MEHMED GÜLIRMAK

MEH­MET GÜ­LIR­MAK Ağa­bey, 1911 Is­par­ta do­ğum­lu­dur. Daha 14 ya­şın­da Be­di­üz­za­man’ın hiz­me­ti­ne gir­miş, se­ne­ler­ce “Nur pos­ta­cı­lı­ğı” yap­mış­tır. Nur’un üç mü­him er­kâ­nı “Hüs­rev, Re­fet, Rüş­tü” Ağa­bey­le­ri de Üs­tad’a ilk de­fa Meh­met Ağa­bey gö­tür­müş... Bar­la, Is­par­ta, Es­kişe­hir ha­yat­la­rıy­la alâ­ka­lı an­lat­tık­la­rı pek kıy­met­li­dir. Meh­met Gü­lır­mak Ağa­bey, İz­mir’de önce­le­ri Bal­lı­ku­yu sem­tin­de, ve­fa­tın­dan ev­vel de Kar­şı­ya­ka’da to­ru­nu­nun ya­nın­da ika­met ediyor­du, 30 Ma­yıs 1997’de ve­fat et­miş­tir. Me­za­rı İz­mir Kar­şı­ya­ka kab­ris­ta­nın­da­dır.

Çocuk yaş­ta, Üs­tad’ımı­zın “Nur pos­ta­cı­lı­ğı”nı ya­pan Meh­met Ağa­bey, ha­tı­ra­ların­dan da an­la­şıl­dı­ğı gi­bi, çok sa­fi kalp, fa­kat çok sa­da­kat­li bir mi­za­ca sa­hip. Nur da­va­sı­na “Hüs­rev, Refet, Rüş­tü” gi­bi önemli erkânın ka­za­nıl­ma­sı­na ve­si­le ol­muş. Se­si çok gü­zel ve Vah­şi Şa­ban Ağa­be­yin se­si­ne, üs­lû­bu­na ben­zi­yor. Vah­şi Şa­ban Ağa­bey, ha­tı­ra­la­rın­da Gü­lır­mak Ağa­bey­den lâ­kap ola­rak “De­li Meh­met” di­ye bah­set­mek­te­dir. Bu ko­nuy­la il­gi­li Mus­ta­fa Bir­lik Ağa­be­yin de­ğer­len­dir­me­si şöy­le­dir: Meh­met Ağa­bey­le bi­zim uzun bir za­ma­nı­mız ol­du. 1956 yı­lın­da İz­mir’e ge­lir­ken Üs­tad bi­zim ad­re­si­mi­zi ver­miş. Ge­lir­di, gö­rü­şür­dük... Ehl-i hal bir kim­se idi, de­li de­ğil... Hâ­le mağlûp, dinine bağ­lı, çok en­te­re­san bir in­san­dı. Ken­di­si ta­ri­kat­tan gel­me, 12-13 yaş­la­rın­da Ha­cı Ali Efen­di’ye men­sup...

“Üs­tad’ımız Bar­la’ya ge­lin­ce zi­ya­retine gidi­yor, ta­nı­şı­yor. Çok aca­yip ve en­te­re­san hal­le­ri var, ama ke­sin ola­rak de­li de­ğil. Şu­ur­lu bir kim­se. Ha­re­ket­leri­ne, Hz. Üs­tad lâ­ti­fe ola­rak, ‘Mu­ham­med, se­nin ka­fa tah­ta­la­rın sey­rek dö­şen­miş!’ di­ye lâ­ti­fe yapar­mış.

“Bir ha­tı­ra­sın­da di­yor ki: ‘İki çim çim kıy­ma­mız var­dı. Ben Üs­tad Haz­ret­le­ri­nin ye­meği­ni ha­zır­la­ya­ca­ğım. Ça­pı ve de­rin­li­ği 11 san­tim olan se­fer­ta­sı var­dı. Ben bir ta­raf­tan kıy­ma­yı ona ka­tı­yo­rum, bir ta­raf­tan Üs­tad’ın yü­zü­ne ba­kı­yo­rum... Üs­tad Haz­ret­le­ri ce­lâl­li ol­du­ğu zaman hiç ağ­zı­mı aç­mam; çün­kü kal­bim­de­ki­ni de söy­ler, mah­vo­lur­dum! Üs­tad Haz­ret­le­ri, ‘Yeter, ye­ter’ de­di. Bak­tım Üs­tad ce­lâl­li, Is­par­ta şi­ve­siy­le de­dim ki ona: ‘Ye­ter, ye­ter, di­yon, amma se­nin do­kuz lok­ma­da ye­di­ği­ni ben bir lok­ma­da şöy­le çe­vi­ri­ve­ri­rim!’ Öy­le de­yin­ce Hz. Üs­tad de­di ki: ‘Ke­çe­li, ke­çe­li! Bü­tün fe­na­lık­lar bo­ğaz­dan ge­çer; bo­ğa­zı­na sa­hip ola­ma­yan hiçbir ye­ri­ne sa­hip ola­maz. Ye­ter, ye­ter!’ İk­ti­sat Ri­sa­le­si’nde­ki bal yeme ha­di­se­si­ni de an­la­tır­dı: ‘O zaman genç ve be­kâr­dım. O ba­lı as­lın­da ka­şık ka­şık ben ye­dim. So­nun­da Hüs­rev, Re­fet, Rüş­tü Efen­di­le­re bi­rer ka­şık ver­dim’ der­di. Çok akıl­lı bir in­san­dı.” Meh­met Gü­lır­mak Ağa­be­yin ha­tı­ra­la­rı­nı Mus­ta­fa Bir­lik ve oğ­lu Ab­dul­lah Bir­lik kay­det­ti. Rö­por­taj şek­lin­de­ki bu sohbet şöy­le­dir:

“Üs­tad’ın ma­ne­vi­ya­tı be­ni şid­det­le çe­ki­yor­du”

“Hz. Üs­tad’ı kim­den du­y­du­nuz ve ilk de­fa Üs­tad’a na­sıl git­ti­niz?”

“Ken­di ha­li­fem Ha­cı Ali Efen­di’ye var­dım, de­dim: ‘Şeyh Efen­di! Bir tür­lü ken­di­mi yene­mi­yo­rum. Adam be­ğen­me­mek de­ğil, ama Bar­la’da bir zat-ı mü­ba­rek var; ev­li­ya­ul­lah­tan… O be­ni çe­ki­yor, şid­det­li su­ret­te çe­ki­yor.’ Şey­him, ‘Ben­den de se­lâm söy­le, be­nim na­mı­ma eli­ni öpü­ver, ben de gi­de­ce­ğim inş­aal­lah’ de­di. Son­ra­dan Şeyh Mus­ta­fa’yla be­ra­ber o da git­ti Üs­tad’a, hat­ta Bar­la’ya var­madan Ka­ra­ca­ah­met’te Üs­tad kar­şı­lı­yor on­la­rı, ora­da ku­cak­la­şı­yor­lar... Şey­hi­min eli­ni öp­tüm, he­lâl­leş­tim. Bar­la’ya git­tim, ak­şam eza­nı­na ya­kın­dı. Bak­tım Üs­tad ve ce­ma­at ca­mi­nin ka­pı­sı önün­de bek­le­şi­yor. İki eli­ni öp­tüm, ‘Aley­küm­se­lâm Mu­hammed! Yav­rum ağ­zın da oruç… Kaç sa­at­ten be­ri ya­yan gel­din? İnş­aal­lah ak­şam na­ma­zı­nı kı­lalım, if­ta­rı­nı aç­tı­ra­ca­ğım’ de­di.”

Hüs­rev ve Re­fet Ağa­bey­le­rin Üs­tad’ı ta­nı­ma­la­rı

“Is­par­ta’dan Bar­la’ya ya­yan mı gel­di­niz? O za­man kaç ya­şın­day­dı­nız?”

“Is­par­ta’dan Bar­la’ya ya­yan gel­dim. O za­man 14-15 yaş­la­rın­da idim. Ak­şam na­ma­zı­nı Üs­tad kıl­dır­dı. Üs­tad, Ha­ne­fî üze­ri­ne kıl­dı­rır­dı. ‘Ab­dul­lah Ça­vuş, git be­nim odam­dan bi­raz ek­mek, azı­cık pes­til al da gel’ de­di. Na­maz­dan son­ra Üs­tad mih­rap­ta mü­te­ma­di­yen oku­yor­du, ben de bir kö­şe­de if­ta­rı­mı aç­tım. Son­ra Üs­tad’ın ar­ka­sı­na otur­dum. Üs­tad yat­sı­ya ka­dar okudu.

“Yat­sı­yı da kıl­dık­tan son­ra, ‘Yav­rum! Bir post al­tı­na, bir post da üs­tü­ne yor­gan al, bi­ri­ni de yas­tık yap’ de­di. Ca­mi­de ta­but, te­ne­şir­ler var. Köy­lü­ler, ‘Efen­dim, daha çocuk bu, ca­mi­de ta­but­lar var, kor­kar bu!’ de­di­ler. Üs­tad, ‘Yok yok! Ha­di git yat, kork­maz’ de­di. Ney­se yat­tım, Üs­tad’ı rü­yam­da gör­düm. Sa­bah na­ma­zı vak­tin­de Üs­tad gel­di, na­ma­zı kıl­dık, ‘Gi­de­lim oda­ya’ de­di. Ko­lu­ma bir gir­di Üs­tad, sı­kı­ca ko­lu­mu tut­tu, geç­tik.

