la­rı­nı aç­tı, bi­zi kol­tuk­la­rı­nın al­tı­na al­dı; bo­yu da tam gelmiş­ti. ‘Gi­y­miş gi­bi ol­du­nuz.’ de­di. Biz ne ol­du­ğu­nu bil­me­sek de çocuk ol­du­ğu­muz­dan çok sevin­miş­tik..."

“Ben Hiz­me­ti­niz­de Kal­mak İs­ti­yo­rum”

“On­dan son­ra­ki zi­ya­re­ti­miz­de Emir­dağ’a git­tik. Va­li­dem de var­dı, Üs­tad ha­nım­la­rı almı­yor­du, ama Üs­tad uzak­tan ko­nuş­tu onun­la. 1949-50 se­ne­sin­de ben or­ta­o­ku­lu bi­tir­miş­tim. Ba­bam ba­na de­di ki, ‘Üs­tad’ın, hiz­me­ti­ne ih­ti­yaç var­mış, bak mek­tup var, gi­der mi­sin?’ ‘Gönde­rir­sen gi­de­rim.’ de­dim, O za­man be­ni sağ­lık oku­lun­da okut­mak is­ti­yor­lar­dı. Ney­se ben Üs­tad’a git­tim, de­dim: ‘Be­ni si­ze ba­bam gön­der­di, hiz­me­ti­niz­de kal­mak is­ti­yo­rum.’ ‘Ben herke­si hiz­me­ti­me al­mı­yo­rum, ama se­ni ala­ca­ğım.’ de­di. Daha o za­man Zü­be­yir Ağa­bey de gitme­miş hiz­me­ti­ne. İş­te böy­le­ce 1949-50’de Üs­tad’ın hiz­me­ti­ne gir­miş ol­duk..."

“Üs­tad’ımız Ah­lâk ve Edep Tim­sa­li­dir”

“Üs­tad’ımız gün­de iki de­fa ye­mek yer, ga­yet az uyur, vak­ti­ni hiç boş ge­çir­mez­di. Lâ­ti­fe­si bi­le der­stir, çok şef­kat­li­dir, in­cit­me­den ede­be ria­yet eder. Sün­ne­te tam uyar, çok iba­det eder, Ri­sa­le-i Nur­la­rı de­vam­lı okur, tash­ih eder. Zi­ya­ret­çi­ler hiz­met­le alâ­ka­lı ise ka­bul eder. Ezan okun­du mu he­men na­ma­zı­nı kı­lar. Her gün kır­la­ra gi­der, bi­ze ‘Ke­yif için de­ğil, te­ma­şa için.’ der­di. Ken­di ese­ri için ba­zen ‘100 ke­re,’ ba­zen ‘500 ke­re oku­yo­rum’ der­di bi­ze."

“Üs­tad çok şef­kat­li idi. Is­par­ta’da şim­di mü­ze olan ev­de ka­lı­yo­ruz. Üs­tad’ın oda­sı ayrı, bi­zim oda­mız ayrı. Gün­de beş sa­at uyu­ya­bi­li­yo­ruz. Bir gün Üs­tad ra­hat­sız­lan­mış, iki sa­at ön­ce kalk­mış; ben de o an­da uyan­mış­tım. Gör­düm ki, Üs­tad’ımız bi­zi uyan­dı­rıp ra­hat­sız etme­ye­yim, di­ye ayak­la­rı­nın ucu­na ba­sa­rak ses­siz­ce ge­zi­yor! Çok şef­kat­li idi..."

“Üs­tad’ımı­zın Emir­dağ’da Ze­hir­len­me­si”

“Bir gün içi­miz­de bü­yük bir sı­kın­tı var… Hiç böy­le ol­maz­dı. Sı­kın­tı­dan sa­baha ka­dar uyu­ya­ma­dık, ‘Üs­tad’a gi­de­lim.’ de­dik, fa­kat Üs­tad o sa­at­te ya­nı­na kim­se­yi al­maz­dı. Son­ra girdik, bir bak­tık ki, Üs­tad boy­lu bo­yun­ca yer­de ya­tı­yor, hı­rıl­tı­lar çı­ka­rı­yor! Ya­nın­da­ki tes­ti kırıl­mış..."

