MEHMED KIRKINCI HOCAEFENDİ

Mehmed Kırkıncı Hoca Kırkıncı Hoca, Üstad Bediüzzaman'ı ziyaretindeki intibasını şöyle anlatmaktadır:

"Üstadı hem büyük bir dikkatle dinliyor, hem de kendisini hayran hayran seyrediyordum. Konuşurken sağ elini yer yer sol dizine hafifçe vuruyordu. Her hareketi bir zarafet ve nezaket içindeydi. Tecessüm etmiş bir nur gibiydi. Sanki insanları tenvir için âlem-i Nurdan rûy-i zemine inmiş bir cism-i latif idi. Mübarek çehrelerinden tecelli eden letafet nurunu görünce basiretim öyle açıldı ki, hissiyatım üzerine çöken gaflet bulutları birden bire zail oldu. Üstada dikkatle baktım."

"Sermedi bir nur ile tenevvür eden bu çehrede cihanı tenvir edecek bir güç, bir kuvve-i kudsiye açıkça hissediliyordu. O anda, vücuduma bir hiffet, ruhuma bir inşirah, idrakime bir intibah geldi."

"Yaşlı olmasına rağmen bir delikanlı kadar zindeydi. Kendinde yorgunluktan hiçbir eser görünmüyordu. Rengi hafif pembeydi. Boyu, ortanın üstündeydi. Zarif bir endamı vardı. Başındaki sarık âdeta bir saâdet tacı, bir marifet sembolüydü. Bu helaket ve felâket asrının, onun yaşlanmış omuzlarına yüklediği, onca ıstırap ve meşakkat, belini bükememiş, endamını eğememişti. Dudaklarında tatlı bir tebessüm, gözlerinde şefkat pırıltıları vardı. Kaşlarında ise, heybetli bir celadet hâkimdi. Ensesinde ve şakaklarında aşağı doğru dökülen gür ve beyaz saçları dikkatimi çekti. Onun bir asra yakın çektiği çileler, ıstıraplar ve meşakkatler vücudundaki mevzun insicamı zedeleyememiş, sadece saçlarını ağartmıştı."

Eşref Edip Bey’den Dinlediklerim (1958)

Eşref Edip Bey, üdebadan bir zat idi. Güçlü bir kâlemi vardı. Akif’in yar-ı vefadarı idi. Kendisi ile defalarca sohbetimiz olmuştur. Bir sohbetimizde mücadelesini şöyle özetledi.

“Bir zamanlar Batı'dan gelen sefahet ve dalalet, fikrî tereddütler ve şüpheler bizim insanlarımıza da sirayet etmişti. Biz bunu hissedince başta Mehmet Akif olmak üzere birkaç kişi oturup buna karşı ne yapabileceğimizi düşünmeye başladık. Sonunda haftalık bir gazete çıkarmaya karar verdik. Gazetenin ismini de 'Sırat-ı Müstakim' olmasını kararlaştırdık. Daha sonra Bediüzzaman Hazretleri İstanbul’a teşrif ettiklerinde, bu ismin umumun malı olduğunu, bir mecmuanın bu ismi taşıyamayacağını söyleyerek bizi ikaz etti. Mecmuanın ismini 'Sebilü'r-Reşad' koydu. Dört cildi 'Sırat-ı Müstakim' adıyla çıkartılan mecmua daha sonra 'Sebilü'r-Reşad' adıyla yayınlanmaya başladı."

"Mecmuayı çıkarmaktaki birinci maksadımız; din-i İslâm’a hizmet, insanların dünya ve âhiret saadetlerine vesile olacak doğru bir yol göstermekti."

"İkinci maksadımız; İslâmiyet’e içeriden ve dışarıdan saldıranların asılsız iddialarına aklî ve naklî delillerle cevap vermekti."

"Üçüncü maksadımız da örf ve âdetlerimize uymayan yabancı kültürlere karşı milletimizi uyarmak ve korumaktı."

"Mecmuamız hem Osmanlı Devleti’nde hem de dış ülkelerde hususan Japonya’da büyük ilgi gördü. Birçok hizmetlere vesile oldu."

"Yine aynı maksatla Elmalılı Hamdi Efendi, Şeyhü’l-İslâm Mustafa Sabri gibi İstanbul’un güzide alimlerinden bazıları da 'Beyanü’l-Hak' isminde bir mecmua çıkardılar. İslâmiyet’in maddî ve manevî terakkisi için fevkalâde bir gayret gösterdiler. Ahlâk, merhamet, şefkat gibi güzel meziyetleri beşerî hayatta yerleştirmek için çalıştılar. Bu mecmua da çok büyük bir itibar gördü."

"Bazı ediplerimiz de 'Servet-i Fünun' isminde bir mecmua çıkardılar. Bunlar halkımızı Batı kültürüne körü körüne adapte etmeye çalışıyorlardı. Bu maksatlarına edebiyatı ve şiiri vesile ediyorlardı. Tevfik Fikret gibi edipler de bu mecmuada yer aldılar. Onlar da bir müddet bu şekilde çalıştılar. Bizim senelerden beri çıkardığımız 'Sırat-ı Müstakim' adındaki mecmuamız kitaplar şekline getirilip ciltlendi ve 25 cildi buldu. 'Beyanü’l-Hak' mecmuası da 10 cilt kadar oldu. Fakat şimdi bu ciltler dolusu mecmuaları okuyan hiç kimse yok."

"Bediüzzaman Hazretleri ise, büyük paralar gerektiren gazete veya mecmua çıkarma yoluna gitmedi. Sürgün olarak gönderildiği Isparta’nın Barla nahiyesinde, etrafına toplanan ihlâslı, sadık, fedâkar talebeleriyle irşad hareketine başladı. Yüzden fazla eser yazdı. Bizim matbaalarda yapamadığımızı Bediüzzaman bir tek kurşun kalem ile yaptı. Bizim neşrettiğimiz o gazete ve mecmualar şimdi kütüphane raflarında okuyucusuz bekliyor. Bediüzzaman’ın eserlerini okuyanlar ise günden güne çoğalıyor. Yaşlısı da genci de âlimi de âmisi de yediden yetmişe kadar herkes okuyor. Ben bundan anladım ki, irşad vazifesi Allah’tan olacak. Biz de emr-i bil ma’ruf yapmak üzere basın yoluyla bir hareket başlattık. İnşaallah bunun mükafâtını âhirette görürüz, ama bizimki devamlı bir hareket olmadı.”

Ben kendisine, “Bazıları Bediüzzaman için Mehdi diyorlar. Siz ne dersiniz?” diye sordum.

“Benim o gibi meselelerde işim yok. Ben, onun iman ve Kur’an hizmetine bakarım. Üstad Bediüzzaman Said Nursi ile uzun süre beraber olduk. Harika bir insandı. Kendisi iki şeyi bilmezdi, biri 'korku' diğeri ise 'unutma.'.

"Üstad, fitnenin, fesadın ve dalâletin en azgın olduğu dönemlerde hayatını hiçe sayarak fikirlerini daima açıklamıştır. Bunun en bariz örneği, 31 Mart Vakasında herkes korkusundan evine kaçtığı bir zamanda, komutanlarını bile dinlemeyen, isyan eden sekiz taburu nasihat ile itaate getirdi. Küçük bir iskemlenin üzerine çıkarak 'Ey asakir-i muvahhidin!' diye söze başladı. Sağa sola dönerek bütün isyancıları etrafına topladı. Orada verdiği nutuk ile biraz önce yırtıcı tavırlı olan askerler, koyun gibi uysallaştı."

"Öyle mükemmel bir hafızası vardı ki, 'Şerhü’l-Mevakıf', 'Şerhü’l-Makasıd', 'Muhtasar' gibi yüksek ilimlere ait kırk metni ezberlemişti. Yirmi-yirmi beş sene evvel yazdığı bir kitabı tashih etmesi gerektiği zaman aslına bakmadan tashih ederdi."

"Üstad Hazretleri, Cihan Harbinden evvel İstanbul’a gelmişti. Kendisi ile o zamanlar tanıştık. İstanbul’a geliş sebebi, Şark’ta açacağı Darü’l-Fünun için Padişah’tan yardım istemekti. İstanbul’a gelince şöhretini duyan İstanbul âlimleri onunla tanıştılar ve onu takdir ettiler."

"Üstad'ın harikulâde zekâ ve kabiliyeti İstanbul âlimleri üzerinde büyük bir tesir uyandırdı. Bu âlimler tarafından Üstad Hazretlerine 'Bediüzzaman' ismi verildi."

"Fakat Bediüzzaman Hazretlerinde öyle bir ihlâs vardı ki, şan, şöhret ve benlikten son derece uzaktı. Zaten Risale-i Nur onun irfanındaki ve ilmindeki kemâli göstermeye kâfi. Yoksa biz onun ilim ve irfanını dile getiremeyiz."

"İstanbul âlimlerini en çok şaşırtan, Üstad Hazretleri gibi Şark’ta okumuş birinin Darü’l-Fünun’un ehemmiyetini anlayıp, bunun için İstanbul’a kadar gelmesi olmuştur."

"Üstad daima hürriyet taraftarı idi. Vatan ve milletin felâketi için çalışan gizli düşmanların sinsi plânlarını tesbit etmişti. Bu tesbitlerini bize sürekli anlatırdı. Bir defasında bana şöyle dedi:

'Eşref Bey, ben bu milletlere hıyanet edenleri araştırdım. Bunların hiçbirinin aslı Türk değil.'

Eşref Edip Bey devamla şunları anlattı:

“Üstad, kendi başına gelen belâlara, sıkıntılara hiç aldırış etmediğini, en büyük ıstırabının İslâm âleminin başına gelen belâlar ve felâketler olduğunu söylerdi."

"Üstad Hazretleri, hiçbir zaman umutsuzluğa düşmedi, aksine bize daima umut verir, bir nur gördüğünü söyler ve onun doğmasıyla ufuklarımızı kaplayan bu siyah bulutların dağılacağını müjdelerdi."

"Mehmet Akif de bütün içtimaî ve siyasî meselelerde aynen Üstad gibi düşünürdü. O da Üstad gibi istikbalde bir nur geleceğini hissetmiş ve onun gelmesini şu mısralar ile Cenab-ı Hakk’tan niyaz etmiştir:

'O nur-u gönder İlâhî, asırlar oldu yeter,
Bunaldı milletin afakı bir sabah ister.'

Eşref Edip Bey, Üstad Hazretleri’nin Rusya esaretinden İstanbul’a dönüşünün İstanbul’da bir bayram havası estirdiğini söyleyerek şöyle devam etti:

"Başta ulema ve bazı ordu mensupları Üstad'ın İstanbul’a gelişini büyük bir sevinçle karşıladılar. Üstadı kendisine hiç danışılmadan Darü’l-Hikmeti-i İslâmiye azalığına seçtiler. O zamanlar Darü’l-Hikmeti-i İslâmiye; İzmirli İsmail Hakkı Efendi, Elmalılı Hamdi Efendi, Ferid Kam, Mehmet Akif gibi büyük âlim ve mütefekkirlerden oluşan bir irfan mektebiydi. Üstad'ın bu mektebe iştiraki bütün azaları fevkalâde sevindirdi."

"Üstad Allah’dan, hak ve hakikatten başka hiçbir şeye boyun eğmemişti. Kefeni boynunda gibiydi, ölüme her zaman hazırdı. Fıtratındaki bu celadetle her türlü tehlikeye karşı dayandı. Bu hâlini Darü’l-Hikmet’te de muhafaza etti, yanlış fetvalara karşı pervasızca mücadele verdi."

"İngilizler İstanbul’u işgal ettiklerinde Hutuvat-ı Sitte’yi bizzat Üstad söyledi, ben yazdım. Bu risale İngilizlerin başına balyoz gibi indi. O sırada Üstad Hazretleri Eyüp Sultan Camii’ndeki bir medresede kalırdı. Biz kendisini orada ziyaret eder, beyanat alırdık ve neşrederdik. Cenab-ı Hakk’ın hıfzı ile İngilizler kendisini yakalayamadılar."

"Neticede İngilizler İstanbul’dan çıktılar. Ben öyle zannediyorum ki, Cenab-ı Hak, Üstad'ın ihlâs, sadakat ve duasının hürmetine İngilizleri İstanbul’dan çıkardı. Yoksa hiç kimsenin İngilizleri İstanbul’dan çıkaracak bir gücü yoktu."