“‘Yav­rum, Ri­sa­le-i Nur’a baş­la­ya­ca­ğız; bi­zim ka­fa­dan olan­la­rı ya­za­lım.’ De­dim: ‘Efendim, Haş­tem­le­rin Hüs­rev var. Hüs­rev, Haş­te­mo­ğul­la­rın­dan, ba­ba­sı Is­par­ta’nın be­yi­y­miş. Beş vak­ti­ni kı­lı­yor, Ulu Ca­mi’den çık­tı mı il­lâ be­ni kar­deş ola­lım di­ye ku­cak­lı­yor’ de­dim Üs­tad’a... Üs­tad kâ­ğıt ka­lem çı­kar­dı, göz­lü­ğü­nü de tak­tı. Üs­tad ya­muk ya­muk ya­zar­dı, ‘Haş­tem­le­rin Hüs­rev, yüz­ba­şı te­ka­ü­dü Re­fet Bey, Ören­le­rin Rüş­tü Efen­di, Kürt Be­kir Ağa...’ Ak­lı­ma ge­lenle­ri bi­rer bi­rer yaz­dır­dım. ‘Mu­ham­med! Gayrı dur­ma sen git, on­la­rı bi­rer bi­rer bu­ra­ya cel­bet. Sen dış­tan, ben iç­ten...’ ‘Efen­dim, ben pos­ta ola­yım, ben ya­zıy­la uğ­ra­şa­mam, ben se­nin hizmet­çin ola­yım, ca­nım çok ha­fa­kan­lı­dır be­nim’ de­dim.”

“Sa­bah­la­ra ka­dar köy­den köye ki­tap ta­şır­dım”

“Bu ağa­bey­le­ri na­sıl ça­ğır­dı­nız Üs­tad’a?”

“Ben git­tim, bi­rer bi­rer hep­si­ne, ‘Şeyh Efen­di’nin si­ze se­lâ­mı var, lüt­fen si­zi hu­zu­ru­na ça­ğı­rı­yor’ de­dim. Hep­si­ne gü­zel­ce an­la­tı­yor, ‘Sa­na hu­su­san se­lâ­mı var’ di­ye teş­vik edi­yo­rum. On­lar da bi­rer bi­rer zi­ya­re­te gi­di­yor­lar. On­lar ri­sa­le­ye baş­la­dı­lar, ben pos­ta ol­dum. ‘Git fi­lanca köye bu ki­tap­la­rı tes­lim et.’ Ben gi­der, ge­ce ya­rı­sı tes­lim eder­dim. İs­lâm­köy’e, Ku­le­ö­nü’ne... Ge­ce gi­der­dim ben, sa­bah na­ma­zı­nı Üs­tad’ın ar­ka­sı­na ye­ti­şir­dim. Ge­ce vak­ti na­sıl gi­der­dim, na­sıl va­rır­dım, bil­mi­yo­rum!

Üstad benimle lâtifeleşirdi

“Ri­sa­le­le­rin boş sa­y­fa­la­rı­na zî­ruh­tan ma­a­da mah­lû­ka­tın res­mi­ni ya­pı­yor­dum Av­ru­pa bo­ya­lar­la, esas re­sim gi­bi olu­yor­du. Bir de­fa­sın­da ko­lum­da çı­ban­lar çık­ma­ya baş­la­dı; bi­ri batı­yor, bi­ri çı­kı­yor­du. Anam, ‘Oğ­lum, şeyh efen­di­ye de ba­ka­lım’ de­di. Ben de git­tim, ‘Efen­dim, şu­na bir him­met edi­ver’ de­dim. ‘O ko­lay Mu­ham­med! Av­ru­pa’ya bir kol ıs­mar­la­rız; bu­nu atarız, onu ta­ka­rız’ de­di. Ba­na ta­kı­lır­dı ba­zen… Kim­se ol­ma­dı mı, ‘Mu­ham­med bi­raz ko­nu­şu­ver, açı­la­yım bi­raz’ der­di.

“Bir gün de­dim, ‘Efen­dim! Nas­ret­tin Ho­cae­fen­di, de­ve­nin ka­na­dı ol­ma­dı­ğı­na hep şükre­de­lim’ der­miş. Üs­tad, ‘De­ve­nin ka­na­dı ol­sa ne ola­cak­mış?’ de­di. ‘Efen­dim, üm­met-i Mu­ham­me­d’in ba­ca­sı­na ko­nar, ça­tı­sı­nı gö­çü­rür­dü!’ de­dim. Gü­ler­di Üs­tad… Ben ba­zen bu­lur­dum böy­le şey­ler, gü­ler­di. Ba­zen de şid­det­li ce­lâl­li ha­li ol­du mu, ‘Ça­buk git aşa­ğı­ya, kaç, sa­na za­ra­rım do­kun­ma­sın!’ der­di. Ka­pı­yı ar­ka­dan ki­lit­ler­di.”

“Üs­tad’a bir ce­ket dik­tir­dim”

“Hz. Üs­tad’ın si­ze bol him­me­ti ol­muş; bu na­sıl him­met­ti?”

“Rü­yam­da bir kı­sa ba­cak­lı iç do­nu ver­di: İpek­li, be­yaz, ba­cak­la­rı kı­sa... ‘Bu­nu al, öbür oda­da giy, çek pan­to­lo­nu­nu giy, gel’ de­di. Git­tim, giy­dim, ‘Giy­dim efen­dim’ de­dim, uya­nı­verdim. O gün de nö­bet bek­li­yo­rum, Üs­tad’a nö­bet bek­ler­dik. Me­se­la üç gün Hüs­rev bek­ler­di. Ge­ce Üs­tad ka­pı­yı ça­lı­ve­rir, ab­dest alır, so­ba­sı­nı ya­kı­ve­rir­dik, ça­yı­nı ya­pı­ve­rir­dik. Ta­ba­na vur­maz­sa yu­ka­rı çı­ka­ma­yız, za­ten ka­pı­yı ki­lit­ler­di. Yat­sı­dan son­ra ya­rım sa­at ve­ya üç çey­rek ka­dar ders ve­rir, ‘Se­fa gel­din’ der­di. O gün kim nö­bet­çi­y­se aşa­ğı­da ya­tar­dı.

“Rü­ya­dan son­ra fe­rah­la ya­nı­na var­dım, an­la­dı, ‘Söy­le, söy­le!’ de­di. ‘Efen­dim! Zat-ı âliniz­den bir him­met kop­tu’ de­dim ve rü­ya­yı an­lat­tım. ‘Sen na­sıl ta­bir et­tin?’ de­di. ‘Zat-ı âli­nizden bir him­met ko­pu­yor ki had­di he­sa­bı yok!’ de­dim. ‘Öy­le bir him­met ki… İç do­nu dar­lık­tır, 40 ta­ne kü­pe al­tın koy­sa­lar üze­ri­ne bu­laş­ma­ya­cak. Ha­ya­tın­da zen­gin­lik yok’ de­di. Ba­zen bir pan­to­lon alır­dım, ‘Bu­na bir ce­ket la­zım’ der, fa­kat ce­ke­ti alın­ca­ya ka­dar pan­to­lon es­kir­di... İki­si­ni hiç­bir ara­ya ge­ti­re­me­dim.

“Ba­bam­dan ka­lan bir Acem şa­lı var; ipek­li, pa­rıl pa­rıl ku­maş... Üs­tad’a, ‘Efen­dim, bu­nu zat-ı âli­ni­ze hay­de­rî bir ce­ket dik­ti­re­ce­ğim’ de­dim. Ben ter­zi arar­ken Üs­tad: ‘Mu­ham­med, onu ge­tir­me, an­ne­nin rı­za­sı yok.’ Var­dım ana­ma, ‘Ana, bu mü­ba­rek ev­li­ya za­ta bir şey ya­pa­madık…’ de­dim. ‘Pe­ki oğ­lum! Ne de­mek, yer­den gö­ğe ka­dar he­lâl ol­sun!’ de­di. Onu aşı­cı Ba­ki’nin kız kar­de­şi Şe­ri­fe Ha­nı­ma dik­tir­dim. İçi pa­muk­lu fa­lan, hay­de­rî… Üs­tad giy­di, pa­rıl pa­rıl bir de ya­kış­tı... Üs­tad, ‘Ke­çe­li! Sen ye­şi­li çok se­vi­yor­sun ga­li­ba…’ de­di. ‘Evet efen­dim, ev­li­ya­la­rın, cen­ne­tin renk­le­ri hep ye­şil ga­li­ba, bun­dan do­la­yı ye­şi­li çok ter­cih edi­yo­rum’ de­dim. ‘Be­li, beli…’ de­di.”

“Üs­tad Bar­la’dan Is­par­ta’ya ge­ti­ril­di”

“Üs­tad Bar­la’dan Is­par­ta’ya ni­çin ge­ti­ril­di? Ora­da ne gi­bi ha­tı­ra­la­rı­nız var?”

