MEHMED GÜL (HÂFIZ MEHMED)

Hâfız Mehmed Gül (RH) Risale-i Nurlarda adı çok geçen bir Ağabeyimizdir. Isparta’nın Sav Kasabasındandır. 1890 doğumlu olup 1944’de vefat etmiştir. Bu hatıraları hazırlarken bize büyük yardımları olan, Hâfız Mehmed Gül'ün kızı tarafından torunu olan Abdülkadir Zeybek şu bilgileri vermiştir:

“Sav Köyünden Hâfız Mehmed Gül benim dedemdir. Annemin babasıdır. 1890 doğumlu olup kendisi Çanakkale Zaferinden Gazidir. Cephede yerde sürünerek ilerleme yaparlarken üzerine bir şarapnel isabet ediyor. Bacağında büyük bir yara açılıyor. Hastaneye kaldırıyorlar. Doktorlar bacağını kesip kesmeme müzakereleri yaparlarken; bir tanesi: 'Bu askerin eti sıkı, bu yarayı kavuşturur.' diyerek bacağın tedavisine bakıyorlar. Ve tedavi oluyor. Lâkin dedem topallayarak yürüyordu.”

Hâfız Mehmed Gül'ün rahmetli oğlu Tevfik Gül’den 1999’da yaptığımız kayıtlara göre ise: İlk defa 1938 de Fihrist Risalesini yazarak hizmete başlamıştır. Bu Risalenin aslını yetmiş senedir saklayan Tevfik Ağabey hâtıra olarak bize hediye etmiştir. Hâfız Mehmed Gül, bir zaman sonra münzevi bir hayata geçerek, evini dersane-i nuriye olarak kullanmış, matbaa gibi kalemiyle, Risalelerin yazılıp çoğaltılmasına hizmet etmiştir. Çok da talebe yetiştirmiştir. O devirde bütün bunlar kolay yapılmamış, kendisi ve ailesi defalarca takibata ve baskınlara maruz kalmıştır. 1944’de üzerine bir ağacın devrilmesiyle Sav’da şehid olmuştur. Hem de 17 Mart 1944 de Denizli Hapishanesinde vefat eden Hâfız Ali (RH) den tam on beş gün sonra.

Abdülkadir Zeybek Anlatıyor:

“Dedem Hâfız Mehmed Gül, büyük amcalarım Mustafa Gül, Ali Gül. Yaş sırasına göre üç kardeş, üçü de ayrı meziyetlerde Sav kahramanları. Bir de küçükleri dördüncü kardeş Ahmed Gül vardır. Ahmed Gül hizmete muhalif değildi de yalnız çok ilgilenmiyordu. Bir de amca oğulları İbrahim Gül ve İsmail Gül vardır.”

Hepsinin de adları Risale-i Nurlarda muhtelif vesilelerle sitayişle bahsedilmektedir.

Hâfız Mehmed’in, Hâfız Ali’den on beş gün sonra vefat etmesiyle Üstad Bediüzzaman Hazretleri Denizli Hapishanesinden bir tâziye mektubu neşretmiştir. Üstad, mektubunda bu çok kıymetli talebesini aktaplar arasına kattığını ifade etmektedir. Şöyle ki:

“Hakikaten Hâfız Ali, Hâfız Mehmed ve Mehmed Zühtü’nün vefatları; değil yalnız bize ve Isparta’ya, belki bu memlekete ve Âlem-i İslâma büyük bir zâiyattır... ...Benim tarafımdan o Hâfız Mehmed’in akrabasını ve mübarek köyünü tâziye ediniz. Ben de onu Hâfız Ali ve Hâfız Zühtü’ye arkadaş edip, üstadlarımın aktap kısmının isimleri içinde o üçünün isimlerini dahil edip, Hâfız Akif’i dahi Asım ve Lütfi’ye arkadaş ettim.” (bk. Şuâlar, On Üçüncü Şua, s. 338)

Hâfız Mehmed Gül Ağabeyimizin sadece bir tek bir fotoğrafına ulaşabildim, o da kimliğinde. Onu da bizi hiç kırmayan rahmetli oğlu Tevfik Gül Ağabey kimliğinden çıkararak vermiştir.

Sav’da Aynı Tarihlerde Üç Hâfız Mehmed Yaşamıştır

O tarihlerde, yani 1930’lu yılların ikinci yarısı ile 1940’lı yıllarda Sav hizmetlerinin coştuğu bir dönemde, bu mübarek Köyde, aynı anda üç tane Hâfız Mehmed yaşamıştır. Üçünün de adları Risale-i Nurlarda çokça geçmektedir. Fakat maalesef, bu mübarek isim lâhika mektuplarında okunduğunda, bazen, sadece Risale-i Nurları Sav’a kazandıran, “Hacı Hâfız Mehmed Avşar” Ağabeyimizin kastedildiği zannediliyor. Diğerlerinin varlığı ya hiç bilinmiyor veya birbirinden ayırt edilemiyor. Biz bu meseleyi halletmeye çalıştık. Dikkatle okunursa inşallah Üç Hâfız Mehmed birbirinden tefrik edilecektir. Şöyle ki:

Risalelerde adı geçen, Savlı üç Hâfız Mehmed şunlardır:

1. “Hacı Hâfız Mehmed Avşar”dır ki; Risaleleri Sav’a ilk getiren zattır. Merkez Camisinin imamıdır.