"Üstad Hazretleri, İngilizlere karşı verdiği mücadeleyi Ankara Hükümetince takdirle karşılandı ve kendisi Ankara’ya davet edildi. Üstad Hazretleri bu davete icabet ederek Ankara’ya gitti. Orada büyük bir tezahürle karşılandı."

Üstad’ı Ziyaret

Taşıyla Toprağıyla Mübarek Erenler Beldesi: Isparta

Otobüsümüz, göl kıyısını terk edip de hafif bir rampaya tam vuracağı sırada lastik patladı. Yedek lastik de yokmuş. Arkadaşımla birlikte otobüsten indik. Seher vakti havanın serinliği içimizi hafifçe ürpertti. Göle kadar inip abdest aldık ve namazlarımızı kıldık; niyazlarımızı dergâh-ı İlâhiye takdim ettik.

Nihayet lastik tamir edildi ve otobüse bindik. Otobüsümüz ağır ağır rampayı tırmanmaya başladı. Eğridir Gölü ile Isparta Ovası’nı birbirinden ayıran bir tepenin zirvesine çıktığımızda, Bediüzzaman’ın ifadesiyle “Taşıyla, toprağıyla mübarek” olan Isparta şehri, onun bağları ve dağları bütün letâfetiyle, arz-ı endam etti. Sanki bir kuvve-i kudsiye, beni yörüngesine çekiyordu. Âşıkane bir sevda ruhumu sarıyordu. Bu hâl ile kendimi firdevsî bir saadet içinde görüyordum. Vicdanıma tecellî eden bu ruhanî cezbeler hissiyatımı durmadan şehre doğru çekiyordu.

Şehrin kenar mahallelerine girerken, Bediüzzaman’ı görme iştiyak ve heyecanı, hummalı bir hastalığın ateşli nöbetleri gibi tekrar hissiyatımı sarmaya başladı.

Rüştü Çakın’ın Dükkânını Buluyoruz

Otobüsten indik. Rüştü Ağabey’i bulacaktık. Adresini Ankara’dan almıştık. Kimseyi tanımıyorduk. Herkese sormaktan çekiniyorduk. Çünkü Atıf Ural bizi yola koyarken, “Sakın Rüştü Ağabey’i herkesten sormayın. Sonra elinizdeki formayı alırlar ve sizi de karakola götürüp dövebilirler.” demişti.

Zekeriya Efendi “Şu adama soralım mı?” diyor, ben de “Hele bir dur, ne olur ne olmaz.” diyordum. Daha sonra başka bir adama rastlıyorduk. “Yahu şuna soralım mı?” diyorduk ve her seferinde “Hele bir dur, ne olur ne olmaz.” diyor ve sormaktan çekiniyorduk. Böylece bir tarihî caminin yanına geldik ve “Hele bir kuşluk namazını kılalım da sonra adresi araştıralım.” diye karar verdik. Şadırvandan abdest alıp son cemaat mahallinde bir hasır üzerinde biraz oturup dinlendik. Biz caminin son cemaat bölümünde namaz kılarken, iki kişi gelip bizim sağ tarafımıza oturdular. Biri diğerine hararetle bir şeyler anlatıyordu. Zaman zaman heyecanlanıyor, sesini yükseltiyor,

“Kardeşim, bir görsen, emin ol, meftun olursun. O ne güzel sima ya Rabbi!.. Hakiki bir mürşid, kâmil mânâda bir Peygamber varisi. Bu asrı tam tenvir edecek bir kuvve-i kudsiye sahibi, Peygamberimizin (a.s.m.) sünnet-i seniyyesine parlak bir ayine.”

gibi sözler söylüyordu. Ben namazdayken bunları duyunca çok heyecanlandım ve namazda ne okuduğumu da unuttum. Büyük bir heyecan ve telaşla namazı bitirip, hemen yanlarına gittim ve oturdum. Onlar tedirgin oldular, birden sustular. “Merhaba” dediler. Nereden ve niye geldiğimi sordular. “Erzurum’dan Bediüzzaman Hazretleri’ni görmeye geldim.” deyince birden rahatladılar. “Öyle mi? Hoş geldin safa geldin.” diyerek benimle ilgilenmeye başladılar. “Buraya yeni geldik. Rüştü Çakın Ağabey’in adresini verdiler. Bizi oraya götürebilir misiniz?” dedim. Onlardan birisi “Evet götürürüm” dedi.

Camiden çıkar çıkmaz doğruca bizi Rüştü Ağabey’in dükkânına götürdü. Kendisiyle tanıştık ve dükkânında bir süre kaldık.

Rüştü Ağabey bizlere bazen şevk, bazen hüzün içerisinde Üstadımızla ilgili bazı hatıralar nakletti. Onun ihlâsından, ubudiyetinden, münacatlarından, şecaatinden, kerametlerinden uzun uzun bahsetti. Bir ara sözü Üstad'ın, temkin ve tedbirine getirerek şöyle dedi:

"Isparta ve havalisinde tutuklanan yüz otuz Nur talebesi, Eskişehir Hapishanesinde ilk mahkemeye getirildiğimizde Üstadımızı önde tek olarak oturttular. Bizler arkasındaki sıralarda oturduk. Savcı üç yüz sayfalık bir iddianameyi okudu ve başta Üstad olmak üzere bir kısmımızın idamını istedi. Savcı idamımızı talep edince, doğrusu bizi bir korku ve telâş aldı. Üstadımızın idam edileceğini düşünmek bizi perişan etti. Tam o sırada baktık ki, Üstad yerden kırılmış olan tesbihleri topluyor, tesbihlerini topladıktan sonra, savcının zulümkâr tehditlerine karşı ayak ayak üstüne atıp cübbesinin eteğindeki tesbih tanelerini sakin sakin dizmeye başladı. Kahraman Üstad âdeta bu tehdide gülüyordu. Gayet vakurdu. Savcının ne okuduğuna bile bakmıyordu. Anladık ki, Üstad hiç iddianameyi dinlemiyordu. Onun bu tavrı hepimizi ferahlandırdı, cesaretlendirdi. Birbirimize:

'Rahat olun. Üstad'ın bir bildiği vardır. Hiç korkmayın.' dedik. İddianame bitince Üstad da müdafaasını okudu. Sonra bizi tekrar hapse götürdüler. Orada beni en çok rahatlatan Yirmi Dokuzuncu Lem’a idi, onu sürekli okudum." dedi. Ben şaşırdım. Çünkü Yirmi Dokuzuncu Lem’a Arapçaydı.

“Rüştü Ağabey, siz Arapça biliyor musunuz?” dedim.

“Yok. Bilmiyorum ama okuması öyle hoşuma gidiyor ki.” dedi ve kalkıp bir mukavva arasına konulmuş Yirmi Dokuzuncu Lem’a’yı getirdi. Onu o kadar çok okumuş ki, artık ezberlemişti. Hayretler içinde kaldım. “Hocam hapishanedeyken yegâne rızkım buydu.” dedi.

Sohbetine doyum olmuyordu. Fakat biz, bir an önce Üstadı görebilmek için sabırsızlanıyorduk. Rüştü Ağabey’e Üstadımızı ne zaman ziyaret edebileceğimizi sordum, “İkindi namazından sonra” diye karşılık verdi.

Üstad’dan Dua Talebim

Yine camiye giderek ikindi namazını kıldık. Sonra Rüştü Efendi bizi bir kenara çekerek:

“Aman dikkat edin. Bizi takip edebilirler. Üstadımız göz hapsinde tutuluyor. Beni uzaktan takip edin. Polisler Üstadı ziyarete gittiğimizi anlarlarsa, tutup sizi karakola götürürler, sıkıntı verirler.” dedi.

Namazdan sonra Üstadı ziyaret etmek üzere yola koyulduk. Rüştü Ağabey önde gidiyor, biz de arkasından onu takip ediyorduk. Ana caddeden sokaklara daldık. Sanki ayaklarımızın ucuna basa basa yürüyorduk. Kıvrım kıvrım sokaklar bitmek tükenmek bilmiyordu. Rüştü Ağabey, önce biraz güneye gidiyor, birkaç sokak geçiyor, sonra batıya doğru çark ediyor, biraz yürüdükten sonra bu defa doğuya dönüyor, hızla yola koyuluyordu. Yaptığı şey ustaca bir taktik, bir şaşırtmacadan ibaretti. Bunu anlamıştık.

Rüştü Ağabey bir evin önünde durdu, bize bir baş işareti yaptı ve kapıyı çaldı. Adımlarımızı yavaşlattık. O kapı açılır açılmaz içeri daldı. Biz vardığımızda aralık bırakılan kapıdan kendimizi hemen içeri attık ve bizi beklemekte olan Rüştü Ağabey ile birlikte merdiveni tırmandık. Merdiven başında bizi gür kaşlı, heybetli biri karşıladı. Rüştü Ağabey bizi tanıştırdı. Bu zat gıyaben çok iyi bildiğimiz meşhur Tahir Ağabeydi. Siyah kaşları aşağıya doğru sarkıktı. Heybetli ve celâdetliydi. Bir o kadar da tevazu ve mahviyet sahibiydi. Fevkalâde edepliydi. Celâl ve cemâl, sanki onda birlikte tecelli etmişti. Ankara’dan getirdiğimiz formayı kendisine takdim ettim. Formayla beraber bir de mektup verdim. Mektubu yolda yazmıştım. Görüştüğümüzde, heyecanlanıp sıkılarak huzurunda bir şey konuşamam endişesiyle Üstada bu mektubu yazmış ve kendisinden Risale-i Nur’u anlama ve son nefesime kadar ona ihlâs ve sadakatle hizmet etme hususunda dua istirhamında bulunmuştum.

Tahir Ağabey, elinde forma ve mektupla Üstad'ın odasına girdi. Birkaç dakika sonra geri döndü. Bizi bir salona aldı ve “Üstada söyledim, sizinle görüşmeyi kabul etti, biraz bekleyin kendisi teşrif edecekler.” dedi.

Beklemeye koyulduk. Salon oldukça sadeydi. Yere serilen kilimler, tahta zemini tam örtmemişti. Duvarın dibinde bir tahta sedirden başka oturulabilecek bir eşya göze çarpmıyordu. Fakat bu mütevazî odada insana huzur ve ferahlık veren ve sultan saraylarında bile emsali bulunmayan bir derunî hava vardı. Yorgunluklarımı, endişelerimi ve bütün sıkıntılarımı unutmuştum. Şimdi, hayatımın en bahtiyar ve nuranî, en huzurlu bir anındaydım. Kalbim büyük bir heyecan ve helecanla atıyordu. Böyle mesut bir halet-i ruhiye içersindeyken, kapı hafifçe aralandı ve mavera-i ufuktan gönlümün semasına bir bedr-i münir doğdu. İşte Bediüzzaman Hazretleri salona teşrif buyurmuştu.

Bugüne kadar siması, boyu posu hususundaki duyduklarıma denk düşmüştü. Asırların beklediği bu muhteşem insan işte gözümün önünde idi. Bir başka dünyada idim. Ruhumun hâlini kelâm anlatamazdı.

Ayağa fırladık. Elini öptük. Tebessümle taltif buyurdu ve “Hoş geldiniz.” dedi. Oturduk. Mektubu okuması için Tahir Ağabey’e verdi. Tahir Ağabey mektubu açarken, Üstadımız Erzurum’a Cihan Harbi’nden önce geldiğini, Kurşunlu Camii Medresesi’nde bir ay kadar kaldığını, âlimlerle sohbetlerde bulunduğunu anlattı. Daha sonra, Tahir Ağabey mektubumu Üstada okudu. Üstadımız mütebessimane dinlediler ve duada bulundular.

Daha sonra, Üstadımız Ankara’dan getirdiğimiz formayı sayfa sayfa çevirmeye başladı. O anki süruru, memnuniyeti, tavsife sığacak gibi değildi. Forma, onun için bir zafer sancağı gibiydi. Seksen küsur senelik bereketli bir ömrün harika meyvesini seyretmenin neşesini yaşıyordu. Bize dönerek:

“Risale-i Nur, çok yakın zamanda başlara taç olacaktır. Öyle zaman gelecek ki, satırı altınla satılacaktır. Radyo lisanıyla bütün dünyaya neşrolunacaktır.”

diye beşaretlerde bulundu.