“Üs­tad bi­ze, ‘Be­ni ze­hir­le­di­ler! Ge­ce bek­çi­ye ver­dik­le­ri ze­hi­ri ye­me­ği­me at­tır­mış­lar. Su için­ce ye­re yı­kıl­dım.’ de­di. Bak­tık, Üs­tad Haz­ret­le­ri ye­şil ze­hi­ri çı­kart­mış. He­men ya­ta­ğı de­ğiştir­dik. Son­ra, ‘Kal­bi­me ih­tar edil­di, bek­çi­ye ze­hir at­tır­dı­lar.’ de­di. Üs­tad 15 gün ka­dar ze­hi­rin te­si­riy­le çok sı­kın­tı çek­ti. Çok az mik­tar­da çor­ba içe­bil­di, 20-25 gün ka­dar son­ra es­ki ha­li­ne ge­le­bil­di."

“Ber­be­roğ­lu, Be­ni Sen Tı­raş Ede­cek­sin!”

“Üs­tad bir gün ba­na, ‘Ber­be­roğ­lu, be­ni sen tı­raş ede­cek­sin!’ de­di. Ba­bam ber­ber­di, fa­kat ben hiç tı­raş yap­ma­mış­tım. Üs­tad so­ğuk suy­la ken­di­si yü­zü­nü ovu­yor ve he­men tı­ra­şı­nı oluve­ri­yor­du. Son­ra Üs­tad ne­den ba­na ‘Ber­be­roğ­lu’ di­ye hi­tap et­ti di­ye en­di­şe­ye baş­la­mış­tım."

“Üs­tad’ın yü­zü­nü ov­dum, fa­kat Üs­tad ba­şı­nı kal­dır­mı­yor­du, önü­ne doğ­ru eğ­miş­ti ba­şını, ben de ya­pa­mı­yor­dum. Tit­re­me­ye baş­la­dım. Son­ra Üs­tad, ‘Ke­çe­li, sen ya­pa­mı­yor­sun!’ diye­rek us­tu­ra­yı al­dı ve ken­di­si tı­ra­şı­nı ol­du. Ba­na da ‘Bak, sa­na bu­nun için Ber­be­roğ­lu de­dim.’ di­ye­rek içim­de­ki du­y­gu­yu at­tı. Ba­na ken­di­si tı­raş ola­rak ber­ber gi­bi gö­rü­nüp, ‘Ber­be­roğ­lu’ diye­rek ‘Sen be­nim oğ­lum­sun’ de­mek is­temiş­ti..."

“Ri­sa­le-i Nur’un Ma­na Âle­min­de­ki Te­si­ri”

“Bir gün Elâ­zığ’a Hu­lu­si Ağa­be­yi zi­ya­re­te git­tim. O za­man Elâ­zığ’da ders­ha­ne yok. Zaten o sı­ra­lar­da yal­nız Ur­fa’da, Di­yar­ba­kır’da ders­ha­ne var­dı. Hu­lu­si Ağa­bey üç sa­y­fa ri­sa­le oku­du ve ‘Fa­tiha!’ de­di. Üs­tad, ‘Hu­lu­si, Ri­sa­le-i Nur­la­rı ora­lar­da oku­mak­la ko­mü­nist kuv­veti­ni dur­dur­du.’ der­di. De­mek bu, ma­na âle­min­de olu­yor­du. Ma­na âle­min­de atom bom­ba­sı gi­bi te­sir et­miş­ti ki ko­mü­nist­li­ği dur­dur­muş."

“Ri­sa­le-i Nur oku­mak iba­det­tir. ‘Bir sa­at te­fek­kür, bir se­ne na­fi­le iba­de­te mu­ka­bil ge­lir.’ ha­dis-i şe­ri­fin­de be­lir­til­di­ği gi­bi, Ri­sa­le-i Nur­lar en bü­yük, en ha­ki­kat­li te­fek­kü­rü sağ­la­dı­ğından okun­ma­sı iba­det­tir. Mü­ba­rek ge­ce­ler­de Kur’an oku­ma­sı­nı bil­me­yen­ler Ri­sa­le-i Nur­la­rı oku­sun­lar..."