“Za­bı­ta ge­tir­di... Is­par­ta’ya ‘Kel­le Meh­met’in evi­ne ki­ra­ya gel­di. Üs­tad al­tı-ye­di ay ora­da kal­dı, Is­par­ta’nın mer­ke­zin­de... Ora­dan Şük­rü (İçhan) Efen­di’nin köş­kü­ne ge­çil­di. Bu­ra­sı Is­par­ta’nın dı­şın­da, bah­çe için­de bir yer­di. Rah­met­li ana­cı­ğı­mı gö­tür­düm; ben ku­yu­dan su çek­tim, ana­cığım her ta­ra­fı gı­cır gı­cır yı­ka­dı, er­te­si gün Üs­tad ta­şın­dı ora­ya.

“Bir gün Üs­tad, ‘Yav­rum öğ­len yak­la­şı­yor, şu bak­ra­cı dol­dur gel, ab­dest ala­lım’ de­di. Evin kar­şı­sın­da ku­yu var­dı. Su­yu çe­ker­ken genç bir ka­dın çı­ka­gel­di, ‘Bu­ra­da Be­di­üz­za­man var­mış, ga­yp­tan bi­lir­miş; ne­re­de bu zat?’ de­di. ‘As­lan gi­bi er­kek­ler bi­le gi­re­mez ya­nı­na, ile­ride po­lis­ler bek­li­yor, sen git. Gay­bı an­cak Al­lah bi­lir!’ de­dim. ‘Sen kim­sin?’ de­di. ‘Ben hiz­metçi­si­yim, bak su çe­ki­yo­rum, ab­dest ala­cak’ de­dim. ‘Ya! is­min ne se­nin?’ ‘Meh­met Gü­lır­mak’ de­dim. Üs­tad da kar­şı­dan pen­ce­re­den ba­kı­yor, bu bı­rak­tı git­ti. Ney­se var­dım Üs­tad’a. ‘Ne o Mu­ham­med?’ de­di. Ko­nuş­tuk­la­rı­mı­zı an­lat­tım. Dedi ki: ‘Za­ma­nın­da İs­tan­bul’un esn­afı, be­ni ta­kip edi­yor, aca­ba ba­ka­cak mı di­ye… Ben kat’iyen nâ­mah­re­me bak­ma­dım.[1] Ke­çe­li Mu­ham­med! Kar­şı­na al­dın ka­dı­nı... Ca­sus o!’ de­di.”

“Mu­ham­med adam ol­maz to­kat­lan­ma­yın­ca…”

“Üs­tad’la kır­la­ra çı­kar­dı­nız, bu na­sıl olur­du?”

“Bu­nun bel­li bir za­ma­nı ol­maz­dı. Bir gün Üs­tad, ‘Yav­rum Mu­ham­med, Ha­fız Ah­met Efen­di’ye se­lâm söy­le, atı­nı al gel’ de­di. Atı ge­tir­dim, An­dık De­re­si’ne git­tik. Hüs­rev ön­den gi­di­yor, ben Üs­tad’ın ya­nın­da gi­di­yo­rum; Üs­tad at­ta… Da­ğın ya­ma­cın­da sa­rı sa­rı çi­çek­ler açmış. Üs­tad, ‘Ma­şa­al­lah, ma­şa­al­lah! Mu­ham­med, bak ne gü­zel dağ­la­rı süs­le­miş’ de­di. De­dim, ‘Efen­dim, ma­şa­al­lah ma­şa­al­lah de­di­niz, ama bu­na süt­le­ğen otu der­ler, ko­pa­rı­ver­sen ze­hir­li süt çı­ka­rır!’ Üs­tad: ‘Evet, o ze­hir onun si­la­hı­dır, hay­van­lar onu kı­rıp yi­ye­mez, onun­la ha­ya­tı­nı mu­ha­fa­za eder. Arı­nın da si­la­hı var­dır…’ ‘Evet efen­dim’ de­dim.

“Ney­se An­dık De­re­si’ne var­dık, san­dal­ye­yi de­re­ye kur­dur­du. Sa­ate bak­tı, öğ­len na­ma­zı ol­muş. De­re­de su taş­la­rın üs­tün­den ya­rı­la ya­rı­la akı­yor. De­di: ‘Mu­ham­med, ile­ri­den taş­la­rı top­la, su­yun ya­nı­na koy; ben si­ze ora­da imam ola­ca­ğım.’ Taş­la­rı ata ata yığ­dım. Ora­da Hüs­rev de var. Öğ­le­yi kıl­dık. Son­ra çay yap­tım, eli­ne ver­dim, ra­hat iç­sin di­ye ben ge­ri­ye çekil­dim. Hüs­rev kar­şı­sın­da otu­ru­yor… ‘Mu­ham­med, gel­se­ne ya­nı ba­şı­ma’ di­ye ça­ğır­dı. Git­tim, ya­nı­na otur­dum. Şöy­le yü­zü­me bak­tı, ‘Bir ta­ne nat-ı şe­rif çe­ker mi­sin?’ de­di. ‘Çe­ke­rim efendim’ de­dim. ‘İl­ham bek­le’ de­di. Son­ra bir il­ham gel­di. ‘Efen­dim, il­ham gel­di’ de­dim. ‘Çek’ dedi. Âşık Kud­du­sî’nin bir des­ta­nı… ‘Ve­li ol­maz ki­şi taş­lan­ma­yın­ca / Ya­rı­lıp sav­ru­lup aş­lan­mayın­ca…’ (Gü­lır­mak Ağa­bey ma­kam­lı söy­lü­yor) di­ye baş­la­yın­ca, o da de­di: ‘Mu­ham­med adam ol­maz to­kat­lan­ma­yın­ca!’ (Meh­met Ağa­bey, Üs­tad’ın da ma­kam­lı söy­le­yi­şi­ni tak­lit ede­rek söylü­yor.)

Üs­tad’a Tur­nam tür­kü­sü

“Tur­nam tür­kü­sü­nü ne za­man söy­le­di­niz Üs­tad’a?”

“(An­dık De­re­si’ne) ikin­ci bir daha git­ti­ği­miz­de -ki üç se­fer git­tik ora­ya- iki­sin­de Hüs­rev de var­dı, çay içer­ken ‘Mu­ham­med gel şöy­le otur’ de­di, om­zum­dan tu­ta­rak sağ ta­ra­fı­na oturt­tu be­ni. Gü­lüm­se­ye­rek bak­tı ba­na, ‘Mu­ham­med! Yav­rum, bir nat-ı şe­rif çe­ker mi­sin?’ de­di. ‘Çe­ke­rim efen­dim’ de­dim ve he­men baş­la­dım, ‘Ehl-i dün­ya dün­ya­da / Ehl-i uk­ba uk­ba­da…’ der­ken Üs­tad da tem­po­yu dur­dur­du... ‘Dur, dur, dur, böy­le de­ğil. Bir na­si­yet çe­ker mi­sin?’ de­di. Ak­lım­da bir sü­rü des­tan var, fa­kat ko­ca ev­li­ya­nın ya­nın­da bir tek ‘Tur­nam türkü­sü’ ak­lı­ma ge­li­yor. O ka­dar araş­tı­rı­yo­rum, im­kân yok ak­lı­ma gel­mi­yor.

“Bir­den gür­le­yi­ver­dim: ‘Akan su­lar olay­dım / Kız Al­lah’ını se­ver­sen...’ Üs­tad he­men: ‘Fe­süb­ha­nal­lah Mu­ham­med! Sen ne ya­pı­yor­sun? Bu, avam kıs­mı­nın şar­kı­sı.’ ‘Ne olur­sa ol­sun efen­dim, ne eder­sen et, il­lâ bi­ti­re­cem bu­nu!’ Üs­tad da hep, ‘Fe­süb­ha­nal­lah, fe­süb­ha­nal­lah, fe­süb­ha­nal­lah!’ çe­ki­yor. Kim­se yok dağ taş­tan ma­a­da. Bir de ba­ğı­rı­yo­rum ki, dağ taş in­li­yor gayrı. Tur­nam, Tur­nam! O ha­bi­re, ‘Fe­süb­ha­nal­lah, fe­süb­ha­nal­lah, fe­süb­ha­nal­lah!’ di­yor. Bir ta­raf­tan da kor­ku­yo­rum: Öf­ke­len­di mi vu­rur! İki-üç bey­ti­ni bi­tir­dim, ha­lâ ‘fe­süb­ha­nal­lah!’ çe­ki­yor, ‘Hiç ba­şı­ma böy­le bir iş gel­me­miş­ti!’ di­yor. Üç bey­ti de ba­ğı­ra ba­ğı­ra bi­tir­dim, ama kor­ku­yo­rum!

“Gü­lüm­se­ye­rek ‘Mu­ham­med!’ de­di. ‘Efen­dim’ de­dim. ‘Ba­na hak­kı­nı he­lâl et.’ ‘Ne hak­kı efen­dim, yer­den gö­ğe ka­dar he­lâl ol­sun!’ ‘Öy­le bir il­ham gel­di ki: Sa­kın ço­cu­ğa do­kun­ma, biz bu­na nat-ı şe­rif se­va­bı ya­zı­yo­ruz, ne söy­ler­se söy­le­sin ço­cu­ğa do­kun­ma… Be­ni şa­şırt­tın sen!’ de­di. ‘Val­la efen­dim, yüz­ler­ce des­tan var ak­lım­da, il­lâ bu ge­li­yor...’ ‘Ta­mam, ta­mam, nat-ı şerif se­va­bı ya­zıl­dı’ de­di. Ha­lâ Is­par­ta’da, Bar­la’da be­ni gö­ren­ler gü­ler­ler, ‘De­mek sen ko­ca ev­liya­ya şar­kı din­let­tin!’ di­ye...”