Daha sonra, Risale-i Nur’u okumanın ehemmiyeti üzerinde çok tahşidat yaptı. Nazarları daima eserlere tevcih ettiriyordu.

“Uzaklardan buraya kadar gelmenize hiç lüzum yok. Risale-i Nur’u okuyan benimle görüşmüş ve benden ders almış gibidir. Sizler buraya gelince ben minnet altında kalıyorum. Lâzım geliyor ki, sizlerin hiç olmazsa yol paralarınızı vereyim.” dedi.

Üstadı hem büyük bir dikkatle dinliyor, hem de kendisini hayran hayran seyrediyordum. Konuşurken sağ elini yer yer sol dizine hafifçe vuruyordu. Her hareketi bir zarafet ve nezaket içindeydi. Tecessüm etmiş bir nur gibiydi. Sanki, insanları tenvir için âlem-i Nur’dan ruy-i zemine inmiş bir cism-i lâtif idi. Mübarek çehrelerinden tecelli eden letafet nurunu görünce basiretim öyle açıldı ki, hissiyatım üzerine çöken gaflet bulutları birden bire zail oldu. Üstada dikkatle baktım. Sermedî bir nur ile tenevvür eden bu çehrede, cihanı tenvir edecek bir güç, bir kuvve-i kudsiye açıkça hissediliyordu. O ânda vücuduma bir hiffet, ruhuma bir inşirah, idrakime bir intibah geldi.

Yaşlı olmasına rağmen bir delikanlı kadar zindeydi. Kendinde yorgunluktan hiçbir eser görünmüyordu. Rengi hafif pembeydi. Boyu, ortanın üstündeydi. Zarif bir endamı vardı. Başındaki sarık adeta bir saadet tacı, bir marifet sembolüydü.

Bu helâket ve felâket asrının, onun yaşlanmış omuzlarına yüklediği, onca ıstırap ve meşakkat, belini bükememiş, endamını eğememişti. Dudaklarında tatlı bir tebessüm, gözlerinde şefkat pırıltıları vardı. Kaşlarında ise, heybetli bir celâdet hâkimdi. Ensesinde ve şakaklarında aşağı doğru dökülen gür ve beyaz saçları dikkatimi çekti.

Onun bir asra yakın çektiği çileler, ıstıraplar ve meşakkatler vücudundaki mevzun insicamı zedeleyememiş, sadece saçlarını ağartmıştı.

Formayı bir diğer talebesine uzatarak:

“Zübeyir, oku!” diye emretti. Zübeyr Ağabey, Üstad'ın uzattığı formayı büyük bir edeple aldı ve okumaya başladı.

Zübeyir Ağabey’in, cümleleri, mânâlarıyla bütünleşen bir ahenkle okuyuşu, bende apayrı bir tesir uyandırdı. Büyük bir coşkunlukla okuyordu. Kelimeler sanki içinden kaynayarak dudaklarından dökülüyordu. Yüzünde bin bir mânâ iç içe parıldıyordu. Okurken, yer yer başını hafifçe kaldırıyor, nazarlarını bizlere tevcih ediyordu. Bakışları temiz ve berraktı. Yeşilimsi gözlerinde ulvî mânâlar dolaşıyordu.

Zübeyir Ağabey formanın okumasını bitirince Üstadımız bana dönerek:

“Risale-i Nur burada okundukça Cenab-ı Hak Anadolu’ya gelen belâları kaldırıyor.”

buyurdu. O zaman on beş-yirmi vilayette az sayıda insan Risale-i Nur’u tanımıştı. İçimden: “Biz ne kadar Risale-i Nur okuyoruz ki, Anadolu’dan belâların kalkmasına vesile oluyoruz?” diye geçti. Üstadımız bir dağın yıkılışını gösterir gibi ellerini kaldırıp sağdan sola götürerek biraz celâlli bir eda ile ses tonunu da az yükselterek:

“Burada Risale-i Nur okundukça Rusya’da küfr-ü mutlak dağlar gibi yıkılıyor.”

dedi. Nitekim haber verdiği o günleri gördük.

Daha sonra, Üstad, sanki ruhumuzu okuyarak bize müteveccihen okuttuğu şu önemli dersini hiç unutamıyorum:

"Risale-i Nur, yalnız bir cüz'î tahribatı ve bir küçük haneyi tamir etmiyor. Belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhît kaleyi tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor. Belki, bin seneden beri tedarik ve terâküm edilen müfsid âletlerle dehşetli rahnelenen kalb-i umumîyi ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun ve bâhusus avâm-ı mü'minînin de istinadgâhları olan İslâmî esasların ve cereyanların ve şeâirlerin kırılmasıyla bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi, Kur'ân'ın i'câzıyla ve geniş yaralarını Kur'ân'ın ve imanın ilâçlarıyla tedavi etmeye çalışıyor. Elbette böyle küllî ve dehşetli tahribata ve rahnelere ve yaralara, hakkalyakîn derecesinde, dağlar kuvvetinde hüccetler, cihazlar ve bin tiryak hâsiyetinde mücerreb ilâçlar ve hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki, bu zamanda Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyânın i'câz-ı mânevîsinden çıkan Risale-i Nur o vazifeyi görmekle beraber, imanın hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkişafata medardır."(1)

Üstad kalktı ve bir nazar-ı tebessümle başımı okşayıp dua ederek taltif buyurdu. Selâm vererek yanımızdan odasına doğru uzaklaşırken, maddî-manevî varlığımı da peşinden sürüklüyor...

(1) bk. Kastamonu Lahikası, 23. Mektup.

(bk. Salih OKUR, Ulemanın Gözüyle Bediüzzaman)

***

Mehmed Kırkıncı Hoca Efendi, âlimler ve hocalar diyarı olan Erzurum İlinin, merkez köylerinden Güllüce’de, 1928 senesinde dünyaya gözlerini açtı. Koyun tüccarı olan babası Celalettin Efendi işi gereği Erzurum’la sıkı münasebet halindeydi. Âlimlere ve ilme çok düşkündü. Oğlu Mehmed’in ve Musa’nın da ilim tahsil etmesini arzu ediyor, bunun zeminini hazırlamak istiyordu. Bu sebeble 1940 senesinde küçük Mehmed henüz 12 yaşında iken Erzurum’a taşındı. Baba Celaleddin Efendi, İhmal Mahallesinde evini aldı ve Gürcü Kapı’da da bir dükkân açtı.

İleride, Kur’an ve îman hizmetlerinin çok kıymetli hâlis bir hizmetkârı olacak olan küçük Mehmed’in, yorulmaz ve tok olmaz yolculuğu, evlerinin karşısındaki Caminin İmamı Mehmed Efendi ve oğlu Ziyaeddin ile tanışmasıyla başlamış olur. Erzurum evliyasından Rauf Efendi ve Hüsnü Efendinin tavsiyeleri ile Ulemadan Mustafa Necati Efendiye talebe olur. Bu ilk Hocasıdır.

Rahmetli Celaleddin Efendi oğlu için ilim tezgâhını hazırlamış, muradına ermişti. İleride büyük sıkıntılar ve hapis hayatları yaşayacak olan evladı Mehmed için kendisini tenkit eden dostlarına iftiharla: “Ben oğlumu bu yolda feda ettim.” diyecekti. 1960 ihtilalinde Türkiye’de müessir 300 kişinin toplandığı Sivas tecrit kampı başlar… Bittiğinde Kırkıncı Hocamız eve döner ve ailesine koğuştaki hizmetlerini aşk ve şevkle anlatır. Baba Celalettin Efendi buna çok memnun olur ve: “Ben korktum ki sen orada Nur hizmetinden usanıp geri çekileceksin. Fakat seni böyle hizmette aşk ve şevk içerisinde görmek beni sürurlara gark etti. Oğlum, zaten meşakkat ve ızdıraplar bu kudsî yolun şanındandır.” diyerek desteğini sürdürür.

Mehmed Kırkıncı Hoca Efendi; bu memleketi idare eden siyasilerle, yazar ve ilim adamlarıyla; siyaset namına değil; belki, milletin ve vatanın selameti için, zaman zaman görüşmüş veya mektuplarla onlara yol gösterici uyarılarda bulunmuştur.

Kırkıncı Hocamızın Hikmet Pırıltıları, Nükteler, Kader Nedir, İnsan Millet ve Devlet, İrşad Sahasında Bediüzzaman, Bediüzzamanı Nasıl Tanıdım, Cihad Sahasında Bediüzzaman, Dar’ül-Harp Nedir, Gönül Damlaları, Hayatım-Hatıralarım gibi çok sayıda eserleri bulunmaktadır.

Bundan sonrasını Mehmed Kırkıncı Hoca Efendinin lûtfedip yazıp gönderdiği ve bizim tespit ettiğimiz kendi ifadelerinden okuyalım:

Bediüzzaman’ı Bana Hocalarım Anlatmıştı

Küçüklüğümde, köyümüzün büyükleri arasında Bediüzzaman lâkabıyla şöhret bulan zattan sık sık söz edilirdi. 1940’da şehre gelince şehir halkında da aynı muhabbeti, yani Bediüzzaman sevgisini görmüştüm. Orada da Bediüzzaman’ın kahramanlıkları, kerametleri dilden dile dolaşıyordu. Bu bende büyük bir merak ve alâka uyandırmıştı.

Tahsil Hayatımda:

İlk Hocam, Mustafa Necati Efendidir. Kendisinden 1941-1946 seneleri arasında ders aldım. Her zaman Bediüzzaman’dan bahseder, takdir ve hürmetle onun kahramanlıklarını ve deha derecesindeki zekâsını anlatırdı.

Her gün sabah kalkınca, babam bize sabah namazını kıldırıyordu. Sabahın erken saatinde karlara bata çıka faytonların izinden Mustafa Efendi’nin evine gidiyorduk. Mustafa Efendi’nin kardeşi Hüsnü Efendi, bizim geleceğimizi bildiği için kapının gerisinde bizi bekler ve kapıyı açardı. O kadar erken saatte gitmemizin sebebi, polislerin bizi görmemesi idi. O zamanlar Kur’an ve dinî ilimleri okumak yasaktı, ezanlar da Türkçe okunuyordu. Polisler daha uyanmadan Hoca’mızın evine giderdik, saat sekize, sekiz buçuğa kadar okurduk, sonra evimize dönerdik. Bu kadar tedbire rağmen yine de Hoca Efendi’den şüphelenerek defalarca geceleri evine baskın yaptılar.

Mustafa Efendi Erzurum halkının sevgisini ve hürmetini kazanmış, itibar sahibi bir insandı. Çok vakurdu, salih ve müttaki bir zattı. O zamanlar bekârdı. Pazar günleri Erzurum eşrafı onun evinde toplanır, sohbetini dinlerlerdi. Hoca Efendi fakir bir insandı; ama çok cömert idi. Öğleyin annesinin hazırladığı yemekleri misâfirlerine ikram ederdi. Bizi de onlarla birlikte yemeğe oturturdu.

Bütün medreseler ve camiler kapatılmıştı. Sadece Gürcü Kapı Camii, İhmal Camii, Lala Paşa Camii ve Murat Paşa Camii açıktı. Kurşunlu Camii hapishane yapılmıştı. Hoca Efendi’nin evindeki Pazar sohbetlerinde genellikle bunlar konuşulurdu. “Zaman ahir zamandır, artık bundan sonra iyi olacağını beklemek yanlıştır. Gittikçe daha da kötüleşecek.” diye ümitsizlik içinde dertleşilir, gözyaşı dökülürdü.

Aradan ne kadar zaman geçtiyse, bir gün Mustafa Efendi, Elmalılı Hamdi Efendi’nin tefsir sahasında çok dirayetli bir âlim olduğundan söz etti ve onun Üstad Bediüzzaman Said Nursi hakkındaki:

“Bediüzzaman berrak sular gibi temiz bir vicdana, çok güzel bir ruha sahip bir zat idi. İstanbul’un âlimlerinin gözü öyle bir âlim görmemiştir.” sözlerini bize nakletti.