“Ri­sa­le-i Nur­la­rı oku­yan­lar iman­la kab­re gi­re­cek­ler­dir. Ne­den? Çün­kü Ri­sa­le-i Nur tale­be­le­ri­ne şü­be­hat or­du­la­rı hü­cum et­se sar­sa­maz, ima­nı­nı sel­be­de­mez­ler. Üs­tad’ımız bu­nu Bi­rin­ci Şua’da bah­set­ti­ği ayet­ten çı­kar­mış­tır: ‘Ri­sa­le-i Nur oku­nan bir yer­de biz be­ra­be­riz. Üç ki­şi bi­le ol­sa biz ce­ma­at­le­yiz...’"

“Ri­sa­le-i Nur­lar­da­ki tem­sil­ler ha­ki­ka­te en ya­kın mi­sal­ler­dir. Ay­nı ha­ki­kat ol­ma­yıp haki­ka­te en ya­kın mi­sal­ler­dir."

“Bu Mil­let Ri­sa­le-i Nur Oku­ya­rak Kur­tu­la­cak?”

“Ba­zen ba­na so­ru­yor­lar: ‘Bu mil­let böy­le ev­ler­de ki­tap oku­ya­rak mı kur­tu­la­cak?’ Ben de di­yo­rum: ‘Evet! Öy­le kur­tu­la­cak. Şim­di­ye ka­dar ne ka­dar ce­re­yan­lar çık­tı, bi­li­yor­su­nuz, ba­kın hep­si bit­ti git­ti, ama Ri­sa­le-i Nur hiz­me­ti kat­la­na­rak de­vam edi­yor…’"

“Üs­tad’ımız Der­di ki:

‘Ben ta­le­be­le­ri­mi âlem-i er­vah­ta seç­mi­şim.’ ‘Kar­de­şim! Se­nin bir bel­de­de bu­lun­man, ora­da Ri­sa­le-i Nur­la­rı oku­man, gös­ter­men, o bel­de­ye be­del­dir.’"

“Ri­sa­le-i Nur­la­rı de­vam­lı oku­mak, ders­le­re dai­mî ka­tıl­mak, te­sa­nü­dü mu­ha­fa­za et­mek, en mü­him esas­tır."

"Em­ni­ye­te 'Bis­mi­hi sub­ha­ne­hû' ile Baş­la­yan Di­lek­çe"

“Ur­fa’da Em­ni­yet’e yaz­dı­ğı­mız ‘Bis­mi­hi Sub­ha­ne­hu’ ile baş­la­yan di­lek­çe­nin hi­kâ­ye­si şöy­ley­di:

Üstadımızdan Risale-i Nur’un serbest bırakılmasının bu vatana vereceği faydaları anlatan bir mektup geldi. Mektup çok hoşumuza gittiğinden dolayı, aynısını biz yazmışız gibi dilekçe olarak hazırladık ve başına da ‘Bis­mi­hi Sub­ha­ne­hu’ koyduk. Emniyet Müdürüne, Savcıya, Valiye verelim dedik. Önce Emniyet Müdürüne gittik. Müdür, okudu "Bis­mi­hi Sub­ha­ne­hu"... “Bu ne yahu? Siz istida yazmasını bilmiyor musunuz?” dedi. Sonra Üstad'tan bizi soğutmak için bazı şeyler söyledi. Zübeyir Ağabey hemen atıldı, “Müdür bey bizi parça parça etseniz biz Bediüzzaman’dan ayrılmayız.” dedi. Böyle deyince müdür tahammül edemedi, yanımızdan ayrıldı gitti. Sonra Valiye gittik. Vali yok, muavini vardı. Dilekçeye şöyle bir baktı, “Bunun bizimle alakası yok, Savcılığa verin.” dedi. Gittik Savcıya… Di­lek­çe­yi en yaş­lı­mız Zü­be­yir Ağa­bey tak­dim et­ti. Sav­cı mek­tu­bun ba­şın­da­ki ‘Bis­mi­hi Sub­ha­ne­hu’yu gö­rün­ce hay­ret­le bak­tı ve ‘Bu ne?’ di­ye sor­du. Son­ra: ‘Bun­la­rı Elâ­zığ’a gön­de­re­lim.’ de­di. Me­ğer Elâ­zığ de­di­ği şey akıl has­ta­ha­ne­siy­miş... Do­ktor iyi bir adam­mış da mâ­ni ol­du. Savcı bizi tevkif etti ve Isparta’ya gönderdi. Bi­zi üç met­re ge­niş­li­ğin­de, iki met­re enin­de, için­den lâ­ğım akan bir oda­ya koy­dular. Ko­ku­dan ölüp git­sin­ler di­ye... Yor­ga­nın için­den ba­şı­mı­zı çı­ka­ra­mı­yor­duk. Son­ra ya­nı­mı­za suç­lu bir yüz­ba­şı koy­du­lar, adam sol­cu imiş. Me­ğer ona ‘Nur­cu­lar ora­da se­ni ke­ser­ler!’ demiş­ler. Bak­tık adam bi­zim­le hiç ko­nuş­mu­yor, kor­ku­yor­du. Biz iman Kur’an’dan bah­set­tik, iki gün son­ra ko­nuş­ma­ya baş­la­dı. Adam ra­hat­la­mış­tı. Daha son­ra ora­nın daha bü­yük ami­ri gel­di de bi­zim ha­li­mi­zi gö­rün­ce, ‘Bu ne hal! Bu­ra­da in­san ya­şar mı?...’ di­ye ko­mi­se­ri azar­la­dı ve bizi baş­ka ye­re al­dırt­tı."

“Üs­tad’ın Gün­lük Ha­ya­tı”

“Üs­tad, ge­ce­le­ri iba­det ve ev­rad u ez­kâr­la meş­gul olur­du. Her ge­ce mut­la­ka te­hec­cü­de kal­kar, ya­zın ge­ce­ler çok kı­sa ol­sa bi­le sa­at bir­de-iki­de mut­la­ka kal­kar­dı. Za­ten gün­de bir-iki sa­at is­ti­ra­hat eder­di. Te­hec­cü­de bi­zi zor­la kal­dır­maz, ‘kalk’ de­mez­di; ama hiz­me­ti­ne bak­tı­ğımız­dan so­ba­yı ya­ka­ca­ğız, çay ya­paca­ğı­mız­dan mec­bur kal­kar­dık."

“Üs­tad’ın iki der­si var­dı: Bi­ri sa­bah, di­ğe­ri ikin­di na­ma­zın­dan son­ra... Ders de­di­ğim, bir­kaç sa­y­fa ri­sa­le oku­yor­duk. Üs­tad de­vam­lı Ri­sa­le-i Nur okur ve­ya tash­ih eder­di."

"Ba­zen ‘Ben bu ri­sa­le­yi 100 de­fa oku­mu­şum, fa­kat şim­di ye­ni oku­mu­şum gi­bi is­ti­fa­de et­tim. Çün­kü ima­nın te­rak­ki­ya­tın­da bir hu­dut ol­ma­dı­ğı için, her se­fe­rin­de ayrı bir iman ha­li zu­hur edi­yor.’ der­di."

“Gün­lük ha­yat ola­rak hiz­met-i ima­ni­ye ci­he­tiy­le ge­len zi­ya­ret­çi­le­ri ba­zen ya­nı­na alı­yor, ba­zen de ‘Bu­gün has­ta­yım, dı­şa­rı çık­ma­ya­ca­ğım, hiz­met­le alâ­ka­lı bi­le ol­sa kim­se­yi al­ma­yın.’ di­yor­du. Di­ye­lim bir sa­at son­ra bi­ri­si ge­li­yor, il­lâ ıs­rar edi­yor Üs­tad’ı gö­re­ce­ğim di­ye. İfa­de­sini alı­yo­ruz. An­lı­yo­ruz ki bu zat çok uzak­tan gel­miş; bir mak­sat için, Üs­tad’dan bir yar­dım, bir dua için gel­miş, mad­dî ma­ne­vî ih­ti­ya­cı kar­şı­lı­ğın­da gel­miş. Üs­tad his­se­di­yor, ‘Ben dün­ya­ya ce­vap ve­re­me­di­ğim­den an­cak Al­lah için, hiz­met için ge­len­le­ri ka­bul edi­yo­rum; bun­la­rı ge­lenle­re an­la­tın.’ di­yor­du."