“Üs­tad han­gi des­tan­dan hoş­la­nır­dı?”

“Han­gi­si olur­sa ol­sun… Yal­nız Âşık Ni­ya­zi’nin des­ta­nı­nı, o su­yun ba­şın­da asıl­dı­ğım, ‘Kâh ese­rim yel­ler gi­bi / Kâh co­şa­rım sel­ler gi­bi / Aş­ka dü­şen kul­lar gi­bi / Gel gör be­ni aşk ney­le­di’ der­ken, Üs­tad, ‘Yav­rum, bu­nu bir daha ka­dın­la­rın ya­nın­da söy­le­me, baş­ka şe­ye çeker­ler; bu­nu men edi­yo­rum!’ de­di.

Üs­tad’ın ba­şı ağ­rı­yın­ca…

“Bir gün Şük­rü Efen­di’nin evin­dey­ken Hüs­rev’in ba­şı ağ­rı­yor. Üs­tad, ‘Ne o Hüs­rev Efen­di?’ di­ye so­run­ca, ‘Efen­dim, ba­şım ağ­rı­yor!’ de­di. Ba­na, ‘Git Hüs­rev’in ba­şı­na oku­yu­ver’ de­di. ‘Ama efen­dim...’ ‘Git oku­yu­ver’ de­di. Git­tim, bil­di­ğim ka­dar oku­yu­ver­dim. Hüs­rev’in bo­yu uzun, Üs­tad kar­şı­da ka­ne­pe­de otu­ru­yor. Üs­tad, ‘Hüs­rev, ba­şı­nın ağ­rı­sı geç­ti mi?’ de­di. Hüs­rev, ‘Epey, epey efen­dim’ de­di. Ara­dan sıy­rıl­dım, de­dim, ‘Efen­dim, bir şey kal­ma­dı; himmet et­tim de…’ de­dim. Üs­tad gül­dü, ‘Be­li, be­li! Ke­çe­li, gel bu­ra­ya, üç gün­dür be­nim de ba­şım ağ­rı­yor!’ de­di.

“Üs­tad de­di: ‘Hüs­rev, be­nim de üç gün­dür ba­şım ağ­rı­yor!’ Ar­tık ben ne bi­li­yor­sam okudum. Ne Yâ­sin kal­dı, ne Te­ba­re­ke; ne bi­li­yor­sam oku­dum. Ar­tık Üs­tad, ‘Al­lah ra­zı ol­sun, Allah ne mu­ra­dın var­sa ver­sin!’ de­dik­çe gayrı ben ha­bi­re oku­yor­dum! Ney­se bir­kaç gün son­ra, ‘Mu­ham­med aya­ğa kalk’ de­di. Bir sa­at oku­du Üs­tad, bir sa­at son­ra ‘Lil­lâ­hi’l-Fa­tiha’ de­di. ‘Efen­dim ne du­a­sı?’ de­dim. ‘Has­ta­ya oku­mak için ica­zet ver­dim sa­na’ de­di.”

“Bir gün Şük­rü Efen­di’nin köş­kün­de Üs­tad üst kat­tan aşa­ğı in­di. Sa­rar­mış sol­muş bir ga­ze­te... He­men ba­na, ‘Yav­rum, al bu­nu, gir bir ba­ğa atı­ver; po­lis gö­rür­se ga­ze­te oku­yor, deme­sin!’ de­di.”[2]

İk­ti­sat Ri­sa­le­si’nde ge­çen bal ye­me ha­di­se­si

“İk­ti­sat Ri­sa­le­sin­de ge­çen bal ye­me ha­di­se­si na­sıl ol­du?”

“Mü­ba­rek Ra­ma­zan gü­nü­y­dü… Ben gün­düz­den ba­lı gör­düm. Üs­tad’a he­di­ye ge­li­yor. Be­yaz bir oğul ba­lı... Ak­şam ol­du, yu­ka­rı­da ezan oku­nu­yor. Üs­tad ayak­ta… He­men iki lok­ma, if­tar açar­dı. Ben de yu­ka­rı çık­ma­dan ‘ha ba­bam, de ba­bam’ di­ye di­ye üç gün­de pe­te­ğin ya­rı­sı kal­dı. Son­ra Rüş­tü Efen­di’ye, Re­fet Bey’e, Hüs­rev’e bi­rer par­ça ağız­la­rı­na tık­tım. Ço­ğu­nu ben ye­dim, on­la­ra ta­dım­lık az kal­mış­tı…”[3]

Es­ki­şe­hir mah­ke­me­si na­sıl baş­la­dı?

“Is­par­ta’da Şük­rü Efen­di’nin köş­kün­den mi Es­ki­şe­hir’e git­ti­niz? Bu na­sıl ol­du?”[4]

“Bu ha­di­se­den üç gün ev­vel Hüs­rev’le be­ra­ber Üs­tad’ın hu­zu­run­da otu­ru­yo­ruz. ‘Hüs­rev! Ak­şam rü­yam­da bir bom­ba at­tı­lar bu bi­na­ya, şu kö­şe azı­cık ze­de­len­di; hü­kû­met bir dar­be vura­cak yi­ne bi­ze!’ de­di. Üç gün son­ra git­ti­ğim­de, ‘Mu­ham­med, öğ­len yak­laş­tı, su dol­dur gel’ de­di. Git­tim dol­dur­dum. Bak­tım Üs­tad’ın ha­ne­si­ni bek­le­yen po­lis ayak­ta di­nel­miş, ba­na, ‘Meh­met Efen­di, Meh­met Efen­di! Şu­be­de pu­su­lan çık­mış, se­ni şu­be­ye ka­dar gö­tü­re­ce­ğim’ de­di. Za­ten her gün ora­da bek­ler, ge­len­le­ri ya­zar­dı bu po­lis, adı ‘Dün­dar’dı. Üs­tad ona ‘Mundar’ der­di, çok mü­na­fık bir adam­dı! ‘Olur, su­yu bı­ra­ka­yım, ge­le­yim’ de­dim.

“Üs­tad’a de­dim: ‘Efen­dim, şu­be­den pu­su­lam çık­mış, ba­na gi­de­lim, de­di.’ Üs­tad, ‘Ça­ğır onu bu­ra­ya!’ de­di. Git­tim po­li­se, ‘Üs­tad se­ni ça­ğı­rı­yor’ de­dim, ren­gi atı­ver­di! Üs­tad po­li­se, ‘Ne var, ni­ye ça­ğı­rı­yor­sun?’ de­di. ‘Efen­dim, pu­su­la­sı gel­di de…’ Üs­tad, ‘Be­ni iyi din­le: Bu­ra­ya geldi­ğim­den be­ri hep be­re­ket için dua et­tim, hiç kahr için dua et­me­dim bu­ra­ya. Em­ni­yet ami­rine se­lâm söy­le, bak sağ­lam söy­lü­yo­rum: Bu be­nim gö­zü­mün naz­lı ka­ra­sı­dır, bir fis­ke vu­rul­du mu Is­par­ta’nın al­tı­nı üs­tü­ne çe­virt­ti­rir­si­niz ba­na, hay­di git!’ de­di. Po­lis: ‘Efen­dim, eli­ni öpeyim!’ ‘Hay­di git!’ de­di Üs­tad, eli­ni öp­tür­me­di. Po­lis­le ka­ra­ko­la var­dık. ‘Meh­met Efen­di, sen şu­ra­da otu­ru­ver’ de­di, be­ni tam içe­ri­ye sok­ma­dı. Ben şöy­le ke­nar­dan on­la­rı gö­rü­yo­rum. Bir ma­sa­ya yas­lan­dı­lar. Po­lis, Üs­tad’ın de­dik­le­ri­ni ami­rin ku­la­ğı­na söy­lü­yor. Ko­mi­ser di­li­ni ısı­ra­koy­du.

“Son­ra po­lis, ‘Bu­yur Meh­met Efen­di!’ de­di. Bak­tım hep­si, ‘Kim bu Şeyh Meh­met Efendi?’ di­ye me­rak­la bek­le­şi­yor­lar... ‘Cüm­le­ten se­lâ­mün aley­küm!’ de­dim. Ko­mi­se­rin iki eli masa­da, ‘Aley­küm se­lâm! Bü­tün köy­ler­de, şe­hir­de adı dil­ler­de Şeyh Meh­met bu mu?’ de­di. Po­lis: ‘Bu, efen­dim.’ Ko­mi­ser: ‘Hay­di ya­hu, bu çocuk daha, bu mu ya­hu!’ Po­lis, ‘Bu, efen­dim’ de­di. Al­lah Al­lah ada­mın gö­zü tut­mu­yor bi­zi... Po­lis, ‘Ami­rim, is­ter­sen bir ko­nuş, ne ol­du­ğu­nu an­la’ de­di. Amir: ‘Okur ya­zar­lı­ğın var mı?’ ‘Var mü­dür bey, es­ki ya­zı­dan bir şehadet­na­mem var, fakir­lik­ten faz­la oku­ya­ma­dım. Ye­ni ya­zı­dan da dört ta­ne şehadet­na­mem var, is­ter­sen ge­ti­re­yim ev­den’ de­dim. ‘İyi, ta­mam’ de­di. Üs­tad’dan ha­ber gel­di ya, çe­ki­ni­yor, gü­ya ba­na acı­yor gi­bi...