Daha sonra Mustafa Efendi Bediüzzaman’ın İşaratü’l-İ’caz ismindeki eserini daha önce okuduğunu söyledi ve ayağa kalkıp kütüphanesinden bu kitabı getirerek bize gösterdi. Kur’an’a ait bu tefsirin I. Cihan Harbi’nde Pasinler’in dağlarında yazıldığını söyledi. “Bundaki hakikatler, nükteler, meziyetler ne Keşşaf’ta ne Beyzavî’de ne de başka bir tefsirde var. Siz tefsir ilmini tahsile başladığınızda bunu size okutacağım.” dedi.

Böyle bir tefsirin harp esnasında dağ ve bayırlarda, kar ve kışta yazılmış olması beni hayretler içinde bıraktı. Bu tefsiri yazan Bediüzzaman Hazretleri’ne öyle bir muhabbetle bağlandım ki, “Keşke bu zatı görüp, elini öpsem ve duasını alsam.” niyazında bulundum. Hocam’a:

“Hocam, bu zatı nerede ikamet ediyor? Kendisini ziyaret mümkün mü?” diye sordum.

Hocam da: “1925’de Burdur’a nefyettiler. Şimdi Isparta’da. Görmek isteyenleri takip edip, tutukluyorlar. Eğer onu ziyarete gidecek olursanız başınız belaya girer.” diye cevap verdi.

Üstadı ilk defa Hocamın bu sohbetinde duydum ve gönlümde ona karşı fevkalade bir muhabbet meşalesi tutuştu.

İkinci Hocam, 1946 dan sonra ders aldığım Hacı Faruk Bey de aynı şekilde Bediüzzaman Hazretlerinin ilmini, meziyetlerini hep anlatırdı. Kendisi hem din hem de fen ve felsefede derin bir vukufiyete sahipti. Bediüzzaman’ın Erzurum’a[1] ilk gelişinde bir ay hizmetini yapmış. Derdi ki: “O, sohbetlerinde bu asrın hastalık ve ızdıraplarını hakkiyle teşhis ederdi. O’nun bu mümtaz meziyetleriyle, istikbalin mânevî hekimi olacağını tâ o zamanlar hissetmiştim.”

Üçüncü Hocam, Solakzade Sadık Efendi de Bediüzzaman Hazretlerinin tam bir hayranı idi. Kendisinden 1948-1951 yılları arasında mantık, usûl-ü fıkıh ve ilm-i kelâm derslerini aldım. Bu hocam derdi ki: “O, nâdirü’ül-vücud bir insandır. İlmin ve irfanın zirvesindedir. Ruhunda büyük bir cihad aşkı vardır. Onda bu memleketin terakkisine mani bütün engelleri aşacak bir istidat görünüyordu. Kendisinin Erzurum’da kaldığı müddetçe birçok sohbetinde bulunmuştum.”

Dördüncü Hocam, Nâdir Efendi ise -Şarkın tanınmış âlimlerinden biridir- diğer hocalarıma göre Bediüzzaman’ın hem Eski Said, hem de Yeni Said dönemlerini daha iyi biliyor ve şöyle diyordu: “Ben Seyyid Şerif-i Abdülkahir Cürcaniyi, Taftazaniyi; İbn-i Sina, Aristo gibi mantık Üstadlarının eserlerini de okudum. Bediüzzamanın İşârat-ül İ’caz’ını okuduktan sonra bu belagat dâhilerinin sezemediği birçok nokta ve nükteleri hârikulade bir şekilde Bediüzzamanın keşfetmiş olduğunu gördüm. Kızıl İ’caz isimli eserini tam bir yıl tedkik ettim, onda serdedilen kaideleri Aristo ve İbn-i Sina gibi mantık Üstadlarının tasavvur bile edemediklerini anladım” derdi.

İşte, Bediüzzaman hakkında hocalarımdan edindiğim bu malûmatlar ile ruhumda şiddetli bir arzu ile onu tanımak ve okumak ateşi yandırmıştı. İlk defa Hocam Nâdir efendiden Münazarat kitabını alarak okudum. Çok etkilendim ve çok istifade ettim. Orada geçen Van, Horhor Medresesi tabirleri kalbime bir kemend attı ki, oraları ziyaret etmek iştiyak ve heyecanı içimde uyandı. Daha Sonra Üstad'ın diğer eserlerini okumaya devam ettim. Van, Horhor, Erek Dağı, Zernebat... ziyaretlerimi gerçekleştirdim, oradaki taleberiyle tanıştım. Onların hâtıralarını dinledim ve gördüm.

Üstad Hazretlerini Ziyaret İçin Yola Çıktık

Risale-i Nurları okudukça ve bu seyahatlerim neticesinde Kalbimde Üstadımızı görmek, ziyaret etmek arzusu cevelan etmeye başlamıştı. Nihayet bu arzu ve iştiyak 1956 senesinde tahakkuk etti, şöyle ki:

Yanımda okuyan Molla Zekeriya isimli bir talebeyle bir haziran sabahı, Trabzon, Samsun, Ankara güzergahından Isparta’ya gitmek üzere yola çıktık.

Samsun’daki molamızda harika bir tevafukla akşam namazını kılmak için gittiğimiz camide subay elbiseleri içinde Sungur Ağabeyle karşılaştık. Sungur Ağabey o sırada askerliğini yapıyormuş. İsmini çok duyduğum halde, kendisini ilk defa görüyordum. Doğrusu bu tevafuk inayet-i İlahiyeden başka bir şey değildi. Onun için Allah’a şükrettim. Beraberce bir dostun evine gittik. O gece tatlı sohbetlerde bulunduk. Bu şekilde, bugün gideriz yarın gideriz derken tam bir hafta Samsunda beklemişiz. Sungur Ağabeyden bir türlü ayrılamıyordum. Mustafa Sungur Ağabey bu ilk görüşmemizde bizde derin izler bırakmıştı. Kendisinden Ankara adresini alarak istemeye istemeye Samsun'dan ayrıldık.

Ankara’ya vardık. O sırada Ankara’da yeni harflerle Sözler basılıyordu. Kardeşler gece gündüz nöbetleşe durmadan çalışıyorlardı. Büyük bir mahrumiyet içinde idiler. Sabahları 3-5 zeytin, öğle ve akşamları ekseriye şehriye çorbası... Bunlar kimler miydi? Said Özdemir, Atıf Ural, Mustafa Türkmenoğlu, Mehmet Emin Birinci… idi bu kahramanlar. Isparta’ya müteveccihen ayrılmak istediğimizde Atıf Ural bize: “Sözlerin yeni çıkan şu formasını Üstadımıza verin. Üstad tashih ediyor, hem hizmet etmiş olursunuz, hem de Üstad sizi memnuniyetle kabul eder.” dedi. Sonra Rüşdü Çakın Ağabeyin adresini verdi bize.

Isparta’ya Vardık Ama…

Nihayet Konya üzerinden Ispartaya vasıl olduk. Bir Câmide yine bir tevafukla Rüşdü (Çakın) Ağabeyi tanıyanları bulduk. Bizi Rüşdü Ağabeyin dükkânına götürdüler. Rüşdü Ağabey bize Üstad’dan ve onun hatıralarından bahsettiler. Sohbetine doyum olmuyordu. Fakat bizim aklımız Üstad’da idi. Ne zaman ziyaret edebileceğimizi sorduk. “İkindiden sonra.” dedi.

İkindiyi bir camide kıldıktan sonra Rüşdü Ağabey: “Aman dikkat edin, bizi takip edebilirler, anlarlarsa sizi karakola götürüp sıkıntı verirler.” diye tembih etti. Rüşdü Ağabey önde biz arkada yola koyulduk. Ana caddeden ara sokaklara girdi. O, şaşırtmaca yaparak önce güneye, birkaç sokak sonra doğuya.. daha sonra tekrar yön değiştiriyordu. Sonunda Rüşdü Efendi bir evin önünde durdu, bize bir işaret yaptı, biz durduk. Kapı açılınca o hemen içeriye daldı, arkasından biz. Merdiveni tırmanmaya başladık. Baktık merdiven başında, gür kaşlı, heybetli biri duruyor. Rüşdü Ağabey bizi tanıştırdı. Bu Tâhirî Ağabeydi. Heybetli ve celadetli fakat bir o kadar da mütevazı idi. Kendisine formayı ve yolda Üstadın yanında utanır sıkılır belki konuşamam diye yazdığım mektubu verdim. Aldı ve Üstadın odasına girdi. Geri döndü, “Üstad’a söyledim sizi kabul edecek, biraz bekleyin.” dedi.

Gönlümün Semasına Nurlu Bir Dolunay Doğmuştu...

Bediüzzaman teşrif buyurmuştu.

Salon oldukça sade idi. Yere serilen halılar, tahta zemini bile tam örtmemişti. Oturacak tahta bir divandan başka bir şey yoktu. Duvarlar çıplaktı. Fakat sultan saraylarında bile bulunmayan derûnî bir hava vardı, huzur vardı. Bütün yorgunluklarımı unutmuştum.

Kapı hafifçe aralandı, gönlümün semasına nurlu bir dolunay doğmuştu... Bediüzzaman teşrif buyurmuştu. Ayağa fırladık, ellerini öptük. Tebessümle “Hoş geldiniz” dedi. Oturduk, Tâhirî Ağabeye okuması için yolda yazdığım mektubu verdi. Tâhirî Ağabey “Üstadımızın Cihan Harbinden önce Erzurum’a geldiğini, bir ay Kurşunlu Câmiinde kaldığını, âlimlerle sohbetlerde bulunduğunu.” söyledi. Sonra mektubu okudu. Üstadımız mütebessümane dinledi ve duada bulundular.

Daha sonra Üstadımız Ankara’dan getirdiğim Sözler formasını sürurla çevirmeye başladı. Bize dönerek “Risale-i Nur’lar, çok yakın bir zamanda baş tacı olacaktır. Öyle zaman gelecek ki, satırları altınla yazılacak, radyo dili ile bütün dünyaya neşrolunacaktır…” diye işaretlerde bulundu. Daha sonra Risale-i Nurları okumanın ehemmiyeti üzerinde konuştu, nazarları eserlere teveccüh ettiriyordu. “Uzaklardan buralar gelmenize hiç lüzum yok. Risale-i Nurları okuyan benimle görüşmüş ve benden ders almış gibidir. Sizler buraya gelince ben minnet altında kalıyorum. Sizlerin hiç olmazsa yol paranızı vereyim.” dediler.

Üstad’ı dikkatle dinliyor, kendisini hayran hayran seyrediyordum. Konuşurken sağ elini yer yer sol dizine hafifçe vuruyordu. Her hareketi nezaket ve nezahet içindeydi. Tecessüm etmiş bir nur gibiydi. O anda, vücuduma bir hiffet, ruhuma bir inşirah, idrakime bir intibah geldi. O’ndaki nûranî letafet, gönlümü feyziyle vecde ve ruhumu şevkiyle ihtizaza getirmişti. Yaşına rağmen delikanlı gibi zinde idi. Yorgunluk eseri görünmüyordu. Rengi hafif pembe, boyu ortanın üzerindeydi. Zarif bir endamı vardı. Dudaklarında letâfetli bir tebessüm, gözlerinde şefkat pırıltıları vardı. Ensesinden ve şakaklarından aşağı doğru dökülen gür ve beyaz saçları dikkatimi çekmişti.

Formayı “Zübeyr oku!” diyerek uzattı. Zübeyr Ağabey edeble alarak okumaya başladı.

“Şu kâinata dikkat edilse görünüyor ki: İçinde iki unsur var ki, her tarafa uzanmış, kök atmış. Hayır şer, güzel çirkin, nef’ zarar, kemâl noksan, ziya zulmet, hidâyet dalâlet, nûr nâr, iman küfür, tâat isyan, havf muhabbet gibi âsarlarıyla, meyveleriyle şu kâinatta ezdad, birbiriyle çarpışıyor. Daima…”

Okunan bu parça, sanki benim az önce sokaklardan geçerken yaşadığım hâlet-i rûhiyeme, suallerime ve istifhamlarıma kerametvârî bir cevap olmuştu. İçim tarifsiz bir heyecana kapılmış, hissiyatımda coşkun dalgalar husule gelmişti.