2. “Hâfız Mehmed Avşar”dır ki, Hacı Hâfız Mehmed Avşar’ın oğludur. Babasıyla aynı isimdedir.

3. “Hâfız Mehmed Gül” dür.

Bir kere bilelim ki Üstad Hazretleri bu Ağabeyleri mektuplarında zikrederken soyadları ile değil, bazı sıfatları ile anmaktadır.

Peki okuyucu bunları nasıl ayırt edecek? Bir kolaylık var mı? Evet, var. Kaynak, başta Risale-i Nurların kendisidir. Sonra, o günleri yaşayan ve Üç Hâfız Mehmet’i de yakından tanıyan; Hâfız Mehmed Gül’ün oğlu rahmetli Tevfik Gül; şimdi 88 yaşında olan Sav’lı Hasan Kurt ve Hâfız Mehmed Gül’ün kızı tarafından torunu olan 70 yaşındaki Abdülkadir Zeybek’tir. Bu üç şahide sorular yönelttik ve Risale-i Nurların, bahsi geçen Ağabeylerle alakalı olan kısımlarını baştan sona tekrar mütalaa ettik. Neticede, bu Ağabeylerin, adlarının geçtiği mektupların yazıldığı yer, tarih, sıfat ve vefat tarihleri dikkate alındığında, üstadımızın hangi “Hâfız Mehmed”den bahsettiği, kolayca ve kesin olarak anlaşılabilmektedir.

Üç Hâfız Mehmed Hakkındaki Bilgiler

Birinci Hâfız Mehmed: Risale-i Nurları Sav Köy’üne sokmaya vesile olan “Hacı Hâfız Mehmed Avşar” dır. Bu sebeble birçok mektupta Sav için, Hacı Hâfız’ın köyü denilmektedir. Risalelerde sıfatları ve adı ile beraber daima; “Hacı Hâfız” veya “Hacı Hâfız Mehmed” olarak anılmaktadır. Merkez Camii'nin imamıdır. 1947 tarihinde vefat etmiştir. Hizmetinin büyüklüğü nispetinde Risalelerde adı çok fazla geçmektedir.

İkinci Hâfız Mehmed: Hacı Hafız Mehmed Avşar’ın oğlu -babasıyla aynı adlı- Hâfız Mehmed Avşar’dır. Sadece Emirdağ Lâhikasında iki yerde adı geçmektedir. Onlar da “Hâfız Mehmed” olarak geçer. Fakat “Mahdum”u diye Üstad tarafından açıkça yazıldığı için “Hacı Hâfız Mehmed Avşar”ın oğlu olduğu kat’i olarak bellidir. Dolayısıyla Sadece iki kere adı geçen bu Ağabeyimizi tanıma hususunda bir zorluk yoktur. Köylüler ona, topal olduğu için, “Topalca Hâfız Mehmed” diyorlar.

Üçüncü Hâfız Mehmed: Hâfız Mehmed Gül’dür. Risalelerde onun da adı daima “Hâfız Mehmed” olarak çokça geçer. Bazı mektuplarda kardeşleri Mustafa Gül ve Ali Gül ile beraber zikredilir. Vefatı Hâfız Ali Ağabeyden 15 gün sonra, Üstad Denizli hapishanesinde iken 1944'de olmuştur. Bu sebeble birçok mektupta Üstad tarafından ismi Hâfız Ali ile beraberce anılır.

Oğlu Tevfik Gül Ağabey babası için şu bilgileri vermiştir:

“Denizli Mahkemesine bizim Sav köyünden dokuz kişi gitti. Babam Hâfız Mehmed ise gitmedi. Bize: 'Hikmeti var.' derdi. Meğer mahkeme devam ederken burada vefat edecekmiş. Hafız Ali (R.H.) Denizli hapishanesinde iken sevk edildiği hastanede vefat etti. On beş gün sonra da babam üzerine bir ağaç devrilerek Sav’da vefat etti. “Hafız Ali, Babam Hâfız Mehmed, Homalı Kara Hâfız” on beş yirmi gün ara ile vefat ettiler. Üstad, 'Bunlar bizim bedelimize vefat ettiler.' dermiş. Hâfız Ali Ağabeyin mezarı baştan çok bozukmuş, babamlar sırtında taş taşıyarak yeniden yapmışlar. Babam Hâfız Ali’yi çok severdi, adını duyunca gözünden bulgur gibi yaşlar dökülürdü. 15 gün sonra arkasından yanına gitti.”

Kaderin bir cilvesi bu Hâfız Mehmed de topaldır. Çanakkale Savaşında Gazi olmuştur.

İşte bu üç Ağabeyimizin bu hususiyetleri, onları kolayca ayırt etmemize yardımcı olur. En çok birinci ve üçüncü Hâfız Mehmetler birbiriyle karıştırılır.