“‘İyi, ama yav­rum, daha genç­li­ğin ba­ha­rın­da­sın, bu zat hü­kû­met­çe men­fî bir zat, ora­da ne işi­niz var, ipe ka­dar yo­lu­nuz var, ora­da ne işin var?’ de­di, o ka­dar... Ben de­dim: ‘Fa­kir ucuz ta­ri­fe ka­pı ka­pı do­ktor arar, zen­gin is­te­di­ği gi­bi mu­a­ye­ne olur.’ ‘Doğ­ru, doğ­ru…’ de­di. ‘Doğ­ru doğ­ru, ama bir do­ktor bir ev­de bir mu­a­ye­ne yap­tı­ğı va­kit, has­ta oda­sına, şu ka­dar­cık bir kâ­ğıda, lüt­fen bu­ra­ya gir­mek mem­nu­dur, di­ye ya­zı­yor, ka­pı­ya ya­pış­tı­rı­ve­ri­yor, ar­tık ora­ya kim­se gir­mi­yor. Bak hü­kû­me­ti­miz ne der­se şap­ka şap­ka, ya­zı çi­zi ne der­se ya­pı­lı­yor…’

“Ko­mi­ser po­li­se: ‘Ya, be­ter de­dik­le­ri ka­dar var­mış, daha be­ter­miş.’ De­dim: ‘Ma­dem­ki bu zat hü­kû­met­çe mem­nu­dur, ni­çin iki sa­tır bir ya­zı as­mı­yor­su­nuz, bu­ra­ya gir­mek mem­nudur, di­ye, bi­ze tu­zak mı kur­du­nuz? Bak Dün­dar’a sor, her gün ora­da bek­li­yor. Va­li bey Üs­tad’ın zi­ya­re­ti­ne gel­di, me­bus Ha­cı Hüsnü, me­bus Ha­fız Bey gel­di, aca­ba Be­di­üz­za­man nasıl bir şa­hıs, di­ye. Ta­biî on­la­ra bir şey ya­pa­maz­sı­nız, ama bi­zim gi­bi ga­rip­le­ri dö­ver­si­niz...’ ‘Yok, yok, yok! Döv­me yok. Bu­na ce­vap ye­tiş­tir­me­ye im­kân yok!’ de­di. Ka­pı­nın ca­mın­dan da bek­çi ba­kı­yor, me­ğer­se dö­ver­ler­miş. Ba­zı­la­rı­nı da döv­müş­ler. ‘Meh­met Efen­di, öbür oda­da isti­ra­hat et’ de­di. Oda­ya gir­dim, kı­rık bir san­dal­ye var­mış al­dım otur­dum.

“63 ki­şi­yi Is­par­ta ka­ra­ko­lun­da top­la­dı­lar”

“Bak­tım ha­bi­re, ak­şam eza­nı­na ka­dar Nur­cu­la­rı top­lu­yor­lar, bul­duk­la­rı­nı ge­ti­ri­yor­lar… Em­ni­yet ak­şa­ma ka­dar dol­du, 62 ki­şi ol­duk; bir de Üs­tad’ı ge­tir­di­ler, ol­duk 63 ki­şi. En son Üs­tad’ı ge­tir­di­ler. Son­ra sulh hâ­ki­mi­ne gö­tür­dü­ler, ale­lu­sul ifa­de al­dı. Biz san­dık ki ar­tık herkes evi­ne gi­de­cek... Bir bak­tım, mah­ke­me­nin mer­di­ve­nin di­bin­den hapishane­ye ka­dar iki yana as­ker­ler di­zil­miş, hep­si si­lah­lı, pa­rıl pa­rıl par­lı­yor.[5]

“Ha­pish­ane mah­ke­me­ye ya­kın­dı. Dan-dun di­ye de­mir ha­pish­ane ka­pı­la­rı açıl­dı, ‘Al­lah, Al­lah! Ne olu­yor?’ de­dik. Or­ta­da bir şa­dır­van var. Rah­met­li Ke­çe­ci­le­rin Mus­ta­fa Efen­di’nin oğ­lu Ha­fız Meh­met şöy­le bir da­yan­dı: ‘A ba­ba! Ben sa­na de­me­dim mi bu iş­ler teh­li­ke­li, di­ye!’ Rüş­tü, Hüs­rev, Re­fet Bey, Ke­çe­ci Mus­ta­fa Efen­di, oğ­lu Ha­fız Meh­met… Er­te­si gü­nü bir mik­tar daha top­la­mış, ge­tir­di­ler. Üs­tad’ı bi­zim ya­nı­mı­za ya­naş­tır­mı­yor­lar­dı. Üs­tad’ı ha­pish­ana­ye girin­ce, üst kat­ta me­mur­la­rın fa­lan bu­lun­du­ğu iyi bir yer var, tek ba­şı­na ora­ya al­dı­lar. Biz aşağı­da, Üs­tad üst kat­ta yu­ka­rı­da...

“İki-üç gün geç­tik­ten son­ra be­nim is­mim ün­len­di. Sulh hâ­ki­mi­ne çık­tık. ‘An­lat ba­ka­lım oğ­lum!’ ‘Ne an­la­ta­yım efen­dim, va­zi­yet bel­li! Ma­dem Be­di­üz­za­man men­fî idi, bir kâ­ğıt ya­zaydı hü­kû­met, ya­nı­na gir­mez­dik…’ de­dim. ‘Doğ­ru, doğ­ru… Ben söy­le­ye­yim, bu ço­cu­ğun ağ­zından gi­bi sen yaz’ de­di kâ­ti­be sulh hâ­ki­mi. Çok din­dar bir in­san­dı. Be­ni hâ­ki­me gö­tü­ren si­lah­lı jan­dar­ma on­ba­şı­sı, sa­y­gı­sın­dan be­nim önü­me geç­mek is­temi­yor­du…

Bin­ba­şı Asım Bey şe­hit olu­yor

“Ney­se be­nim ar­kam­dan ba­ğı­ra­rak bir ses: ‘Bin­ba­şı Asım Bey, Bin­ba­şı Asım Bey!’ Asım Bey: ‘Ca­nı­mı mı ala­cak­sı­nız be ya­hu, ayak­ka­bı­mı bir gi­ye­yim, ne var bu ka­dar!’ Biz son­ra du­y­duk, Bin­ba­şı Asım Bey’in el­le­ri­ne ke­lep­çe ta­kar­lar­ken, ‘Bu el­ler cum­hu­ri­yet ku­ru­lur­ken çok taş­lar koy­du’ de­miş. İş­te Asım Bey, sulh hâ­ki­mi­ne ifa­de ve­rir­ken ora­da yı­ğı­lı­ve­ri­yor. Üs­tad o an­da yu­ka­rı­da... Üs­tad ba­kır kap gön­der­di gar­di­yan­la, al­tı­na kâ­ğıt ya­pış­tır­mış. Kâ­ğıtta: ‘Bis­mil­la­hir­rah­ma­nir­ra­him, Kâ­lu in­na lil­lâ­hi ve in­nâ iley­hi râ­ci­un. Rah­met­li Asım Bey kar­de­şi­miz şim­di bu an­da Üs­tad’ının hu­zu­run­da ve­fat et­ti. Se­ma­dan bin­ler­ce me­lâ­i­ke in­di ve kol­la­rı ara­sın­da se­ma­ya al­dı­lar çık­tı­lar mü­ba­rek ru­hu­nu.’[6] Biz Asım Bey’in ve­fa­tı­nı, Üs­tad’ın yaz­dı­ğı bu kâ­ğıt­tan öğ­ren­dik.

“Al­lah, Al­lah! Ar­tık biz bir hoş ol­muş­tuk, ar­tık Asım Bey’in ce­na­ze­si­ni bi­le bir daha göre­me­dik. Asım Bey iki gün­de bir Üs­tad’ın ya­nı­na ge­lir­di. Üs­tad za­ten Şük­rü Efen­di’nin evin­de po­lis ça­ğı­rın­ca, ‘Meh­met, iki-üç ta­ne şe­hit ve­re­ce­ğiz Ri­sa­le-i Nur’un uğ­ru­na!’ de­miş­ti. ‘Efendim, ben de var mı­yım?’ ‘Yok­sun, yok­sun’ de­di. Ben çocuk de­ğil mi­yim, su ko­yu­ve­ri­yo­rum işte böy­le ara sı­ra, de­li­lik iş­te! Bin­ba­şı Asım Bey o za­man emek­li idi, Üs­tad’ın ya­nı­na ge­lip gider­di. Is­par­ta mah­ke­me­sin­de bu şe­kil­de şe­hit ol­muş­tu.

“İşin ucun­da asıl­mak da var!”