Üstad daha sonra bizlere müteveccihen “Risale-i Nur, yalnız cüz’i bir tahribatı, bir küçük haneyi tamir etmiyor…” gibi mektublardan okuttu. Sonra Üstad kalktı ve bir nazar-ı tebessümle başımı okşayıp dua ederek tâltif buyurdu. Selam vererek yanımızdan odasına doğru uzaklaşırken, maddî-mânevî varlığımı da peşinden sürüklüyordu.

Bu ziyaretten sonra Risale-i Nurları büyük bir azimle yeniden okumaya başladım

Millet ve memleketimizin geleceği hakkındaki bütün endişelerim bu ziyaretle silinip gitmişti. İstikbale güvenle bakmaya başlamıştım. Risale-i Nurların Anadolunun her köşesine yerleşeceğine inancım tam kuvvetlendi. Bu eserlerin intişarının beşerî hiçbir kuvvetle bertaraf edilemeyeceğine, aksine daima parlayacağına tam olarak kanaat getirdim. Üstadımız odasına girdikten sonra hizmetindeki Ağabeylerle sohbetlerde bulunduk. Onlardaki ihlâs, şevk ve azm’i müşahade ettim. Üstad’a azim bir sadakatla bağlı olan bu Isparta Kahramanlarını seyrederken Ashab-ı Suffeyi hatırladım. Onları gönülden tebrik ettim.

Ispartadan ayrılıp Barlaya, Üstad'ın evine, kabristana, Çam Dağına, Barla Gölüne... ziyaretlerde bulunduk. Oralardaki Nur talebeleri ile sohbetlerimiz oldu. Onların hatıralarını dinledik.

Erzuruma döndüğümüzde bu seyahatım şevk ve gayretimi kat kat arttırmıştı. Bu ziyaret ve seyahattan aldığım şevk ve gayretle Risale-i Nur’u büyük bir azimle yeniden okumaya koyuldum. Dersler başlattık, bu vesile ile Nurlardan istifade edenlerin sayısı günbegün çoğaldı. Başta çevre il ve ilçelerle münasebetler kurup, ziyaretler dersler tertip ettik. Bu şekilde hizmet Erzurum’un çevre il ve ilçelerinde ve bütün şarkî Anadoluda hızla yayılmaya başladı.

AĞABEYLERLE MUHTELİF HATIRALARIM

Zübeyir Ağabey ile

Sadakatı nasıl anlamalıyız?

Üstad Hazretleri dünyasını değişince, Zübeyir Ağabey Eskişehir’e geldi ve Abdülvahid Tabakçı’nın evinde kalmaya başladı. Beni de yanına çağırdı ve gittiğimde şöyle dedi: Hocam, Üstad'ın hizmetinde bulunmak kolay değildi. Bu yüzden ben, Bayram ve Tahir abi Risale-i Nurları okuyamadık. Bizler Üstadın hizmetini ancak deruhte ediyorduk. Bizim içimizde Sungur ile Ceylan Risaleleri okudular. Bu bakımdan sizinle beraber Risale-i Nur'dan bazı mevzuları okuyup mütalaa edelim. İlk defa kader risalesinden başladık ve epey zaman beraber kalıp birçok risaleyi mütalaa ettik.

Bir gün sohbet esnasında kendisine “Zübeyir Ağabey; sadakati nasıl anlamalıyız?” diye sordum. Bunun üzerine Zübeyir Ağabey bütün risaleleri hızlı bir şekilde sehpanın üzerine koydu ve şöyle dedi. “Hocam şimdi bana deseler ki, bu eserleri okursan cehenneme, okumazsan cennete gideceksin. Vallahi ben bu eserleri okuyup cehenneme gitmeye razı olurum, onları okumaktan asla vazgeçmem."

“İtidal-i dem” nedir?

Yine bir gün kendisine Üstadımız itidal-i demden bahsediyor. “İtidal-i dem nedir? Bunu nasıl anlamalıyız?" diye sordum. Zübeyir Ağabey şöyle dedi:

"Hocam Isparta’da Üstad'la beraber akşam namazını kıldıktan sonra ben de aynı şeyi Üstada sordum. Sandalyede oturan Üstadımız, ayak ayak üstüne attı ve şöyle dedi: 'Eğer şimdi İngiliz ve Fransızlar bu anda başımızdan aşağı bomba yağdırsalar, "Zübeyir, bir kahve yap." derim.' Evet, Üstad hayatı boyunca üç kez ayak ayaküstüne atmıştır."

Üstad, Yumurtayı Dahi Kırarak Değil…

Zübeyr Ağabey anlatmaya devam ediyor:

"Üstad sık sık kıra giderdi. Yine bir gün kendisi kıra giderken bayramın yaklaştığını söyledi ve bizden temizlik yapmamızı istedi. Çünkü Üstad temizliğe çok dikkat ederdi ve çamaşırlarını kirlenmeden değişirdi."

"Biz temizliği bitirdik ve çoktan beri bozulmuş depoda duran iki florasan lambasını da kırıp çöpe attık. Üstad döndüğünde; 'Zübeyir temizliği yaptınız mı?' diye sordu. Ben de: 'Evet Üstadım yaptık.' dedim. 'Aferin Zübeyir çok iyi etmişsiniz.' dedi ve florasanları ne yaptığımızı sordu. Ben de çekinerek 'Üstadım işe yaramadığı için kırıp attık.' dedim.” Bunun üzerine Üsdad: 'Fesübhanallah, bu insanoğlunda ne kadar da meylü-t tahrip var.' dedi."

"Evet, Üstad, yumurtayı dahi kırarak değil, onu bir ucundan açarak yerdi ve kabuklarını dahi kırmazdı."

Zübeyir Ağabeyin Örnek Davranışı

Zübeyir Ağabeyin şu örnek davranışını ve hassasiyetini de nazarınıza sunmak isterim. Yine bir gün bana Erzurum’da hizmete ait olan mülklerin tapusunun kimin üzerine olduğunu ve benim üzerime tapu kaydı olup olmadığını sordu. Ben de onları Nur talebelerin üzerine tapu yaptırdığımı söyleyince şöyle dedi:

'Hocam, benim üzerime hizmet adına kayıtlı hiçbir şey yoktur, ben üzerime hiçbir şey almadım. Konya’da bulunan kardeşimi de bir gün yanıma çağırdım ve ona şöyle dedim: 'Eğer ben öldükten sonra herhangi bir kimse benden alacağı olduğunu söylerse onu hemen ver; fakat benim alacağım var diye birisi bir şey getirirse onu alma.' dedim."

Zübeyir Ağabeyin bu davranışı bana örnek oldu ve 1979 da "Erzurum Kültür ve Eğitim Vakfını" kurduk ve hizmetin bütün mal varlığını bu vakfa tapu ettik.

Üstad: "Kim sakalının teli kadar İslâmiyet’e hizmet ederse, onu kucaklayın ve takdir edin."

Yine bir gün Zübeyr Ağabey "Erzurum’da çok tarikatçı var mı? Onlarla münasebetiniz nasıl? İyi geçiniyor musunuz?" diye sordu. Ben de Erzurum’da birçok tarikatın olduğunu ve özellikle de Nakşibendi tarikatının epeyce mensubu olduğunu ve onlarla çok iyi münasebetlerimizin bulunduğunu ve daima birbirimizi ziyaret ettiğimizi ifade ettim. Hususan Alvarlı Muhammed Lütfü Efendinin sohbetlerine daima katıldığımızı, o zatın Üstadı çok sevip hürmet ettiğini ve Üstadın maruz kaldığı bu zulümlerden dolayı çok müteessir olduğunu anlattım. Bunun üzerine Zübeyir Ağabey şöyle dedi:

"Hocam, Üstad: 'Kim sakalının teli kadar İslamiyet’e hizmet ederse, onu kucaklayın ve takdir edin.' derdi. Tarikatçıların asırlardan beri yapmış oldukları hizmetler ve yetiştirmiş oldukları bu kadar mürşit ve evliyalar İslamiyete çok büyük hizmet etmiştir."

Tâhirî Ağabey ile

Üstad Hazretleri: Ben o köfteyi yemem

Tâhirî Ağabey anlatıyor:

"Üstadımız, Barla’ya nefyedilmişti. Bana Isparta’da bir ev kiralamamızı ve ara sıra gidip orada kalacağını söyledi."

"İnsanların Üstad'ın ziyaretine gelmeye cesaret edemediği ve hatta selam vermekten bile korktuğu o zamanlar, İsparta’da hiç kimse korkusundan evini kiraya vermedi. Fitnat adında dul bir hanımefendi 'Ben evimi Üstada kiraya veririm, kimseden de korkmam, ev benim değil mi?' diyerek, evini Üstada kiraya verdi. Fitnat Hanım, Üsdatla eve bakmaya geldiğimizi duyunca iki sandalye gönderdi ve arkasından da kahve yapıp Üstada ikram etti. Üstad kahveyi içip teşekkür etti. Üstad'ın bir âdeti vardı. Üstad her 15 günde bir kendi parası ile 150 gram koyun eti alır, onu iki defa çektirir ve Fitnat Hanım da Köfte yapar, ben de Üstada getirirdim. Bu hâl epey zaman devam etti."

"Yine bir gün Fitnat Hanım köfteyi yaptı ben de Üstada getirdim, fakat bu kez Üstad celalli bir şekilde 'Ben o köfteyi yemem, onu geri götür.' dedi. Ben de köfteyi Fitnat hanımefendiye geri getirdim ve durumu izah ettim. Fitnat hanım: 'Gel Tahir efendi gel, o kabahat benim diyerek şöyle bir itirafta bulundu. Tahir Efendi 'Bu kez köfte yaparken, "keşke bu zat ile nikahlansam da doğrudan onun her türlü hizmetinde bulunsam ve aracıları ortadan kaldırsam." diye içimden geçirmiştim. Demek onun için köfteyi yemeyip iade etti.'"

Evet, Tahir abi hizmete çok büyük katkıları olan bir Ağabeyimizdi.1960'lı yıllarda, Sungur Abi, Bayram Abi ve Abdülkadir Badıllı ile beraber Türkiye’nin birçok ilini ziyaret ettik. Çok verimli ve faydalı bir seyahat oldu. Derken İsparta’ya uğradık ve Atabey’de oturan Tahir Ağabeye misâfir olduk ve sabaha kadar hatıralarını dinledik. Kendisi beyzade ve zengin bir ailedendi. O gün bize şunları anlatmıştı: Bütün gül bahçelerimi ve diğer mal varlığımı bu hizmet için harcadım, sadece oturduğum bu konak kaldı. Hanım, iki kızım ve ben senelerce bu konakta risalelerin yazılıp çoğaltılmasına çalıştık dedi ve birçok hatırasını anlattı.

Şunu da ifade etmek isterim ki, Tahir abi İstanbul’da vefat etti. Biz de cenazesine katıldık. Cenaze namazı Fatih camiside kılındı ve Eyüp kabristanına kadar omuzlarda taşındı. Caddeden geçerken etraftaki insanların "Bu vefat eden zat kim ise doğrudan cenneti gidiyor." dediklerini duydum. Allah rahmet eylesin.

Av. Bekir Berk ile

İnsanın Büyüklüğü Musibet ve Tehlike Anında Belli Olur

Bir ramazan ayı idi. Hacı Süleyman Arı Efendi’nin evinde iftar edip, akşam namazını kıldıktan sonra, Erzurum’un Oltu ilçesinde bulunan bir Nur talebesinin mahkemesine katılmak için bir jeep ayarlayıp, Av. Bekir Berk ile beraber Oltu’ya hareket ettik. Kışın tam ortası idi.

Oltu Dağı’na geldiğimizde tipiye yakalandık. Jeep kara saplandı, artık ne ileri ne de geri hareket etmemiz mümkün değildi. O halde iken Avukat Bekir Berk birden aşk ve şevk ile şehitliğin ehemmiyet ve kudsiyetini örneklerle anlatmaya başladı. Her şeyden umut kesmiş, âdeta ölümümüzü bekliyorduk. Zira gece, tipi, kar ve soğuk aleyhimizde ittifak etmiş ve sebepler tamamen sükût etmişti. Tam iki saat yolda kaldık. Derken uzaktan bir ışık göründü, biraz yaklaşınca gelenin bir grayder olduğunu gördük. Grayder yolu açtı ve sürücüsü bize şöyle dedi: "Belli ki, Cenab-ı Hak, beni sizin imdadınıza gönderdi. Önemli bir işim yoktu, çok cüzi bir iş için geri dönmüştüm."