Risale-i Nur’da Dört Hâfız Mehmed

İzah ettiğiz gibi, Sav Köyünde üç Hâfız Mehmed yaşamıştır. Ama, Risale-i Nur’da dört Hâfız Mehmed’in adı geçmektedir. Nur’lardan birkaç iktibas yaparak, onlarla yaşamış Ağabeylerin de verdiği bilgileri katarak bu meseleyi netleştirelim:

1. Hacı Hâfız Mehmed Avşar:

“Mâşâallah, Bârekâllah, kalemlerinizin mükemmel çalışmaları devam etmekle beraber tezâyüd etmeleri ve hususan Sav’da birden çoğalması... Hacı Hâfız’a ve köyüne bin bârekâllah, bizi fevkalâde mesrur etti.” (Kastamonu Lahikası, 10. Mektup, s. 16)

Burada kastedilen “Hâfız Mehmed Avşardır.” Zira adının önüne hem “Hacı” sıfatı eklenmiş, hem de risaleleri köye ilk getiren olduğu için; “köy’ün sahibi” olarak sıfatlandırılmış. Külliyat’ta hep bu ifade ile geçmektedir.

2. Hâfız Mehmed Avşar: İki yerde ismi geçer. Onlar da:

a. “…Ve aynı sistemde tam hayrülhalef mahdumu Hafız Mehmed ve hafîdi Ahmed Zeki'yi onun vazifesinin idamesine muvaffak eylesin. Âmin. Ve onların umumuna sabr-ı cemil ihsan eylesin. Âmin.” (Emirdağ Lahikası-I, 150. Mektup, s. 202)

Bu mektup, anlaşılacağı gibi Hacı Hâfız Mehmed Avşar Ağabeyin vefatı dolayısıyla yazılmıştır. “Mahdumu Hâfız Mehmed” diye oğlundan, yani “Hafız Mehmed Avşar” dan bahsedilmektedir. Hafidi yani torunu ise Hâfız Ahmed’dir. Kabirleri Sav Merkez Camisinin arka bahçesinde yan yanadır.

b. “Medrese-i Nuriye kahramanlarından ve o medresenin üstad-ı mübareki, merhum Hacı Hâfız'ın mahdumu ve vârisi Hâfız Mehmed'in, o medresenin umum şakirtleri namına yazdığı mektubunda 'Nurla iştigalin, ölümden başka her belâya, hastalıklara bir ilâç olduğu gibi, dehşetli ölümü de cennetin kapısı gösterip, ehl-i imanı heyecanla şevke getiriyor.' diye fıkrası hakikat olduğuna pek çok hâdiseler var. Mâsum mahdumu da hafızlığa başlaması, inşaallah muvaffak olacak, ceddinin ve pederinin mübarek hâfızlık ünvanlarını daimileştirecek…” (Emirdağ Lahikası-I, 171. Mektup, s. 228)

Burada da açıkça görüldüğü gibi “Hacı Hâfız” kelimesi “Hacı Hâfız Mehmed Avşar” ı ve “Hâfız Mehmed” ifadesiyle de oğlu “Hafız Mehmed Avşar” kastedilmektedir. Torununun Hâfız Ahmed olduğu da te’yid edilmektedir. Hacı Hâfız, oğlu Hâfız Mehmed, onun da oğlu Hâfız Ahmed silsilesi kesin ipucudur.

İşte, bu oğul “Hâfız Mehmed Avşar”ın ismi, sadece bu iki yerde geçmektedir. Diğer “Hâfız Mehmed” ifadeleri, “Hâfız Mehmed Gül”e bakar.

3. Hâfız Mehmed Gül:

"Aynı zamanda büyük üstadlarımın dairesine kazançlarımı bağışladığım zaman Hafız Ali, Hafız Mehmed, Mehmed Zühtü ve Savlı Ahmed ve Hasan Feyzi içinde ihtiyarım olmadan Hacı Hafız Mehmed daha hayatta iken on günden beri onların içinde görüyorum. Derdim, 'Vefat edenler içinde bu da bulunsun.' İlişmedim." (Emirdağ Lâhikası-I, 150. Mektup, s. 202)

Bu mektup da Hacı Hâfız Mehmed Avşar’ın vefatı dolayısıyla yazılmıştır. Dikkatle okunduğunda, daha önce vefat edenlerin içinde gösterildiğinden, adı geçen “Hâfız Mehmed”in “Hâfız Mehmed Gül” olduğu kesindir. Çünkü 1944'de Hâfız Ali ile aynı tarihlerde vefat etmiştir. İkinci zikredilen “Hacı Hâfız Mehmed”in ise Avşar olduğu anlaşılır. Çünkü üç sene sonra 1947'de vefat etmiştir. Bu mektupta ondan bahsediliyor.

“Risale-i Nur'un kıymettar muallimi Hafız Mehmed'in kardeşi Ali Gül'ün selâmını aldım…” (Şualar, On Üçüncü Şua, s. 301)

Kastedilenin “Hâfız Mehmed Gül” olduğu kardeşiyle anılmasıyla çok açık belli oluyor. Zira “Mustafa Gül ve Ali Gül” isimli kardeşleri vardır. Bu iki örnekte görüldüğü gibi yazılan hâdisenin bilinmesiyle veya Üstad Hazretlerinin talebelerinin bir sıfatını belirtmesiyle “Hâfız Mehmed”ler ayırt edilebilmektedir..