“Bir gün ön­ce­den bi­ze, ‘Her­kes bir ta­nı­dı­ğı­nın ad­re­si­ni yaz­sın, gö­rüş­sün; işin ucun­da asıl­mak da var!’ di­ye ha­ber ver­di­ler. Ben hiç ad­res ver­me­dim. Er­te­si gün her­kes eşi dos­tuy­la gö­rüş­tü. İki ki­şi­ye bir ke­lep­çe ol­mak üze­re ke­lep­çe­len­dik. Be­nim his­se­me Re­fet Bey düş­tü. Bile­ği de ka­lın­dı rah­met­li­nin, ke­lep­çe bi­le­ği­ni sık­tı, eli kap­ka­ra ol­du. Ka­myon­lar­la Af­yon’a gi­diyo­ruz, ka­myon­la­rın üs­tü ör­tü­lü. Yüz­ba­şı ya­rı yo­la ge­lin­ce ka­myo­nu­mu­zun ör­tü­sü­nü aç­tı, ‘Nasıl­sı­nız ar­ka­daş­lar?’ di­ye sor­du. Re­fet Bey: ‘Bey’im, bak be­nim el­le­rim kap­ka­ra ka­rar­dı.’ Yüzba­şı bak­tı, he­men jan­dar­ma­yı ça­ğır­dı, ‘Ça­buk ça­buk, hep­si­ni açın, bü­tün ke­lep­çe­le­ri çö­zün’ de­di ve hep­si­ni bi­rer bi­rer aç­tır­dı. Çok ki­bar bir in­san­dı.[7] Üs­tad’a ke­lep­çe kul­lan­ma­dı­lar. Üs­tad, yüz­ba­şıy­la be­ra­ber ge­li­yor, ayrı ufak ara­bay­la... Ke­lep­çe­le­ri aç­tı­ran yüz­ba­şı, tek­rar Üs­tad’ın ya­nı­na bin­di.

“Af­yon’a ka­dar ka­myon­lar­la git­tik. Af­yon’da tren­le­re bin­dir­di­ler bi­zi. Es­ki­şe­hir Ha­pisha­ne­si’ne gel­dik. Oda ufak­tı, Üs­tad’ı ayrı oda­ya ver­di­ler, üs­tün­den ki­lit­le­di­ler.[8] İh­ti­ya­cı olunca gar­di­ya­na söy­lü­yor, ka­pı açı­lı­yor. Ney­se iki gün son­ra ma­ran­goz gel­di, ka­pı­yı de­lip bir bo­ru tak­tı, ucu­na bir te­ne­ke tak­tı… Ka­pı ki­lit­li ta­biî... ‘Mü­dür bey, bu bo­ru ne ola­cak?’ de­dik. ‘Bu bo­ru, kü­çük su dö­ke­ce­ği­niz za­man te­ne­ke­ye ge­çe­cek, te­ne­ke do­lun­ca da gar­di­yan­lar dö­ke­cekler. Gar­di­yan ka­pı­da bek­li­yor; ses­le­nir­si­niz, gar­di­yan te­ne­ke­yi dö­ker’ de­di. Te­ne­ke de ça­bu­cak do­lu­ve­ri­yor ta­biî...

“Ha­pish­ane­de Sa­at­çi Lüt­fi Efen­di, Ku­le­ön­lü Sa­rı­bı­çak­za­de Mus­ta­fa Efen­di, Ata­bey­li Lüt­fi ki, mi­na­re­de ezan okur­ken bir kuş ge­lip ga­ga­sı­nı vu­ru­yor, bir gö­zü sa­kat, o hal­de ri­sa­le ya­zar­dı. Üs­tad, ‘Bak Mu­ham­med, Lüt­fi bir gö­zü ol­du­ğu hal­de ri­sa­le ya­zı­yor, se­nin iki gö­zün ol­du­ğu hal­de yaz­mı­yor­sun!’ der­di. An­tal­ya müf­tü­sü, Ay­dın müf­tü­sü var­dı. Be­nim ba­şım­da ufa­cık bir şi­şe, bir zey­tin­ya­ğı şi­şe­si ası­lı; li­mon al­dı­rır­dım, ye­me­ği­miz oy­du. Biz al­tı ki­şi fa­kir çık­tık, di­ğer pa­ra­lı­lar­dan ta­yı­nı kes­ti­ler.

“Üs­tad mah­ke­me­ye gi­der ge­lir­di. Hat­ta bir gün gi­der­ken jan­dar­ma onu gö­tü­rür­ken kay­bo­lu­ver­miş. Jan­dar­ma şa­şı­rı­ver­miş. Ge­ri­sin ge­ri­ye ge­li­yor: ‘Bu­ra­ya gel­di mi?’ ‘Yok!’ Son­ra ba­kı­yor­lar, Üs­tad ifa­de ve­ri­yor...

Ko­ğuş­ta ca­sus yüz­ba­şı...

“Ara­mı­za bi­ri ka­tıl­dı, ni­ye hap­se gir­di­ği­ni sor­du­ğu­muz­da, ‘Ben jan­dar­may­dım, tü­fe­ğimle oy­nar­ken ka­zay­la bir ak­ra­ba­mı vur­dum, o yüz­den..’ de­di. Ben Üs­tad’ın hiz­me­ti ola­rak hapish­ane­de sa­de­ce sa­bah­la­rı çay ge­ti­ri­ve­rir­dim. Bir gün Üs­tad: ‘Ağ­zı­nız­dan kör, sa­ğır di­ye bir şey çı­kar­ma­yın; çün­kü içi­ni­ze ge­len o adam, jan­dar­ma fi­lan de­ğil, si­la­hı fi­lan pat­la­ma­dı, o yüz­ba­şı­dır. Ga­zi bu yüz­ba­şı­yı kul­la­nır­dı; bu yüz­ba­şı­nın bir im­za­sı he­pi­ni­zi bir gün­de as­tı­rır, bir im­za­sı da he­pi­mi­zi be­ra­at et­ti­rir; onun için ağ­zı­nız­dan ak ka­ra bir şey çı­kar­ma­yın yavrum.’ Eli­me bir çay­dan­lık ver­di, ‘Re­fet Bey’e ver’ de­di. Al­tı­na da bir kâ­ğıt ya­pış­tır­dı: ‘Re­fet Bey! Lüt­fen ar­ka­daş­la­ra söy­le, ya­nı­nız­da­ki yüz­ba­şı­dır, böy­le şey­le­ri kul­la­nır dai­ma.’ Ben Re­fet Bey’e var­dım, o kâ­ğı­dı çı­ka­rı­ver­dim; fa­kat yüz­ba­şı da gör­dü! De­ve­nin nal­ban­da bak­tı­ğı gi­bi ba­kı­yor­du bi­ze...

“Er­te­si gü­nü Üs­tad’ın ça­yı­nı gö­tür­düm. Bak­tım, Üs­tad gü­lüm­se­ye­rek bak­tı, daha ön­ce çok ce­lâl­le­ni­yor­du. ‘Mu­ham­med! Bir kuv­vet­li kır­mı­zı ate­şe de­mi­ri yak­laş­tı­rı­ver­sen, o de­mir he­men yu­mu­şa­yı­ve­rir. Al­lah, pey­gam­ber ate­şi onu yak­tı, azı­cık ak­şam kal­bi­ni ku­ru­ver­dim. Ar­tık kork­ma­yın, o ol­du şim­di 40 se­ne­lik der­viş!’ Üs­tad’a, ‘Al­lah sa­na ömür ver­sin efen­dim, as­lan­la­rın as­la­nı ye­şil göz­lü şey­him!’ de­dim. ‘Ta­mam, ta­mam!’ de­di. Dön­düm ge­ri­ye, öğ­len na­ma­zı vak­ti. ‘Kar­deş­ler ge­lin bu­ra­ya! Ben yüz­ba­şı­yım; bir im­zam he­pi­ni­ze be­ra­at ge­ti­rir, hepi­ni­zi ipe gö­tü­rür. Be­ni bu iş­ler­de kul­la­nır­lar, me­rak et­me­yin, yü­zü­nüz­den nur akı­yor, Allah’ın Pey­gam­ber’in aş­kı var (hem de ağ­lı­yor), ben na­ma­za baş­la­dım.’ Bir ab­dest alı­şı, bir na­maz kı­lı­şı var bu­nun, san­ki 40 yıl­lık der­viş... ‘Hiç me­rak et­me­yin, he­pi­ni­zi ka­pı dı­şa­rı…’

“Son­ra kay­bol­du, tâ ne­den son­ra emir gel­di. Tan-tun ka­pı­lar açıl­dı: ‘Ah­met oğ­lu Mehmet, eş­ya­nı al...’ Ba­vu­lu­nu alan ha­zır­lan­dı. Ben­de es­ki bir ki­lim­le 100 ye­rin­den ya­ma­lı sa­ko var­dı. Üs­tad ora­da, or­ta­da ayak­ta aya­ğı­na pa­tik­ler gi­y­miş di­ne­li­yor... Ben he­men ayak­la­rı­na, el­le­ri­ne ka­pan­dım. Gar­di­yan he­men, ‘Kaç, çe­kil, çe­kil, ta­ciz et­me!’ de­di. Üs­tad, ‘Ses­len­me ona, do­ya do­ya öp­sün Üs­tad’ının el­le­ri­ni’ de­di. Ar­tık ben ka­pı­ya ka­dar gi­di­yo­rum, tek­rar dönüp dö­nüp, ge­lip yi­ne öpü­yo­rum. Dı­şa­rı çık­tım, son­ra bir ka­myo­nun üs­tün­de toz top­rak içinde Is­par­ta’ya gel­dik.