“Has­ta­lık­la­rı Âlem-i İs­lâm’la Alâ­ka­lı­dır”

“Üs­tad’ımız gün­lük ha­ya­tın­da ba­zen has­ta olur­du. Normal has­ta bi­le ol­sa ba­zen ru­hu da­ra­lır, çok daha faz­la has­ta olur­du; ıs­tı­rap, acı çe­ker­di. Me­se­la bir gün çok has­ta ol­du, ‘Mutla­ka çok mü­him bir me­se­le var, araş­tı­rın ba­ka­lım ne var, ne ha­va­dis­ler var…’ de­di."

"Biz git­tik, ha­ber­le­ri öğ­ren­dik, bir şey yok. Emir­dağ’da­yız. Er­te­si gün Ça­lış­kan Ağa­be­yin dük­ka­nı­na vardık ki, ‘Bir ha­ber var.’ de­di. ‘Mı­sır’da Ab­dün­nâ­sır ih­ti­lâl yap­mış, İh­van-ı Müs­li­mîn’den çok kim­se­le­ri öl­dürt­müş.’ Ba­kın Üs­tad bu­nun ıs­tı­ra­bı­nı his­se­di­yor ve çe­ki­yor­du. İs­lâm âle­miy­le alâ­ka­dar­dı. Ana­do­lu’da bir Nur ta­le­be­sine hü­cum ol­du mu Üs­tad his­se­der­di."

“Pa­ra­sı Ve­ril­me­yen İlâ­cı Yu­ta­ma­dı”

“Üs­tad’ımız Emir­dağ’da iken bir gün be­ni yo­ğurt al­ma­ya, Zü­be­yir Ağa­be­yi de baş­ka şeyler al­ma­ya gön­der­di. Zü­be­yir Ağa­bey­le be­ra­ber çık­tık. Ben yo­ğur­du al­dım, dö­nüş­te Meh­met Ça­lış­kan Ağa­be­yin dük­ka­nı­na uğ­ra­dım. Ça­lış­kan Ağa­bey, ‘Zü­be­yir Ağa­bey ge­tir­di, bu ilâç Üs­tad’a gi­de­cek, gö­tü­rü­ver.’ de­di."

"Üs­tad ilâç ku­tu­su­nun için­de­ki ta­ri­fe­yi okut­tur­du, ‘Bir ta­ne içe­yim.’ de­di. Bir ta­ne hap al­dı, di­li­ne koy­du; fa­kat su gi­di­yor, ilâç git­mi­yor… Ne ka­dar su içti­y­se ilâç bir tür­lü aşa­ğı in­me­di... Ben şa­şır­dım ta­biî. Üs­tad ha­pı çı­kar­dı, ‘Bun­da bir iş var! Ne­re­den alın­mış bu? Ça­buk araş­tı­rın!’ de­di. Bak­tım Zü­be­yir Ağa­bey ye­ni gir­di, daha ilâ­cın pa­ra­sı­nı ver­me­miş. Ça­lış­kan Ağa­be­ye ‘Bu­nun pa­ra­sı ve­ril­di mi?’ Ge­ri dön­düm, Üs­tad ‘De­mek ki bu yüz­den içe­me­mi­şim!’ de­di. Üs­tad Haz­ret­le­ri çok has­sas ve mü­kem­mel bir in­san ol­duğun­dan yaz­dı­ğı şey­le­ri ya­şı­yor­du..."

“Üs­tad’ın Ya­nın­da 15 Da­ki­ka­da Adam Na­sıl De­ğiş­ti?”