4. Bir istisna: Dördüncü Hâfız Mehmed:

“Şimdi siz, mâbeyninizde münakaşasız bir meşveret ediniz. Kararınızı kabul ederim. Fakat benim müdafaatım tâ Ankara'ya gitse ve medar-ı nazar olsa, buradaki mahkeme, kurtulması mümkün olanlar hakkında kararını vermek ihtimalini, hem şimdi bizimle uğraşan ve Abdülbâki ve Abdülhakîm ve Hacı Süleyman'ı nefyeden ve Yeşil Şemsi'yi tahliyeden sonra burada durduran adamlar, elbette Hâfız Mehmed ve Seyyid Şefik gibi salâbet-i diniyeleri ile ve…” (Şualar, On Üçüncü Şua, s. 327)

Bu, On Üçüncü Şua’da geçtiğine göre Denizli hapishanesi mektubudur. Hâlbuki Sav’lı her üç “Hâfız Mehmed”de Denizli hapsinde bulunmamıştır. Dolayısıyla burada kastedilen Hâfız Mehmed ise: “Gönenli Mehmed Efendi”dir. Zira kendisi hâfızdır ve Denizli hapsinde yatmıştır. Risalelerde başka yerlerde de “Seyyid Şefik” ve “Yeşil Şemsi” ile beraber isimleri geçer. Zaten üçü de hocadır. Üstad ona da sadece burada “Hâfız Mehmed” diye hitap ediyor.

Ayrıca bu hususu Abdülvahid Mutkan Ağabeyimize de sordum; şu şekilde teyit etmiştir:

“Bir tarihte, Zeki Demir Bey’in iş yerinde, Ramazan Demir ile beraber, bu mektubu, Gönenli Mehmed Hocamıza okuduk. Çok memnun oldu ve bunu bir iltifat kabul ederek, mektubun fotokopisini bizden iştiyakla istedi. Biz de vermiştik. Dolayısıyla burada bahsedilen şüphesiz Gönenli Mehmed Efendidir.”

HÂFIZ MEHMED’İN OĞLU TEVFİK GÜL ANLATIYOR

Üstad: Babanın Makamını Biliyor musun?

Rahmetli Tevfik Gül Ağabey Hâfız Mehmed Gül’ün oğludur. Kendisini 1999 da Sav’da ziyaret ettiğimiz zaman çok hâtıralarını kaydetmiştik. Daha önce yayınladığımız için sadece babası ile alakalı kısmı buraya alıyoruz:

“Bir gün Sav’a bir mektup geldi. Amcam ‘Mustafa Gül’ mumlu kâğıda yazıp teksir makinesinde çoğalttıktan sonra Üstad’a göndermek istedi. Üstad Isparta’da, Hüsrev Ağabeyin kaldığı evin üst katında kalıyor. Mevsim kış, çok soğuk var, her tarafta kar ve yollarda buz var. Komşu komşuya çıkamıyor. 'Bunları Üstada kim götürecek?' dedi. ‘Ben götürürüm amca.’ dedim ve bir kardeşle yola çıktık. Köye (Sav) gelen bir kamyon varmış onunla gidelim dedik, kamyona bindik. Fakat hava o kadar soğuk ve buzlu ki, kamyon biraz gittikten sonra kaydı ve yolda kaldı. O gün Üstad’a gidemedik. Ertesi gün çorapları çizme gibi ayağımıza çektik, altımızda çarık, o zaman çizme yoktu. Ellerimizde eldiven, kafayı da sardık, yayan olarak Isparta’ya vardık."

"Bizi Hüsrev Ağabey karşıladı, mektupları aldı üst kata Üstad'ın yanına çıkmadan, biz: 'Ağabey, malûm ya, buralara kadar gelmişken Üstadı bir ziyaret edelim.' dedik. 'Üstad hasta konuşamıyor.' dedi. Biz de 'Biz konuşturmayız, sadece elini öpsek yeter.' dedik. 'Peki söyleyeyim, eğer müsaade ederse ziyaret edersiniz.' dedi ve yukarı çıktı. Başka kimse yok. Üstad 'hasta olduğunu kimseyi kabul edemeyeceğini' söylüyordu. Biz alt kattan hafifçe duyuyorduk. Hüsrev Ağabey gelenlerin Sav’lı olduğunu ve hizmet için geldiklerini söyleyince Üstad hemen kabul etti."