Ha­pish­ane­de des­tan

“Es­ki­şe­hir hap­sin­de des­tan yaz­mış­sı­nız? O na­sıl ol­du?”

“Be­nim çe­nem mi du­rur hiç! ‘Şu kar­şı­ki dağ­la­rı, ye­miş­le­ri, bağ­la­rı, sağ­lık se­fa­lık­la geçtik el­ham­dü­lil­lah. / Ku­ru iken yaş ol­duk. / Has­bi­ler ka­pın­da ayak iken inş­aal­lah, me­lek­ler katın­da baş ol­duk. / Es­ki­şe­hir’e ka­nat­lan­dık, kuş ol­duk. / Bit­li jan­dar­ma­lar­la uç­tuk el­ham­dü­lillah. / Var­dı­ğı­mız el­le­re, şu se­fa­lı gül­le­re, / Ha­pish­ane tah­ta­ku­ru­sun­dan uy­ku tut­madı, / Döndük bül­bül­le­re, şü­kür el­ham­dü­lil­lah…’ Böy­le şey­ler iş­te, be­nim çe­nem dur­maz­dı.

“Bu­nun bir sa­ati­ne çı­ka­maz­sı­nız”

“Daha son­ra Üs­tad’ı zi­ya­ret et­ti­niz mi?”

“Üs­tad’ı Is­par­ta’da Fıt­nat Ha­nım’ın evin­de zi­ya­ret et­tim. İkin­ci gi­di­şim­de Hel­va­cı Ha­cı Bey’i gö­tür­düm. Ka­pı­yı aç­tım, bak­tım ye­ni ta­le­be­ler var... ‘Yav­rum ne­re­de Şeyh Efen­di?’ Üs­tad ya­tı­yor­muş... ‘Gir Ha­cı Efen­di, Üs­tad uya­nın­ca­ya ka­dar ka­pı­nın ar­ka­sın­da du­ra­lım’ dedi. O ye­ni ta­le­be, ‘Bu­ra­sı ya­sak, dı­şa­rı­da bek­le­yin’ de­di. Kız­dım, ‘Bak! Se­ni dö­ve­rim bak!’ dedim.

“Beş da­ki­ka son­ra Ho­ca Efen­di uyan­dı, ken­di­si dı­şa­rı çık­tı, mü­ba­rek, mer­di­ve­nin başın­da dur­du: ‘Ge­lin yav­rum, ge­lin yav­rum!’ Son­ra o üç ta­le­be­yi diz­di kar­şı­sı­na on­la­ra dön­dü: ‘Bu­nun bir sa­at­lik hiz­me­ti­ni siz 10 se­ne ça­lış­sa­nız çı­ka­maz­sı­nız. Bü­tün ho­ca­lar, şeyh­ler, derviş­ler asıl­dık­la­rı za­man­da bu yav­ru­cak, çocuk ol­du­ğu hal­de ge­ce gün­düz dağ­dan taş­tan gi­der, her ta­ra­fa ki­tap ye­tiş­ti­rir­di, ge­ce gi­der­di. Bu­nun bir sa­ati­ne çı­ka­maz­sı­nız’ de­di. Ta­le­be­ler don­du­lar kal­dı­lar... ‘Bu­yu­run içe­ri’ de­di, ‘Bir­bi­ri­niz­den ay­rıl­ma­yın. Bu ba­zen ce­lâl­le­nir, bu­nu ida­re et’ de­di Hel­va­cı’ya be­nim için.”

[1] “...Kırk sene evvel İstanbul’da Kâğıthane şenliğinin yevm-i mahsusunda, köprüden tâ Kâğıthane’ye kadar Haliç’in iki tarafında binler açık saçık Rum ve Ermeni ve İstanbullu karı ve kızlar dizildikleri sırada, ben ve merhum mebus Molla Seyyid Taha ve mebus Hacı İlyas ile beraber kayığa bindik. O kadınların yanlarından geçiyorduk. Benim hiç haberim yoktu. Halbuki Molla Taha ve Hacı İlyas, beni tecrübeye karar verdikleri ve nöbetle beni tarassut ettiklerini, bir saat seyahat sonunda itiraf edip dediler: ‘Senin bu haline hayret ettik, hiç bakmadın!’ Dedim: ‘Lüzumsuz, geçici, günahlı zevklerin akıbeti elemler, teessüfler olmasından istemiyorum.’” (Emirdağ Lâhikası, 264)

[2] “On üç senedir, siyaset lisanı olan gazeteleri bu müddet zarfında hiç okumadığım, dokuz sene oturduğum Barla köyünde, dokuz ay ikamet ettiğim Isparta’da dostlarım biliyorlar.” (Tarihçe-i Hayat, 220)

[3] “Isparta’da hücremde cereyan eden bir vakıa var, şöyle ki: Kaideme ve düstur-u hayatıma muhalif bir surette bir talebem, 2,5 okkaya yakın bir balı, bana hediye kabul ettirmeye ısrar etti. Ne kadar kaidemi ileri sürdüm, kanmadı... Bilmecburiye, yanımdaki üç kardeşime yedirmek ve Şaban-ı Şerif ve Ramazan’da o baldan iktisatla 30-40 gün üç adam yesin ve getiren de sevap kazansın ve kendileri de tatlısız kalmasın, diyerek, ‘Alınız’ dedim. Bir okka bal da benim vardı. O üç arkadaşım, gerçi müstakim ve iktisadı takdir edenlerdendi; fakat her ne ise, birbirine ikram etmek ve her biri ötekinin nefsini okşamak ve kendi nefsine tercih etmek olan bir cihette ulvî bir hasletle iktisadı unuttular... Üç gecede 2,5 okka balı bitirdiler! Ben gülerek dedim: ‘Sizi, 30-40 gün o bal ile tatlandıracaktım, siz 30 günü üçe indirdiniz. Afiyet olsun’ dedim.” (Lem’alar, 143)

[4] “Risale-i Nur’un gittikçe inkişaf ettiğini, iman ve İslâmiyetin kuvvetlenmeye başladığını anlayan gizli din düşmanları, ‘Bediüzzaman gizli cemiyet kuruyor, rejim aleyhindedir, rejimin temel nizamlarını yıkıyor!’ gibi uydurma ve hükûmeti aldatıcı tertip ve ithamlarla 1935 senesinde Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesinde, idam kastıyla ve muhakkak surette mahkûm edilmesi direktifiyle hakkında dava açtırıyor. Bunun üzerine dâhiliye vekili ve jandarma umum kumandanı, teçhiz edilmiş askerî bir kıt’a ile birlikte Isparta’ya geliyorlar. Isparta-Afyon yolu boyunca süvari askerleri yerleştiriliyor. Isparta vilayeti ve civarı askerî birliklerle kontrol altında bulunduruluyor. Bir sabah vakti masum ve mazlum Bediüzzaman, inzivagâhından çıkarılarak, talebeleriyle beraber, elleri kelepçeli olarak kamyonlarla Eskişehir’e sevk ediliyor.” (Tarihçe-i Hayat, 215)

[5] “Şükrü Kaya’nın ne derece asılsız evhama kapılıp garaz ettiğine delil şudur ki: Benim gibi kimsesiz ve üç-dört bîçare arkadaşlarımı mahkemeye vermek için, kendisi Ankara’dan 100 jandarma ve 15-20 polis beraber alıp, güya Isparta’daki jandarma kuvveti ve bir fırka asker kâfi gelmiyormuş gibi ortalığa bir dehşet vermesidir.” (Tarihçe-i Hayat, 238)

[6] “Binbaşı Merhum Asım Bey isticvap edildi; eğer doğru dese, Üstad’ına zarar gelir ve eğer yalan dese, 40 senelik namuskârane ve müstakimane askerliğinin haysiyetine çok ağır gelir diye düşünüp, ‘Ya Rab, canımı al!’ diyerek 10 dakikada teslim-i ruh eyledi, istikamet şehidi oldu ve dünyada hiçbir kanunun hata diyemeyeceği bir muavenet-i hayriyeye ve bir tasdike hata tevehhüm edenlerin çirkin hatalarına kurban oldu! Evet, Risale-i Nur’dan tam ders alan, bir su içer gibi, kolayca terhis tezkeresi telâkki ettiği ecel şerbetini içer...” (Tarihçe-i Hayat, 222)

[7] “Bir sabah vakti masum ve mazlum Bediüzzaman inzivagâhından çıkarılarak, talebeleriyle beraber, elleri kelepçeli olarak kamyonlarla Eskişehir’e sevk ediliyor. Yolda Bediüzzaman ve talebelerine yakın bir alâka duyan müfreze kumandanı Ruhi Bey, kelepçeleri çözdürüyor. Bu suretle, namazlar kazaya bırakılmadan yola devam ediliyor. Hakikati ve Bediüzzaman’ın masumiyetini idrak eden müfreze kumandanı, Bediüzzaman ve talebelerinin bir dostu olmuştur...” (Tarihçe-i Hayat, 215)

[8] “Yüz yirmi talebesiyle Eskişehir Hapishanesi’ne getirilen Said Nursî, tam bir tecrid-i mutlak içerisine alınarak, kendisine ve talebelerine dehşetli işkenceler tatbikine başlanıyor... Bediüzzaman Said Nursî, kendisine yapılan bu işkence ve azaplara rağmen, Otuzuncu Lem’a ve Birinci ve İkinci Şua’yı telif ediyor. Hapisteki birçok kimse, Üstad Bediüzzaman hapse girdikten sonra ıslah-ı nefs ederek mütedeyyin bir hale geliyorlar...” (Tarihçe-i Hayat, 215)

(bk. Ömer ÖZCAN, Ağabeyler Anlatıyor-I)

***

1935 senesinde Bediüzzaman'la birlikte tevkif edilerek Eskişehir'e sevk edilen yüz yirmi kişiden birisidir. 1911 yılında Isparta'da doğmuştur.