“Bir gün de Is­par­ta’da­yız, ker­li fer­li bir adam gel­di, ka­pı­da bek­li­yor... Bü­yük bir şap­ka­sı var... Biz bun­dan şüp­he­len­dik, ama ada­mı bir tür­lü ge­ri çe­vi­re­me­dik. İl­lâ, ‘Ben gi­re­ce­ğim. Üs­tad’a söy­le­mi­yor­su­nuz; söy­le­yin, be­ni alır.’ di­yor, bir tür­lü git­mek is­temi­yor­du. Ney­se Üs­tad, ‘Gel­sin’ de­di. Biz de hay­ret et­tik. Biz ada­mın şek­lin­den şüp­he­len­miş­tik, Üs­tad’ın ya­nına sok­mak is­temi­yor­duk. Ar­tık çan­ta­sı­nı al­dık. Şap­ka­sı­nı ayak­ka­bı­la­rı­nın üze­ri­ne koy­du, girdi Üs­tad’ın ya­nı­na. Üs­tad’ımız her­ke­se ol­du­ğu gi­bi adı­nı, mem­le­ke­ti­ni sor­du. ‘Ço­luk ço­cu­ğun var mı?’ di­ye ai­le ha­ya­tı­nı sor­duk­tan son­ra, ‘Na­maz kı­lı­yor mu­sun?’ de­di. Adam ‘İş­te ho­cam... Fi­lan...’ Ada­mın na­maz kıl­ma­dı­ğı an­la­şıl­dı. ‘Sen farz na­ma­zı­nı kıl, na­ma­zı­nı kı­lar­san ça­lış­mala­rın da iba­det olur.’ de­di."

“Hem Üs­tad’ımız, ‘Be­nim Ri­sa­le-i Nur di­ye eser­le­rim var, sen bu eser­le­ri okur­san ta­lebem olur­sun, ta­le­bem olun­ca da be­nim ve bü­tün ta­le­be­le­ri­min du­a­la­rı­na his­se­dar olur­sun. Ai­len­le de ha­nen­de oku­san, bu eser­le­rin neş­ri­ne ça­lış­san sa­na dua ede­ce­ğim.’ de­di."

“Bak­tık ada­mın içi­ne bir ateş düş­tü. ‘Ho­cam ba­na bir ta­ne ki­tap ver.’ de­di. Üs­tad’ın yanın­da ki­tap var, ama ver­mi­yor. ‘Bun­la­ra söy­le, ad­res ve­rir­sin, sa­na ve­rir­ler.’ de­di. O sı­ra­lar­da da ye­ni harfler­le neş­ri­yat baş­la­mış­tı. Ney­se bu za­ta, ‘Ri­sa­le-i Nur­la­rın ehem­mi­ye­tin­den, in­sanın bu dün­ya­ya ge­li­şi­nin ga­ye­sin­den, iman ve iba­det­le mü­ceh­hez olan bir in­sa­nın dün­ya ve ahi­ret sa­a­de­ti­ne nail ola­ca­ğın­dan...’ bah­set­ti. Son­ra dı­şa­rı çık­tık. Adam­ca­ğız pır dö­nü­yor, ‘Ba­na bir ki­tap ve­rin.’ di­ye yal­va­rı­yordu. Ama biz ki­tap ver­me­dik. ‘An­la­dım ben, bu şap­ka­yı gi­y­mek za­rar­lı, ben bu­nu atı­yo­rum şim­di’ de­di."

“Bu adam 15 da­ki­ka­da Üs­tad’ın ya­nın­da na­sıl de­ğiş­miş­ti... Üs­tad bi­ze di­yor­du ki: ‘Benden ke­ra­met is­teme­yin, en bü­yük ke­ra­me­ti­miz Ri­sa­le-i Nur’dur. Ri­sa­le-i Nur’u oku­yan ve­ya din­le­yen en mu­an­nit din­siz fey­le­sof bi­le ol­sa, dün­ya­ca en yük­sek bir âlim de ol­sa ya ka­bul ede­cek ve­ya sü­kût ede­cek; çün­kü Ri­sa­le-i Nur’a iti­raz müm­kün de­ğil. Onun için en bü­yük kera­me­ti­miz Ri­sa­le-i Nur’dur.’