"Üstadımız şahsı için gelenleri kabul etmiyordu. Yukarı kata çıktık. Hüsrev Ağabey: 'Üstadım, bunlar Sav kahramanları.' diye bizi takdim etti. Üstad Hazretleri bizi ayakta karşıladı. 'Mâşaallah-Bârekallah! Mâşaallah-Bârekallah!!, Mâşaallah-Bârekallah!..' diyerek bizlere iltifatlar etti." (Bu sözleri Tevfik Ağabey güzel ve pürüzsüz sesiyle öyle heyecanlı ve tecvitli söylüyordu ki, bizleri de heyecanlandırıyordu. Ö.Özcan)

Üstad şark Kürdî şivesiyle konuşuyordu. "Şu Risalelerdeki belâgat, yüksek edebiyat ve ifadeler, bu zatın mı?" diye düşünülürdü. Üstadımızın vazife başında apayrı bir şahsiyeti vardı. Şark şivesiyle konuşmaya devam etti. “Hüsrev bunlar Savlidir?” Yanımdaki arkadaş, benim “Hâfız Mehmed”in oğlu olduğumu söyleyince Üstad: “Hangi Hâfız Mehmed’in oğli?” dedi. Ben “Savalı Hâfız Mehmed’in oğlu” deyince “Haa! Savali Hâfız Mehmed’in oğli?” Sonra bana “Gel gel, gözlerinden öpeyim seni.” dedi, çekti gözlerimden öptü. Arkadaşımı da “Gel gel, senin de gözlerinden öpeyim.” dedi.

Oturun bakalım deyip oturttu bizi. “Babanın makamını biliyor musun?” diye bana sordu. “Ben ne bileyim Üstadım.” dedim. “Hacı Hâfız, baban Hâfız Muhammed, Savalı Hâfız Ahmed, onları ismen ecdadımla beraber duamın içine alıyorum.” dedi. (Bu üçü burada vefat etmişti. Babam 1943 de Üstad Denizli Hapsinde iken vefat etmişti.) “Siz de onlar gibi olmalısınız, onlar az zamanda çok vazife yaptılar, o merâtibe yetiştiler, siz de onlar gibi olmalısınız.” dedi. "Baban aktapların içindedir. Hâfız Ali ve Mehmed Zühtü ile beraber Aktap ve Kutuplarla bir çizgide geçiyorlar.” diyerek gökyüzünde eliyle şöyle bir yay çizdi.

Sonra Üstad: “Kardeşlerim! Bütün Âlem-i İslâm Türkiye’ye bağlıdır; Türkiye Isparta’ya bağlıdır; Isparta SAV’a bağlıdır; Sav Risale-i Nur’a bağlıdır; Risale-i Nur Kur’an-ı Azîmüşşân’a bağlıdır; Kur’an-ı Azîmüşşan da Arş-ı Âlaya bağlıdır.” diyerek bin kalemle yazan Sav’a verdiği ehemmiyeti belirtti.

Sonra Üstad: “Bu gelişimde Sav’a gelecektim, fakat SAV köy olması dolayısı ile ziyarete gelecekler, kabul etsem tahammülüm yok, kabul etmesem gücenecekler, hem nazar-ı dikkati celp edecek. Onun için benim gelemediğimi ve selâmımı söylersiniz. Ben Sav’a Karyesini küçük-büyük, avam-havas, taşına-toprağına dua ediyorum. Ben Sava Karyesini Câmi-ül Ezher olarak kabul ediyorum.” dedi.

HÂFIZ MEHMED GÜL’ÜN TORUNU ABDÜLKADİR ZEYBEK ANLATIYOR

Abdülkadir Zeybek Ağabey annesi tarafından Hâfız Mehmed Gül’ün torunudur. 1938 Sav doğumludur ve halen Sav’da ikamet etmektedir. Senelerce Risaleleri yazarak istinsah etmiştir. Ceddi gibi kendisi de hâfızdır. Sıkıntılar içinde çok sayıda hâfızlar yetiştirerek dedesinin mübarek hâfızlık ünvanlarını daimileştirmiştir. Kendisinden Dedesi hakkında hatıralar rica ettim. Çünkü Sav’lı Hâfız Mehmedlerin ayrı ayrı bilinmesi lazımdı. Bizi kırmadı ve yine halen hayatta olan 1920 doğumlu Sav’lı Hasan Kurt Ağabeyimizle beraber hazırladığı 23 ve 34 sayfalık hatıralarını, inci gibi yazdığı Osmanlıca ile gönderdi. Abdülkadir Ağabey Senirkent’te ikamet eden Ali İhsan Tola ile İslamköy’ünde yaşayan Hasan Ergünal Ağabeylere de yazdıklarını tashih ettirmiştir. Tâki bir hata yapılmasın. Bu hayattaki dört Ağabeylerimiz, hatıralarda bahsi geçen vefat etmiş Ağabeylerimizi ve hâdiseleri yakından bilmektedirler. Bu uzun ve yorucu çalışmanın sonucunda çok kıymetli bilgiler ve hâtıralar elde ettik. Bazılarını paylaşmak üzere Abdülkadir Ağabeyin kendi kaleminden ve bize anlattığı sözlerinden nakledelim:

Dedem ve Büyük Amcalarımın Evleri

Şu anda içinde bulunduğumuz Sav'daki yedi katlı dersanenin, bahçesi ve otoparkıyla beraber bulunduğu yer, Dedem Hâfız Mehmed Gül ve kardeşleri; Mustafa Gül, Ali Gül ve Ahmet Gül’ün evlerinin olduğu yerdir. Bu sokakta dört kardeşlerdi. Burası Sav’ın Yukarı Mahallesidir. Buraya ilk girişteki kısımda Mustafa Gül amcamın evi vardı. Araba konulan ilerdeki yerde de Dedemin ve Ali Gül’ün evleri vardı. Mustafa amcam bilahare girişteki evini hizmete verdi. Sonra diğerleri de cüz’i bir para mukabilinde hepsini hizmete verdiler. Bu yedi katlı binayı bayram Ağabey yaptırdı. Demek ki niyet halismiş. Onların hizmetleri şimdi bu şekilde devam ediyor.