"Refet, Hüsrev ve Rüştü'yü Üstada ben götürdüm"

Bediüzzaman'ı ilk defa Burdur'dan Isparta'ya gelip, kaldığı yirmi günlük zamanda ziyaret etmiş. Kendisi o zamanlar 14-15 yaşlarında, "Üstad Müftü efendinin medresesinde kaldı' diyor. Üstada ilk defa Hüsrev, Refet ve Rüştü Efendi'den bahsettiğini anlatmaktadır.

Eskişehir hapsinden önce Isparta'da Şükrü Efendi'nin evinde kalan Üstad, burada İktisad Risalesi'ni yazmış. İktisat Risalesi'nde bahsi geçen "bal yeme hâdisesi"ni yaşayanlardandır. Ramazan'da Üstadın ikram ettiği balın oruçtan sonra tamamını, birer parça da Hüsrev ve Refet Beylere ikram ederek bitirmişler.

Mehmet Gülırmak, Üstad'ının gözlerinin çok haşmetli olduğunu, "yeşil gözlü" diyerek ifade etmektedir.

Bediüzzaman'la geçen günlerini şöyle ifade etmektedir.

"Hüsrev, Refet ve Rüştü Efendileri ilk defa Üstada haber vererek ben getirdim. Hüsrev Altınbaşak'ın babası eskiden Isparta derebeyi imiş, kendilerine "Haşmetoğulları" denmektedir.

"Üstad beni 'posta' olarak istihdam ederdi. Isparta ve civarında postacılık yapardım. Isparta'da Şükrü Efendinin köşkünde iken, Üstad aşağıya inince sararmış solmuş bir gazete parçası gördü. "Yavrum, şunu al ve görünmeyen bir köşeye at' dedi. Siyasetle alâkadar, gazete okuyor demesinler diye.'

"Bunları konuşursanız siz de idam olursunuz"

"Eskişehir hapsine giderken beni Refet Beyle (Barutçu) ile birlikte kelepçelediler. Isparta ve civar illerinden toplanan 120 adamı bağlamak için kelepçe yetişmiyor. Sona kalan Bekir Ağa ile Antalya Müftüsü Çil Ahmed Efendiyi çamaşır ipi ile bağlıyorlar. Verilen emir; Isparta'yı geçtikten sonra, ıssız bir vadide hepsini imha etmek... Kumandan Ruhi Bey, vicdanlı ve insaflı bir insan olduğundan, emri yerine getirmiyor. Bediüzzaman'la dost oluyor. Dinar'da kelepçeleri çözdürüyor. Bediüzzaman o günleri anlatırken Ruhi Bey'den bahseder ve şöyle konuşurdu: "Hâdiseyi haber alan hükümet, Ruhi Beye taltif yerine tard cezası verdi.'

"Hapse girdikten sonra, saatler geçtiği halde bizi yüz numaraya çıkartmıyorlardı. İçimizde ihtiyar çoktu. Hep sıkışmıştık. Sonra koğuşun kapısının yanında bir yeri delmeye başladılar. Biz de merakla ne olacak diye bakıyorduk. Sonra oradan bir boru soktular. meğer oradan küçük tuvaleti yapacakmışız. Kat'iyyen dışarı çıkartmadılar. Hep ihtiyaçlarımızı oradan gördük.

"Zaten bize idam mahkûmu gözüyle bakıyorlardı. Hiç bir ziyaretçi bırakmıyorlardı. 'Siz de idam olacaksınız, bunlarla konuşursanız' diyorlardı.

"Geceleri pislikten, tahta kurularından, hamam böceklerinden uyumak kabil değildi. Serde şairlik de olduğu için, şu satırları karalamıştım:

"Vardığımız ellere,
Şu safalı güllere,
Eskişehir hapsinde,
Tahta kurularından,
Uyku tutmaz kimseyi
Döndük bülbüllere."

"Üstada söylediğim kaside"

"Bazen Üstad, kaside ve ilâhî söylememi isterdi. Böylece o sıkıntılı havayı dağıtmak istiyordu. Bir gün elimi kulağıma atıp, rast makamındaki şu satırları okumuştum:

"Ehl-i dünya dünyada,
Ehl-i ukba ukbada
Allah!
Her biri bir sevdada
Bana Allah'ım yeter.
Bana Resûlum yeter.
Bana ehlullah yeter.
Dertli dermanın ister
Âşık sultanın ister
Allah!
Âşıklar daim Allah ister
Âşıklar daima Resûlü ister
Bana Allah'ım yeter
Bana Resûlüm yeter.
Bana ehlullah yeter.

"İçinize onu Gazi göndermiştir"

"Hapishanede aramızda hiç tanımadığımız birisi vardı. Bize 'Sizin yüzünüzde nur parlıyor.' diye bizimle konuşmak istiyordu. Sonra Üstad çaydanlığın altına bir pusula yapıştırıp göndermişti. Pusulada, 'Dikkat edin, ileri geri konuşmayın. O adam çavuştur. İçinize onu Gazi göndermiştir.' diye yazılı idi.

"Turnam" türküsü

Mehmet Gülırmak kendi ifade ve üslûbuyla "Turnam" türküsü meselesini şöyle anlatmaktadır.

"Üstad, 'Muhammed, yavrum, bir nat't-ı şerif söyler misin?' dedi. 'Söylerim efendim.' dedim. Yahu! Birçok destan, naat biliyorum. Gelmiyor da aklıma, Turnam türküsü geliyor, başka bir şey gelmiyor. O kadar araştırıyorum, imkân yok. Koca evliyanın yanında Turnam türküsünden başka bir şey gelmiyor. Ben Turnam türküsüne başladım.

"Bir beyit bitince, 'Fesübhanallah Muhammed, sen ne yapıyorsun? Bu, avam kısmının türküsü.' dedi. 'Ne olursa olsun Efendim, neyse cezam çekeceğim, bunu illâ çağıracağım.' dedim. 'Fesübhanallah' dedi. Boyuna "Fesübhanallah' çekiyor. Bir taraftan korkuyorum, öfkelenirse diye. Ama sesim de inadına daha fazla çıkıyor, dağ, taş inliyor. O devamlı "Fesübhanallah' çekiyor. 'Hiç böyle başıma gelmedi' diyor. Nihayet bitti. Ben hâlâ korkuyorum.

"Bir an sonra gülümseyerek, 'Muhammed, bana hakkını helal et.' dedi. Ben de 'Hay hay, ne hakkı bu? Yerden göğe helâl olsun' dedim. Üstad, 'Öyle bir ilham geldi ki, sakın çocuğa dokunma, biz ona nat-ı şerif sevabı yazıyoruz; ne çağırırsa çağırsın dendi, beni şaşırttın sen.' dedi.

"Hayret ediyorum. Bilerek değil, elimde olmadan, o kadar nat-ı şerif bildiğim halde "Turnam' türküsünden başka aklıma gelmiyordu.

"Mehmet'e bir şey yaparsanız Isparta'nın altını üstüne getiririm."

"Isparta'da bulunduğumuz zamanı, l934 senesi yazında Dündar isimli bir polis memuru gelip beni karakola götürmek istemişti. Bu adam Nur talebelerine çok eziyet ediyordu. Üstad buna 'Murdar' derdi. Üstad bu adama,

'Beni iyi dinle, ben buraya geleli bütün âfâtların, belâların def'i için dua etmekteyim. Eğer bu Mehmet'e dokunursanız, bir tek fiske vurursanız, Isparta'nın altını üstüne getirecek musibet için dua ederim. Emniyet âmirine selâm söyle, (sert bir şekilde) haydi git!' dedi.

"Polisle beraber emniyete gittik. Polis Üstad'ın dediklerini âmirine anlattı. Karakolda beni sorguya çektiler. Neticede beni Üstad'la beraber Eskişehir'e sevk ettiler. Refet Beyle beni birlikte bağlamışlardı. Hayatımda böyle ehl-i takva bir kimseye rastlamamıştım. Çok muttaki bir emekli subaydı. Orada altı ay mevkuf kaldım."

Mehmet Gülırmak, Üstad'ıyla geçen günlerini kendine mahsus tatlı şivesiyle ve diliyle anlatıyordu. Ayrıca Sikke-i Tasdik-i Gaybi eserinin baş taraflarındaki mektuplarda da Mehmet Gülırmak ismi geçmektedir.

(Son Şahitler kitabının, ikinci cildinden derlenmiştir...)

Yükleniyor...