Bu vesile ile şunu da anlatmak isterim ki, İstanbul’da bir hastanede tedavi gören Bekir Berk’i ziyarete gittim. Çok ağır hasta idi. Vücudunun çeşitli yerlerine birçok hortum bağlı, yatakta yatıyordu. Çok zayıflamış âdeta bir çocuk kadar kalmıştı. O’nun bu hali benim rikkatime dokundu ve gayr-i ihtiyari gözlerimden yaşlar aktı. Benim üzüldüğümü gören Bekir Bey ellerini kaldırdı ve şöyle dedi: "Şükürler olsun! Şükürler olsun! Şikâyetçi değilim. Bu, şeker değil, şükür hastalığıdır." (Kendisi şeker hastası idi.)

O zaman imanlı ve şuurlu bir müminin hastalığa bakışını ve Hz. Eyyüb Aleyhisselam gibi başına gelen musibetlere şükür ve sabırla nasıl mukabele ettiğini anladım.

Abdullah Yeğin Ağabey ile

Abdullah Yeğin Ağabeyin Sakal Bırakması

1976 senesinde hacca gitmiştim. Bir gün Hz. Peygamberin (asm) huzurunda Cevşen-ül Kebir okuyordum. Benden daha yaşlı ve sakallı birisi karşımda duruyordu. Bana: “Cevşen okuduğuna göre belli ki, Nur talebesisin ama neden sakallısın.” dedi. Bu zatın o sözünden fevkalade müteessir oldum. O zaman bende şöyle bir kanaat hâsıl oldu ki, insanların ekserisi Nur talebelerini sakala ehemmiyet vermeyen ve bu sünneti işlemeyen kişiler olarak bilmektedirler.

Yine bir gün sabah namazından önce hacda bulunan Üstadımızın talebelerinden Abdullah Yeğin Ağabeyle Mescid-i Saadette karşılaştım. Latifeli bir şekilde “Yeter artık Abdullah Abi! Canım ağzıma geldi, artık sakal bırakacaksın.” dedim ve o zatın söylediklerini kendisine naklettim. Kendisi de tebessüm etti. "Hocam zaten ben de sakal bırakmaya niyetli idim." dedi ve orada sakal-ı şerife izin verdi.

Bazı Nur talebeleri, Üstad'ın sakalsız olmasından dolayı sakal bırakmamaktadırlar. Ancak bu durum Üstada mahsus bir haldir. Bir Nur talebesinin, Üstadı her haliyle taklid etmesi mümkün değildir. O’nun yemesi, ibadet ve tefekkürü, dua ve zikirde bulunmasını yapmak mümkün mü? Zaten O’nun neden sakal bırakmadığı herkesin malumudur. Kendi ifadesiyle:

“Sakal meselesi ise: Bu bir sünnettir, hocalara mahsus değil. Bu millette yüzde doksan sakalsız olanların içinde küçükten beri sakalsız bulundum. Bu yirmi senedir bana resmî hücumlarda bazı arkadaşlarımın sakallarını kestirmeleriyle, benim sakal bırakmadığım bir hikmet, bir inayet-i İlahiye olduğunu isbat etti. Eğer sakal olsaydı traş edilseydi, Risale-i Nur'a büyük bir zarardı. Çünki ölecektim, dayanamayacaktım.” (Emirdağ Lahikası-I, 24. Mektup)

Şunu da belirtmek isterim ki, Ramuz-ul Hadis de şöyle bir hadis gördüm: “Muhakkak ki Said fitnelerin içine girmiş ve sabretmiştir. O sakalsızdır.” (Ramuz-ul Ehadis s.100)

Ömer Nasuhî Bilmen Hocaefendi ile

Bediüzzaman İlm-i Kelam’da Bir Tecdid Hareketi Yapmıştır

Büyük İslam İlmihâli ve diğer islâmî eserleri ile bu millete çok büyük hizmetler yapmış olan emekli Diyanet İşleri Başkanı Ömer Nasuhî Bilmen Hocaefendiyi 1965 yıllarında rahmetli Osman Demirci Hoca Efendi ile beraber Fatih’teki evinde ziyareti ettik. Seksen yaşını geçmişti.

Sohbetimizin bir noktasında kendisine Bediüzzaman Hazretlerini sordum. Cevap verdi:

“Bediüzzaman Hazretleri ile Dar’ül-Hikmet-ül İslamiye’de iken tanıştım. Birkaç sohbetlerinde bulundum. O dönemde yazdığı makaleleri okurdum. Bütün İstanbul uleması kendisini takdir ederdi. Fevkalade tesirli fikirleri vardır. Yalnız Sözler isimli kitabını mütalaa ettim, harikulâde bir eser olduğunu gördüm. İlm-i Kelam’da bir tecdid hareketi yapmıştır. Ayrıca imanın bütün erkânını kemal-i vuzuhla ortaya koydu. Bediüzzaman her asırda gönderilen müçtehidlerden, müceddidlerden biridir. Tarihte hiçbir din âliminin karşılaşmadığı zorluklara maruz kalmıştır. Fakat en ağır şartlarda bile sabır ve tahammülle hizmetini yürütmüştür. Çünkü O, irşad ve ikna metodunu seçti. Bunu da kimse engelleyemezdi."

Hocamıza “Biz de Risale-i Nurları okuyup neşrine çalışıyoruz.” deyip ellerini öpüp dualarını istirham ederek yanından ayrıldık.

Necip Fazıl Kısakürek ile

Necip Fazıl’ın Hrıstiyanlarla Alakalı İtirazına Cevap ve İkna Olması

Mehmet Şevki Eygi’nin çıkardığı Bugün Gazetesinde Necip Fazıl Kısakürek yazılar yazıyordu.

Bir kış günü Zübeyr Ağabey'den “Hocam acele İstanbula gel.” diye bir telefon aldım. Aynı gün uçakla İstanbul’a indim. Havaalanında Av. Bekir Berk, Mustafa Polat, Mehmet Fırıncı, Mehmet Birinci karşıladılar. Oradan Bekir Bey’in Kığılı Pasajındaki bürosuna gittik. Zübeyr Ağabey, Sungur Ağabey, Bayram Ağabey oradaydılar. Baktım Zübeyr Ağabey kravat takmış, özel bir hazırlık yapmış gibiydi. Dedi ki:

"Hocam, Necip Fazıl Bey Bugün Gazetesinde Üstad aleyhinde birkaç yazı yazdı. Üstadımızın 'Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa'ya (A.S.) mensub Hristiyanların mazlumları çektikleri felâketler, onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir.' sözüne itiraz ederek, bunun ehl-i sünnet akidesine muhalif olduğunu söylüyor. Kendisinden randevu aldık, şu anda bizi bekliyor."

Gerekli kitapları yanımıza alarak ormanlarla kaplı, içi de çok güzel döşenmiş evine gittik. Necip Fazıl Bey beni görünce “Tamam Mehmet Bey’de gelmiş, Ehl-i sünnet’i bilen, şeriatı bilen birisidir, şimdi meseleyi daha rahat çözebiliriz.” dedi. Sonra Tarihçe-i Hayatı getirdi ve ilgili mektubu okumaya başladı:

“Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber manevî ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden bîçarelere gelen felâketler, helâketler, sefaletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki: Böyle musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki, o musibet ona nisbeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semaviye, masumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçiyor."

"Üç-dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiç bir haberim yokken Avrupa'da Rusya'daki çoluk çocuğa acıyarak tahattur ettim. O manevî ihtarın beyan ettiği taksimat, bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki:

"O musibet-i semaviyeden ve beşerin zalim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehid hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı maneviyeleri, o musibeti hiçe indirir."

"On beşinden yukarı olanlar, eğer masum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür; belki onu Cehennem'den kurtarır. Çünki âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedî'ye (A.S.M.) bir lâkaydlık perdesi gelmiş ve madem âhir zamanda Hazret-i İsa'nın (A.S.) din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa'ya (A.S.) mensub Hristiyanların mazlumları çektikleri felâketler, onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zaîfler, müstebid büyük zalimlerin cebr ü şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet, onlar hakkında medeniyetin sefahetinden ve küfranından ve felsefenin dalaletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır diye hakikattan haber aldım. Cenab-ı Erhamürrâhimîn'e hadsiz şükrettim. Ve o elîm elem-i şefkatten teselli buldum." (Kastamonu Lâhikası, 76. Mektup, s. 111)

Okumayı bitirdi, bana dönerek: “Hocam, şimdi bu fikirler Ehl-i sünnet ve’l cemaat mezhebine uygun mu, değil mi? Sen ne dersen razı olacağım.” dedi.

Bir tevafuk eseri birkaç gün önce ilm-i kelam dersi alan talebelere İmam-ı Gazali’nin "Faysalü’t-Tefrika" adlı kitabında o kısmı okumuştum. Dedim:

"Efendim keşke o yazıları yazmadan evvel bizimle görüşseydiniz. Üstad Hazretleri itikadan Eş’ari mezhebindendir. Biz ise Maturudi mezhebindeniz. Bu konuda Eş’ari ile Maturidi mezhebi arasında görüş farklılığı vardır. Eş’ariler وَمَا كُـنَّا مُعَذِّب۪ـينﭯ حَتّٰى نَبْعَثَ رَسُولًا [“Biz peygamber göndermediğimiz kavme azap etmeyiz.” (İsra, 17/ 64)] ayetine dayanarak, kendilerine peygamber gelmemiş, davet ulaşmamış insanları ehl-i necat kabul ederler.” Sonra Mektubat’ı açarak alakalı yeri okudum:

“… Zaman-ı fetrette وَمَا كُنَّا مُعَذِّب۪ـينﭯ حَتّٰى نَبْعَثَ رَسُولًا sırrıyla; ehl-i fetret, ehl-i necattırlar. Bil'ittifak, teferruattaki hatiatlarından muahazeleri yoktur. İmam-ı Şafiî ve İmam-ı Eş'arîce; küfre de girse, usûl-i imanîde bulunmazsa, yine ehl-i necattır. Çünki teklif-i İlahî irsal ile olur ve irsal dahi, ıttıla' ile teklif takarrur eder. Madem gaflet ve mürur-u zaman, enbiya-i salifenin dinlerini setretmiş; o ehl-i fetret zamanına hüccet olamaz. İtaat etse sevab görür, etmezse azab görmez. Çünki mahfî kaldığı için hüccet olamaz.” (Mektubat, Yirmi Sekizinci Mektup, Sekizinci Risale, s. 386)

Devamında dedim ki: İşte İmam-ı Gazalî de Eş’ari Mezhebindendir ve kitaplarında aynı fikirleri savunmaktadır.

Necip Fazıl Bey çok hakperest bir insan olduğundan söylediklerimizi kabul ve tasdik ederek ayağa kalktı: “Şimdi o yazıları yazdığıma pişman oldum.” diyerek hakkı teslim etti. Benden İmam-ı Gazalinin mevzu ile ilgili bölümü kendisine göndermemi rica etti. Ben de Erzurum’a döndüğümde mektupla İmam-ı Gazalinin "Faysalü’t-Tefrika" adlı kitabının 96. sayfasını kendisine gönderdim. Ertesi gün aynı gazetede: “Akşam Nurcuların kurmay grubuyla görüştük…” diye başlayan bir yazı yayınlayarak hatasını tashih ve telâfi etmiş oldu.

Faydalı olacağı ümidi ile İmam-ı Gazali’nin Faysalü’t-Tefrika adlı kitabındaki mevzuumuz ile ilgili bölümü buraya aynen derc ediyorum:

"İnancıma göre, İnşallah Allah-ü Teâlâ, zamanımızdaki Rum, Hrıstiyan ve Türklerin pek çoğunu da Rahmet-i İlâhiye sümûlüne alacaktır. Bunlardan maksadım, uzak memleketlerde yaşayan ve kendilerine İslâm’ın dâveti ulaşmayan Rum ve Türklerdir. Bunlar üç kısımdır:

1. Hazret-i Muhammed’in (asm) isimini hiç duymamış olanlar

2. Hazret-i Peygamberin ismini, sıfatlarını ve gösterdiği mu’cizelerini duymuş olanlar. Bunlar İslâm memleketlerine komşu olan yerlerde veya Müslümanlar arasında yaşayan kimselerdir. Bunlar kâfir ve mülhidlerdir.