Ahmed Gül amcam hizmetlerle çok ilgilenmezdi. Fakat Hafız Mehmed Gül, Mustafa Gül, Ali Gül; her gün için bir araya gelirlerdi. Talebe okuturlar; yazarlar, okurlar, dinlerlerdi. Bu böylece devam edip giderdi. Dedem daha evvel mahallemizin fahri imamıydı. Risale-i Nurlara intisap ettikten sonra evinde Risaleleri yazarak, okuyarak, talebe okutarak hizmet etmeye başladı.

Tabi yeni gençler bu hizmet böyle başladı, böyle kolayca geldi zannetmesinler. Bu hizmet çok işkenceli, çok zahmetli günlerden geçti, bu günlere kadar geldi.

Sav’da On Beş Kadar Münzevi Vardı

Bizim Sav’da bin kalemle Risaleler yazılırken, on beş kadar da münzevi vardı. Bu münzeviler evlerine kapanıp, nurların yazılıp okunmasına ve okutulup öğretilmesine hizmet ederlerdi. Bunlar başta Hacı Hâfız Mehmed (Avşar) ki -Bu Ağabeyimiz Merkez Camiinin imamı idi ve Nurların ilk defa Sav’a girmesine vesile olmuştur- ve aynı isimdeki Oğlu Topalca Hâfız Mehmet’tir. Topalca denmesinin sebebi gerçekten topal olduğu içindir. Niçin topal kaldığını bilemiyorum. Ama köylüler ona öyle derlerdi. Bir de Dedem Hâfız Mehmed Gül (Dedem de Çanakkale Savaşında aldığı yaradan dolayı topal yürürdü) ile beraber, yaş sırasına göre kardeşleri Mustafa Gül ve Ali Gül. Bunlardan başka Savalı Ahmed Altuğ, kardeşleri Süleyman Altuğ, Fahri, Şükrü Altuğ. Daha sonra Salih Yıldız, kardeşi Mustafa Yıldız, Marangoz Ahmed, Efe Şükrü, amca oğulları İsmail Gül, Dedeoğlu Mustafa, Kürt Hasan Çavuş, Tulum Mehmed Çavuş ve sairleri… bunlar senelerce Kur’anın ve Risale-i Nurların okutulup öğretilmesine hizmet etmişlerdir. Bu kahramanlar, arasıra Hüsrev Efendi ve Hâfız Ali Efendiyi ziyaret ederler, hizmetteki metodları onlardan öğrenirlerdi.

Teksir makinesi, dedemlerle amca oğlu olan İbrahim Gül’ün evinde bulunur, orada teksir yapılırdı. Teksir makinesini evde bulundurmak çok ağır bir suçtu.

Dedemi Bir Kedi İrşad Ediyor

Dedem Hâfız Mehmed Risale-i Nurlara intisap etmeden evvel mahallenin fahri imamı idi. Mescidinde Türkçe ezan okuyarak vazifesine devam ederken, bir gün oğlu Süleyman’a: “Oğlum bu Türkçe ezanı ezberle, bazı kere bana yardımcı olursun.” diyerek eline yazıp veriyor. Kendisi mescide namaz kıldırmaya gidiyor. Eve döndüğünde soruyor: “Oğlum ezberledin mi?” Hanım Nenem: “Onu kediye sor!” diyor. Dedem: “Ne demek istiyorsun?” deyince, Nenem cevap veriyor: “Kedi okutmadı, çocuk ‘Tanrı Uludur!..’ diye söylemeye başladığında mırlıyor, devam ettiğinde ise hemen başına atlayıp tırmalıyor…” diye cevap veriyor. Dedem hayretler içerisinde kalarak: “Hele bir daha oku bakalım.” diyor. Süleyman Dayım okumaya başlayınca, kedi fırlayıp başına atlıyor ve başlıyor tırmalamaya…

Artık bu hadiseden sonra Dedem mescide devamı bırakıp, evinde namaz kılmaya başlıyor. Çünkü Ezan-ı Muhammedi aslî haliyle okununca cezaî muamele yapılıyordu. Risale-i Nurlara intisabından sonra da evinde hem Risaleleri yazıyor, hem de otuz kadar talebe okutuyordu.

Garip Bir Baskın

O günkü zihniyeti anlamak için bir hadise anlatmak istiyorum:

Eğirdir’in bir köyünden İlkokulu bitirmiş on tane kadar talebe geliyor Sav’a. Bunları Dedem Hâfız Mehmed Gül okutacak. O zamanlarda dışardan gelen talebeleri yatılı olarak okutmak kolay bir iş değil. Yiyecek yok, içecek yok, kıtlık var... Dedem, yatılı okumaya gelen çocukları, komşularına birer tane, birer tane dağıtırdı. Artık çocuk o evin çocuğu imiş gibi orada yiyip içip yatardı. İşte öğretmenleri bunu duyunca karakola şikâyet ediyor. “Bizim okuttuğumuz, mezun ettiğimiz bu çocuklarda bunların ne hakları var da bir daha okutuyorlar?” diye şikâyet ediyor. Hâlbuki öğretilen Kur’an ve iman dersleri. Hem okumanın, insanın bilmediği şeyi öğrenmesinin ne zararı olurdu ki?