"Va­si­yet­ler"

Hüsnü Bay­ram Ağa­be­yin adı, Emir­dağ Lâ­hi­ka­sı’nda­ki Üs­tad’ımı­zın va­si­yet­le­ri­nin hepsin­de zik­re­dil­mek­te­dir. Emir­dağ Lâ­hi­ka­sı’nda­ki bir­çok mek­tup­ta da adı­nın geç­mek­te ol­du­ğunu gö­rü­yo­ruz:

“Va­si­yet­na­mem­dir"

“Aziz, sıd­dık kar­deş­le­rim ve vâ­ris­le­rim! Ecel giz­li ol­ma­sın­dan, va­si­yet­na­me yaz­mak sün­net­tir. Be­nim met­ru­ka­tım ve Ri­sa­le-i Nur’dan olan be­nim hu­su­sî ki­tap­la­rım ve gü­zel ciltlen­miş mec­mu­a­la­rım ve­sair şey­le­ri­min bü­tü­nü­nü, Gül ve Nur fab­ri­ka­la­rı­nın he­ye­ti­ne, baş­ta Hüs­rev ve Ta­hi­ri ola­rak o he­yet­ten 12* kah­ra­man kar­deş­le­ri­me va­si­yet edi­yo­rum. On­la­ra bıra­kı­yo­rum ki, emr-i hak olan ece­lim gel­di­ği za­man, be­nim ar­kam­da o met­ru­ka­tım, be­nim bede­li­me o sa­dık ve mü­ba­rek el­ler­de hiz­met-i Nu­ri­ye ve ima­ni­ye­de ça­lış­sın ve is­ti­mal edil­sin... Kar­de­şi­niz Said Nur­sî

* “Kar­de­şim Ab­dül­me­cit, Zü­be­yir, Mus­ta­fa Sun­gur, Cey­lan, Meh­met Ka­ya, Hüsnü, Bayram, Rüş­tü, Ab­dul­lah, Ah­met Ay­ti­mur, Atıf, Til­lo­lu Said, Mus­ta­fa, Mus­ta­fa, Sey­yid Sa­lih...” (Emir­dağ Lâ­hi­ka­sı-I, 81. Mektup, s. 136)

“Şim­di ma­ne­vî ev­lât­la­rım, fe­da­kâr hiz­met­kâr­la­rım olan Zü­be­yir, Cey­lan, Sun­gur, Bayram, Hüsnü, Ab­dul­lah, Mus­ta­fa gi­bi ve has ve ha­lis Nur’un kah­ra­man­la­rı olan Hüs­rev ve Nazif, Ta­hi­ri, Mus­ta­fa Gül gi­bi zat­la­rın ne­za­re­tin­de o düs­tu­ru­mun mu­ha­fa­za edil­me­si­ni va­si­yet edi­yo­rum. Said Nur­sî” (Emir­dağ Lâ­hi­ka­sı-II, 136. Mektup, s. 217)

“Şim­di bü­tün ta­le­be­le­rin fev­kin­de di­ye­rek de­ğil, be­nim en ya­kı­nım­da hiz­me­tim­de olup bir de­re­ce tam tarz-ı ha­re­ke­ti­mi bi­len­ler ve ya­kın­dan gö­ren­ler için­de, dört-beş ada­mı mut­lak ve­kil ya­pı­yo­rum. Ben öl­sem ve­ya ha­yat­ta şu­ur­suz kal­sam, Nur­la­ra kar­şı hiz­me­ti­min tar­zı­nı bi­le­rek tam ya­pa­bil­sin­ler... Şim­di­lik Ta­hi­ri, Sun­gur, Cey­lan, Hüsnü ve bir-iki adam daha mutlak ve­ki­lim ola­rak va­si­yet edi­yo­rum. Said Nur­sî” (Emir­dağ Lâ­hi­ka­sı-II, 144. Mektup, s. 233)

(bk. Ömer ÖZCAN, Ağabeyler Anlatıyor-I)

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...