3. Bu iki derece arasında bulunan gruptur. Hazret-i Peygamber’in ismini duymuşlarsa da vasıf ve hususiyetlerini duymamışlardır. Daha doğrusu bunlar Hazret-i Peygamber’i tâ küçüklüklerinden beri “İsmi Muhammed olan, peygamberlik iddiasında bulunan birisi” olarak tanımışlardır. Tıpkı bizim çocuklarımızın 'El Mukaffa adında birisinin Allah’ın kendisini peygamber olarak gönderdiğini iddia ettiğini.' duymaları gibi. Kanaatime göre bunların durumu birinci grupta olanların durumu gibidir. Çünkü bunlar Hazret-i Peygamber’in ismini, haiz bulunduğu vasıfların zıdlarıyla birlikte duymuşlardır. Bu ise hakikatı araştırmak için insanı düşünmeye ve araştırmaya sevk etmez. Bunlar da birinci grup gibi ehl-i necattırlar."

İmam-ı Gazalinin bu yazısını Necip Fazıl’a gönderdim. Aynı zamanda Alûsi’nin, Ruhül-Meâni tefsirinin 15. cilt 42. sayfasında, İbrahim Lekkâni’nin Cevheretü’t-Tevhid adlı kitabının 29. sayfasında aynı görüşü savunduğunu kendisine yazdım.

Seneler sonra Üstad’la alakalı düzenlenen sempozyumlarda gördük ki Badiüzzamanın bu mektubunun Hrıstiyanlar âleminde ne kadar takdir-i şâyanla karşılanmıştır. Ve ittihad ve birliğin temel taşını oluşturduğunu, bir nevi Üstadımızın bir kerameti olduğunu hep beraber müşahade ettik

Sizlere Koyun Olmadığınızı Bir Anlatabilsek

1980’li yıllarda İstanbul Beyazıt’ta bulunan Fakülte apartmanındaki dersanede her akşam Risale-i Nur sohbetleri yapıyorduk. Bir gün sohbette Yirmi Altıncı Mektup'tan şu bahisler okunmakta idi:

“İşte ey Ehl-i Kur’an olan şu vatanın evladları! Altı yüz sene değil, belki Abbasiler zamanından beri bin senedir Kur’an-ı Hakîm’in bayraktarı olarak, bütün cihana karşı meydan okuyup, Kur’an’ı ilan etmişsiniz. Milliyetinizi, Kur'ana ve İslâmiyete kal'a yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müdhiş tehacümatı def'ettiniz..."

O gün Arabistan’dan İstanbul’a gelen Arap alimlerinden üç kişi de bir vesile ile sohbete geldiler. Daha sonra kendilerine has kıyafetlerle derslerimize birkaç gün devam ettiler. Sohbetleri çok dikkatlice dinliyorlardı.

Bir gün ders bittikten sonra yanıma geldiler ve sohbetten çok istifade ettiklerini ve çok feyiz aldıklarını, Risale-i Nur'un ve Üstad Bediüzzaman’ın kıymet ve değerini çok iyi anladıklarını, böyle mükemmel eserleri yazan bu zatın, asrın en büyük bir müceddidi olduğunu ifade ettiler. Ben de ne müceddidi Bediüzzaman ahir zamanın Mehd-i Âzamı’dır dedim. Onlar da hakikaten böyle eserleri yazmak ancak mehdiye hastır, dediler. İçlerinden biri de hocam eğer müsaade ederseniz bir hikâye ile size maksadımı anlatmak isterim dedi. Buyurun dedim.

"Hocam, bizim ilkokul ders kitaplarında şöyle bir hikâye anlatılmaktadır:

'Annesi avcılar tarafından öldürülen bir aslan yavrusu, bir koyun sürüsüne katılmış, koyunların sütünden beslenerek büyümüş. Artık o arslan, kendisinin koyun olduğuna inanmış. Bir gün ona annelik eden koyunlardan biri, aslanı yanına almış ve ona; sen bizim cinsimizden değilsin, sen aslan cinsindensin ve bu ülkelerin kralısın. Eğer kükreyerek bir nâra atsan, bizleri tilkilerin, çakalların ve ayıların rahatsız edici seslerinden kurtarırsın demiş. Fakat aslan, kendisinin de koyun cinsinden olduğunda ısrar etmiş. Bunun üzerine koyun, aslanı bir su kuyusunun kenarına götürmüş. Şimdi şu kuyuya iyi bak. İkimiz de orada görünüyoruz. Bizler birbirimize benziyor muyuz? Baksana senin pençelerine, yelelerine onlar biz de var mı?.. Seslerimiz de birbirine hiç benzemiyor. İstersen ben ses çıkarayım, sen de kükre. Bunun üzerine aslan kükrer ve gerçekten kendisinin koyun cinsinden olmadığına kanaat getirir.'

"İşte muhterem hocam, biz de hayırlısı ile sizlere koyun olmadığınızı bir anlatabilsek var ya, işte o zaman iş bitecek, bütün âlem-i İslam rahata ve huzura kavuşacak." dedi.

Bu Devlete Ne Cesaretle Kâfir Dersiniz?

Yine bir gün aynı dersanede başka bir Nur sohbetinde, daha önce hiç görmediğim ve cemaatimizden olmadıkları her hallerinden anlaşılan, bağdaş kurmuş ve elleri dizlerinin üzerinde üç-dört kişi vardı. Onlar birkaç gün üst üste derslerimize devam ettiler. Bir gün ders bittikten sonra çay faslında onlardan biri parmak kaldırdı ve bana hitaben: “Biz Risale-i Nur’un ismini duymuştuk, ama şimdiye kadar ne okumuş ne de dinlemiştik. Gerçekten çok harika, çok orijinal eserler. Sizin izahlarınız da cidden tatmin edici. Fakat dikkatimi çeken şu ki; siz hiç odak noktaya yanaşmadınız.” dedi. Ben de “Acaba odak nokta nedir, anlat ki, uzağında mıyım, yakınında mıyım anlayayım?” dedim ve ısrar ettim. Bunun üzerine o da:

- Siz bu kâfir devlete hiçbir şey söylemiyorsunuz, dedi. Adamın bu sözünden çok rahatsız oldum ve

- Bir insana bile kâfir demek hatalı iken, şu Müslüman milletin şahsi manevisi olan devlete ne cesaretle kâfir dersiniz? Bu cesareti nereden alıyorsunuz, deyince;

- Ben demiyorum ki, Allah buyuruyor, dedi.

- Peki ne buyuruyor Allah, dediğim de Maide suresindeki şu ayeti okudu. “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.”

- Ben de kendisine: Her ilmin mütehassısları vardır. Siz hiç bu ayetin tefsirine baktınız mı, bu sahada söz sahibi olan müfessirler bu ayeti nasıl izah etmişler, dedim.

- Yok bakmadım, hem neden onların tefsirine bakayım ki, ayetin manası gayet açıktır, dedi.

- Bu ayetteki "menlemyehküm” ifadesi "menlem yusaddik" manasındadır. Yani bir insan Allah’ın indirdiği hükmü inkâr ederse kâfir olur, anlamındadır... Aksi halde ayetlerin hükmüne inanıp da onların hükmüne göre amel etmezse, sadece günahkâr ve fasık olur. Mesela, bir insan namaz hakkında Allah’ın indirdiği bir hükme inanmazsa kâfir olur; indirilen hükme inanıp da namazını kılmazsa günahkâr ve fasık olur. Zaten bütün tefsir alimlerinin de bu ayeti böyle yorumladıklarını söyledim. Ancak kendisinin bu izahtan ikna olmadığını anlayınca; kendisine "Peki beyefendi, Allah Kur’an’da yalan söylemeyi indirmiş midir?" diye sordum. O da "Hayır, indirmemiştir." diye cevap verdi... "Peki, siz hayatınızda hiç yalan söylemediniz mi?" diye sordum. O da "Mutlaka söylemişimdir." dedi. "O halde siz kendi küfrünüze de hükmetmiş oluyorsunuz." dedim. "Nasıl yani?!." deyince... Ben de "Sizin bu ayeti anlayışınıza göre, Cenab-ı Hakk’ın emirlerine muhalif hareket eden, O’nun emirlerini yerine getirmeyen herkes kâfir olmuş oluyor. Allah korusun!" dedim. "Zira hatasız ve günahsız hiçbir kul yoktur ve olması da muhaldır. Çünkü her Müslüman Allah’ın hükümleriyle hakkıyla amel edemez..." deyince özür diledi, ikna olduğunu ve büyük bir yanlıştan döndüğünü ifade etti.

"Ben de hatadan dönmek büyük bir fazilettir. Sizi tebrik ederim." dedim ve konuşmamı şöyle tamamladım:

Efendiler, devlete isyan etmek başkadır, itaat etmemek başkadır. Devletin dinimize muhalif olan emirlerine itaat etmeyiz, ama isyan da edemeyiz. Çünkü dimimizde devlete isyan etmek de yasaktır.

Burada size devlete itaatin önemini anlatan ibretli bir tarihi hadiseyi anlatmak isterim:

Sizler Sokrat’i duymuşsunuzdur. Kendisi Miladi 399-469 yıllarında yaşamış ünlü Yunan filozofu ve fikir adamıdır. Gençleri sefahetten kurtarmak, onlara Allah’ı ve ahreti anlatmak için onlarla sürekli sohbetler ederdi. Bundan dolayı devlet kendisini hapse attı ve suçlu bularak idamına karar verdi. Talebeleri de kendisini hapishaneden kaçırmak için, hapishane müdürünü de ikna ederek bir araba ayarlayıp yanına geldiler. O sabahleyin idam olacağı halde yatağında rahat uyuyordu. Talebeleri Sokrat’ı uyandırdılar, karşısında talebelerini gören Sokrat şaşırır ve ne için geldiklerini ve hapishaneye nasıl girdiklerini sorar. Onlarda kendisini hapishaneden kaçıracaklarını ve arabanın dışarıda hazır olduğunu söyleyince, Sokrates kesinlikle böyle bir şeyi kabul etmeyeceğini, hapishaneden kaçarak devlete isyan etmiş olacağını bildirir. Bunun üzerine talebeleri, “Efendim siz bir fikir adamısınız bir suçunuz yok, sizi suçsuz yere idam edecekler buna nasıl göz yumalım?” deyince, Sokrat iyi ya ne güzel bir suçum yok bir de suçlu mu olsaydım. Kesinlikle sizinle gelemem, eğer beni seviyorsanız çocuklarımın faziletli olarak yetişmesine yardımcı olunuz, bu bana yeter der ve onların teklifini reddeder. Sabahleyin saat 9’da müsaade alarak Allah’a dua ve ilticada bulunur ve sonra zehir dolu kupayı içerek inandığı mefkûre uğruna başını feda eder.

Akıl almaz zulüm ve işkencelere maruz kaldığı halde, daima müsbet hareket metodunu uygulayıp, bedduayı bile menfi hareket sayan, hatta kendisine hapishanelerde yer hazırlayıp, zulmedenlere bile hakkını helal eden ve talebelerine de sabrı ve müspet hareketi tavsiye eden Bediüzzaman Hazretleri de "Beni tevkif için gelen jandarmaya kemali emniyetle ellerimi uzatır, itaatle önlerine düşer giderim." der.

Devletten Maaş Alan İmamın Arkasında Kılınan Namaz

Devletten maaş alan imamın peşinden namaz kılınmaz mı?

Bir gün yanıma üç üniversite talebesi geldi, selam verip oturdular. Hoş geldiniz, safalar getirdiniz!” dedim. Ancak yüz ifadelerinden bir sıkıntı içerisinde oldukları belliydi.

Kısa bir tanışma ve hasbihalden sonra içlerinden biri:

- Hocam biz sizi gıyaben çok duymuştuk, ama tanışmak ve sohbetlerinize katılmak bir türlü nasip olmamıştı. Demek ki, nasip bugüne imiş, dedi. Ben de

- Elbette her şey nasip iledir, dedim. Bunun üzerine o genç:

- Hocam, biz kendi aramızda bir meseleyi tartıştık, bir sonuca varamayınca da bu meseleyi size sormaya geldik. Siz ne buyurursanız kabulümüzdür.