Böylece şikâyet üzerine taharri için karar verilmiş. Ve köyümüzün muhtarını karakol kumandanı çağırmış: “Muhtar! Bugün kaybolma, akşam karakola gel. Arkadaşlarımızdan birini evlendireceğiz. Seninle kız istemeye gideceğiz.” demiş. Muhtar akşam namazına müteakip gidiyor. Karanlık oluyor. Bir manga asker geliyor. Kumandana bir at hazırlanıyor. Muhtarı alıp yürüyorlar. Muhtar daha bir şey anlamıyor ama. Isparta’dan gelirken bir demir köprü vardır. Oraya gelince muhtar anlar gibi oluyor. Çünkü, “pek kız isteme işine benzemiyor bu iş” diye düşünmeye başlıyor. Ama çok kurnaz kumandan: “Muhtar! Biz Mehmed Gül’ün evini basmaya gidiyoruz. Oraya hiçbir vatandaşa sezdirmeden nasıl gideceksek, bize yolu göster.” diyor. Gecenin karanlığında, Darıören Köyü vardır. O yoldan gidiyorlar. Yukarıdan dağdan aşağı doğru köye geliyorlar. Dedemin evi de burada yukarıda. Sanki büyük bir hadise varmış gibi sabah namazı sıralarında evi kuşatıyorlar ve gözetlemeye başlıyorlar. Güz günü idi havalar soğuk.

Dedem sabah ezanını okuyor. Komşulardan on beş kadar, talebelerden de on kadar namaz kılmaya geliyorlar. Namaz bitiyor. Tesbihatı da okuyorlar. Tak diye jandarmalar kapıyı açıyorlar… Başlıyorlar adamları saymaya, isimlerini almaya, kitapları toplamaya.

Size tuhaf gelir, bana annem, dersimi alıp gelmeden kahvaltı yaptırmazdı. Onun için önce Dedemin evinde ders almaya gelir, ondan sonra yemek yerdim. İşte tam o sırada ben de geldim… Baktım ki; Dedemin evini askerler doldurmuş. Adamları sayıyorlar, bir şeyler konuşuyorlar. Bir tanesi benim kolumdan tuttu: "A yavrum, senin kitabın nerde?” dedi. Dedemin odasını gösterdim. “Nerde?” dedi. Yüksekçe bir raf vardı, benim boyum yetmiyordu. Koltuklarımdan kaldırdı beni. Kur’anımı aldım ben. Dedeme: “Hoca bu çocuk bunu mu okuyor?” dediler. Dedem: “Ne sandınız ya, okutun bakalım?” dedi. Kur’anı şöyle bir açtılar. Orta kısımlardan bir yerden, “Oku” dediler. Yarım sayfa okudum. Nasıl oluyordu bilmem ama güzel okurdum ben. “Bu harfleri nasıl öğretiyor bu yahu.” dediler birbirlerine.

Jandarmalar o çocukları ve beni de toplayıp muhtar odasına götürdüler. Orada bana bir kâğıt kalem verdiler. “İsmini yaz” dediler. Ama bir türlü anlayamadım. İsim ne demekti bilmiyordum. “Adını yaz” deseler anlayacağım. Ben de kâğıda “Elif, be, te…” diye bir şeyler yazıp veriyordum. Bu sefer birisi “Adını yaz” dedi. Yazdım. Hâlâ bunları iyi hatırlarım ben. Çok bunalmıştım. Beni bıraktılar. Dedemleri tutuklayıp mahkemeye sevk ettiler. Fakat aynı günde, hâkim hemen acele ehl-i vukuf tayin etmiş. Ehl-i vukuf çabuk, hemen toplanmış. İyi bir rapor gelince, hepsini bıraktılar elhamdülillah. Sadece sarıklarını giderken çıkarmamışlardı. Şapka kanununa muhalefetten dolayı, 24’er saat hapis cezası vermişler. Demek ki inançlı ellere düşmüşlerdi.

Dedem Hâfız Mehmed Gül’ün Evine Baskın

1943 ve 1944 lü yıllarda çok sıkı takibat ve soruşturmalar ve taharriler devam etmekte idi. Hazreti Üstadı 120 talebesiyle beraber Denizli Hapishanesine sevk ettikleri zamanlardı. Denizli hâdisesi şöyle başlar:

Sinoplu Hasan Atıf Egemen, 1943’de Üstad'ın göndermesiyle, bizim Sav’da sekiz ay kalır ve sonra, Denizli Homa’ya taşınır. Her nasılsa, orada bir başçavuş münafıklık yapar. O başçavuş; “Ben çok aşıkım” diyerek Hasan Atıf rahmetliyi yumuşatır ve Beşinci Şua’yı ondan alır. Hemen doğru karakola ve savcıya şikâyette bulunur. İşte 1943 Denizli mahkemesinin ilk adımını böyle atarlar.

Hasan Atıf Sav’da kaldığı için burayı çok incelediler. Denizli mahkemesi sırasında bütün Sav’ı aradılar, taradılar. O günlerde bizim Sav köyünde Dedemlerin evine de bir baskın yapılmıştı. Fakat Dedem Hâfız Mehmed erken tedbir almıştı. O zaman taharri memuru, çok sıkı inceleyerek evin her tarafını arıyor. O kadar ki; yüklük dediğimiz yerleri bile boşalttırıp, lamba yaktırıp her tarafı, karanlık yerleri de arıyorlar. Fakat dedem Hâfız Mehmed Gül önceden tedbirini aldığı için bir şey bulamazlar.

Evde sadece küçücük bir kâğıt parçası taharri memurunun eline geçiyor. Osmanlıca yazı ile “yediyüzseksenaltı Besmele-i Şerifin hatmi” diye yazılmış bu kağıtta. Taharri memuru Osmanlıca’yı tam bilemediğinden, “bediyüz.. bediyüz.. bediyüz..” diye heceleyip duruyor. Maksadı acaba “Bediüzzaman” diye cümleyi tamamlaya bilir miyim diye suç arıyor, uğraşıyor, uğraşıyor... Dedem de dayanamayıp: “Kör mü gözün, yediyüz mü, bediyüz mü dikkat et!” diyor. Evet, işte böylesine evlerinden bir iki satır dahi Risale-i Nur’a ait yazı bulabildiklerini Üstad'la beraber Denizli hapishanesine götürdüler. Fakat Dedem Denizli hapsine gitmedi.

Sav Köyünden Denizli Mahkemesine gidenler şunlardır: Hasan Can –yaşı seksenin üzerinde-, Savalı Ahmed, Ali Gül, Salih Yıldız, Mustafa Yıldız, Hüseyin Beşli, Mehmed Soylu ve oğlu Ahmed Soylu.

Evet, taharriler, aramalar, taramalar, sorgular, soruşturmalar, hapishaneler. Bunlar zahir görünüşte sıkıcı bir musibet şeklinde görünüyor. Fakat altında ilâhi bir lütuf ve himayesi bulunuyordu. Risale-i Nurlar duyuruluyor, Kur’an hizmeti inkişaf ediyordu.

Dedemin Vefatı

Dedemin vefatını anlatayım: Sene 1944. Hâfız Mehmed 54 yaşında. Denizli hapishanesinden sevk edildiği hastanede 17 mart 1944 de vefat eden, Hâfız Ali Ağabeyden, 15 gün sonra Dedem vefat etmiştir.

Dedemler, bir grup Savlı, Denizliye, Mahkemeyi dinlemeye gidiyorlar. Dönüşte yeni defnedilmiş olan Hâfız Ali Ağabeyin kabrini ziyaret ediyorlar. Dedem orada demiş: “Kardeşler, mezara böyle gelişigüzel toprak yığıvermişler. Kenarlarında hiçbir şey yok. Burası kaybolur zamanla. Hemen biraz taş toplayalım da etrafına koyalım.” demiş. Mezarı düzeltmişler. Başına da bir tahta dikip, yazı yazmışlar. Çünkü Hâfız Ali Ağabey hapishanede vefat ettiği için, cenazesine resmi memurlar dışında kimseyi almamışlar. İşte bu ziyaretten 15 gün kadar sonra kendisinin başına bir musibet geldi. Hemen şu ileride, bir kavak ağacının altında kalıyor. Fakat bu musibet sıradan değildi. Kurban olarak gitti herhalde. Tıpkı Hâfız Ali gibi… Üstadımıza gelecek musibeti aldı... Dedem çok ağlardı, Üstadı ve Hâfız Ali’yi çok severdi.

Dedem, o gün için sabah namazında evradını ezkarını okuyor. “Kavak keseceğiz” diye birkaç kişiye, oğullarına haber salıyor. Onlar da gelmişler eve. “Baba geldik, istersen gidelim.” demişler. Fakat Dedem mütemadiyen okuyormuş. “Dur şurayı da okuyuvereyim…” demiş. Yine aynı şekilde, "Baba gidelim." demişler. Tekrar, “Şurayı da okuyuvereyim..” deyip; hem acele ediyor, hem de okumayı kesemiyor. Sonra kalkıp gidiyorlar. Kesilen bir kavağa ip bağlamışlar, asılmak için. Asılmazsan nereye gideceği belli olmaz çünkü. O da asılmaya başlamış. “Geliyor kaçın!” diye bağırmışlar. Herkes kavağın gelmeyeceği istikamete kaçmış. Dedem ise, kavağın geldiği tarafa doğru koşmuş. Ayağı da topaldı. Çanakkale Savaşından Gazi idi. Ve kavağın altında kalıp vefat ediyor…

Allah Bizleri onlara lâyık etsin. Âmin..

(bk. Ömer ÖZCAN, Ağabeyler Anlatıyor-II)

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...