- Ben de hayırdır, nedir meseleniz, eğer bilirsek bir cevap veririz, bilemezsek bilenlerden sorup öğreniriz, dedim.

Tekrar o genç “Hocam, bizim bu arkadaşlarımız devletten maaş alan imamların peşine namaz kılınmaz diyerek, imamların arkasından namaz kılmıyorlar. Camiye gittiğimizde de cemaate uymayıp namazlarını yalnız kılıyorlar. Ben bu imamların arkasından namaz kılınır diyorum, ama bu arkadaşlarımı bir türlü ikna edemiyorum. Bu konuda bizi aydınlatırsanız memnun oluruz.” dedi. Bunun üzerine “Devletten maaş alan imamın arkasından namaz kılınmaz” diyen arkadaşın ismini sordum. “Ahmet” dedi. “Ahmet Bey, sizler bu imamların peşimden niçin namaz kılmıyorsunuz?” diye sordum. O da “Hocam bu kâfir devletten maaş alan imamların arkasından nasıl namaz kılalım.” deyince hayret ettim ve kendisine “Nerede okuyorsunuz?” diye sordum. “Ziraat Fakültesinde okuyorum.” dedi. “Peki nerede kalıyorsunuz?” “Yurtta kalıyorum.” diye cevap verdi. “Peki yemeğinizi nerede yiyorsunuz?” “Üniversitenin Mediko Sosyal Tesisleri’nde yiyorum.” dedi. Daha sonra maddî durumlarını sordum:

“Ahmet Bey, maddî durumunuz nasıl, ailenizin geçimi iyi mi?” O da “Hayır hocam, ailemin durumu pek iyi değil.” dedi. “Ya öyle mi!” dedim ve tekrar “Peki Ahmet Bey, ailen durumu iyi olmadığına göre diğer masraflarını nasıl karşılıyorsun?” diye sordum.

“Devletten burs alıyorum, yani devletin verdiği bursla okuyorum.” diye cevap verdi. O zaman şöyle dedim:

“Ahmet Bey, sen devlet okulunda okuyorsun, devlet yurdunda kalıp onun yemeğini yiyorsun, sonra devletin verdiği bursla diğer ihtiyaçların temin edip eğitimine devam ediyorsun. Bu halde iken sen kâfir olmuyorsun da devletten sadece maaş alan ve onun karşılığında vazifesini ifa eden bir biçare imamın peşinden namaz kılmıyorsun. Senin her türlü ihtiyacını deruhte eden ve milyonlarca insandan teşekkül etmiş bir şahs-ı manevî olan bu devlete hangi cüretle kâfir diyebiliyorsun. Bu kadar insanın küfrüne ne cesaretle hükmediyorsun? Nasıl bir yanlışın içinde olduğunun farkında mısın? Bu büyük bir cehalet ve bir hata-yı azimdir. Bu nasıl bir mantık, nasıl bir insaf ve ne acip bir mukayese. Nasıl bir İslamî anlayış ve ne biçim bir devlet anlayışıdır hayret doğrusu!”

deyince birden şaşırdı, bir şey söylemeden sadece tebessümle yüzüme baktı. Yüz ifadelerinden hata ettiklerinin farkına vardıklarını hissettim. Onları bu yanlış fikirlerinden tamamen kurtarmak için konuşmama şöyle devam ettim:

"Arkadaşlar, devlet bir şahs-i manevidir. Faraza devlet, bazı cihetlerle hatalı olsa bile, binlerce cihetten faydalıdır. En kötü bir devlet, devletsizlikten binler defa iyidir. Bugün devleti olmayan ve başka devletlerin esareti altında inim inim inleyen milletlerin ne durumda olduklarının farkında değil misiniz? Allah hiçbir milleti devletsiz etmesin. Sizler, itham ettiğiniz ve suçladığınız bu devlet sayesinde okuyor, onun birçok nimetlerinden faydalanıyorsunuz. Malımızı ve namusumuzu muhafaza eden bu devlet sayesinde rahat uyuyabiliyoruz. Peki o halde, sizler neden beğenmediğiniz bu devletin üniversitelerinde okuyorsunuz? Sizin gibi düşünen insanların büyük bir yanlış için de olduğunu ve aldandıklarını iyi biliniz ve onları da bu yanlış fikirlerinden vazgeçirmeye çalışınız. Devlete ve millete faydalı insanlar olarak yetişip, onun çeşitli kademelerinde görev alınız, maddi ve manevi kalkınmamız için gece gündüz demeden çalışınız, o zaman sizlerin sayesinde beğenmediğiniz bu devlet daha iyi olacaktır. Eğer devletin imamını, doktorunu, öğretmenini ve diğer kamu görevlilerini beğenmiyorsak, bunun çaresi onları itham etmek değil, devletini ve milletini seven, mesleğinde başarılı insanlar yetiştirmektir. Yoksa biz insanları ve devleti tekfir ederek hiçbir yere varamayız. Tam aksine 'Niza etmeyiniz. Aksi halde dağılırsınız gücünüz ve kuvvetiniz kaybolup gider.' (Enfal, 8/46) ayet-i kerimesine muhalif hareket etmiş oluruz." dedim.

Bu ifadelerimden tam ikna olduklarını memnunane ifade ettiler. “Hoca’m Allah sizden razı olsun, bizi aydınlattınız, büyük bir yanlıştan döndük. İnşallah bundan sonra bu imamların arkasından namaz kılacağız” diyerek memnun bir şekilde ayrıldılar. “Ben de bir insanın hatasından dönmesi en büyük bir fazilettir, bu yanlıştan döndüğünüz için sizi tebrik ederim.” diyerek kendilerini uğurladım.

Antalyalı Eczacı Namık Bey ile Bir Sohbet

1972 senesinde TÜRK-İŞ in Erzurum’daki kongresinin organizasyonunu yapmak için bizzat Ecevit tarafından görevlendirilen ve onun yakın dostu olan Namık Saygı Bey Antalya’dan Erzurum’a gelmişti. Namık Beyin Antalya’dan komşuları ve yakın dostları olan Nazif ve Hamza isminde iki üniversite talebesi de bizim dersanelerde kalıyorlardı. Erzurum’a gelen Namık Bey, önce bu dostlarını ziyaret etmek üzere onların okudukları fakülteye gider. Onları ikindi namazını kılarken görünce çok şaşırır ve kendilerine "Nedir bu haliniz, bu asırda namaz kılmakla nereye varacaksınız? Hem de üniversite de okuyorsunuz hiç size yakışıyor mu bu?" diyerek onlara çıkışır. Bunun üzerine Nazif ve Hamza beyler kendisine, “Namık Bey, sen fikir adamısın ve çok kitap okuyan birisin. İstersen sizi Erzurum’da yaşayan bir mütefekkir ve din alimiyle tanıştıralım ne dersin?” deyince Namık Bey "Neden olmasın. Ben her fikirden insanla görüşür, fikir teatisinde bulunurum. Bu konuda hiç kimseden de çekinmem." der.

Böylece bizimle görüşmek üzere yanımıza geldiler. Biz de ikindi namazını kılmış, birkaç arkadaşla beraber sohbet ediyorduk. Nazif Bey ve isminin Namık olduğunu sonradan öğrendiğimiz birisi ile üst kata çıktılar. Hamza Bey ise bizim yanımıza geldi ve arkadaşının durumunu anlattı ve benim ile görüşmek istediğini söyledi. Ben de “Hay hay olur.” dedim ve arkadaşlarla beraber üst kata çıktık. Kendisine hoş geldin dedikten sonra, ismini ve mesleğini sordum. O da isminin Namık, mesleğinin de eczacı olduğunu söyledi. Ben de “O! Namık Bey ne hoş bir tevafuk, seni gökte ararken yerde buldum. Hele bak bu Allah’ın lütfuna." deyince hem Namık Bey hem de yanımızda bulunan diğer arkadaşlar mütehayyir kaldılar. Ben tekrar eğer "Neden derseniz, benim büyük bir yaram var. Onu tedavi edecek bir eczacı arıyordum. Namık Bey sen eczacı olduğun için belki sen yarama bir çare bulursun." dedim. Namık Bey hiçbir şey söylemedi ve şaşkınlığı daha da arttı. Ben tekrar "Beyefendi, bundan birkaç gün önce çok sevdiğim validem vefat etti. Onun ölümünden sonra kendi ölümümü düşündüm. Meftun olduğum bu dünyadan ayrılmanın acısı uykumu kaçırdı ve ruhumda büyük yaralar açtı. Ben de bu yarama merhem sürecek bir eczacı ararken Cenab-ı Hak seni lutfetti. Namık bey sizde ölüme çare olacak bir ilaç vardır elbette?” deyince Namık Bey hayretle ve şaşkınlıkla yüzüme baktı, hiçbir şey söyleyemedi.

O yıllarda devletin ve milletin maddi durumu iyi değildi. Bu yüzden Marksist zihniyette olanlar, yağ ve peynirin olmadığını ifade ederek yoksulluk edebiyatı yapıp, insanların bu damarından faydalanmaya çalışıyorlardı. Bundan dolayı ben de konuşmama şöyle devam ettim:

"Sizler yağın ve peynirin olmadığından bahsedip cemiyeti bunun ile tedavi etmeye çalışıyorsunuz. Faraza sizler öyle bir sistem geliştirseniz ki, bir lokması bir altın pahasında olsa." dedim ve kendisine, "Bu zamanın insanları ne kadar yaşıyor?" diye sordum. O da "Ortalama altmış beş-yetmiş." dedi. Dedim "Olmaz Namık Bey, bir lokma bir altın pahasına olacak da insanlar yetmiş sene yaşayacak. Hiç olmazsa yüz otuz yıl yaşamalarını sağlamalısınız." Peki dedim "Namık Bey, insanlar ortalama kaç kilo geliyor?" diye sordum. O da "Ortalama 60-70 kilo" diye cevap verdi. "Bu da olmadı Namık Bey, her lokması bir altın kıymetinde olan besinlerle beslenen insanlar, hiç olmazsa yüz otuz kilo olmalılar ve yüz otuz sene yaşamalılar." dedim ve tekrar "Namık Bey faraza bunu da başardınız, fakat daha ötesi yok. Namık Bey bir gün hanımınız yanıma gelerek, 'Hocam, bizim Namık altından yapılmış olan yatağında uyurken kalp krizi geçirerek vefat etti. Bunu ne yapalım?' diye sordu. Ben de 'Ana babasına teslim edin.' dedim. O gitti ve tekrar gelerek, 'Onlar kabul etmediler.' dedi. Ben de 'Madem onun en yakınları onu kabul etmiyorlar öyle ise, daha hiç kimse onu kabul etmez, o zaman bir çukur kaz ve onun cesedini içine koy.' dedim."

"Şimdi anladın mı Namık Bey peşinden gittiğiniz sistemin neticesini. Sadece boş ve karanlık bir çukur. Fakat Allah’a, Peygambere ve ahirete inanan ve Onun emirlerine göre hareket eden ve namazlarını kılan bu iki mümin gibi diğer bütün müminler ile sizin zihniyetinizdeki bir insanı nasıl mukayese edeceğiz. O mümin imandan aldığı feyiz ile dünyada huzur ve saadet içinde yaşar, ebedi aleme göçmeye vesile olacak ölümü de gülerek karşılar, huzur-u Rahmana kavuşmayı bin can ile arzu eder, yer altında muvakkaten durur, sonra ebedi saadetlere nail olur. Bunu bu aklınız, bu tahsiliniz ve bu bilginiz ile neden düşünmüyorsunuz? Çok hayret ediyorum."

"Cenab-ı Hak, düşünme ve tefekkür hassası, hayrı ve şerri birbirinden ayıran, onu doğru yola sevk eden akıl nimetini insana bahşetmiştir. İnsan, bu aklı sayesinde göz ile görünen eserden, görünmeyen ve müessir-i hakiki olan Cenab-ı Hakk’ı bulur. Bu bakımdan akıl, Allah’ın insanlara ihsan ettiği nimetlerin en büyüğü ve en hayırlısıdır. O da sizde var elhamdülillah..."

"İşte insan bu akıl sayesinde kâinatta Cenab-ı Hakk'ın sonsuz azamet ve kudretini, rahmet ve inayetini, lütuf ve keremini müşahede eder ve insan için bir saadet anahtarı olur. Mütefekkir hiçbir insan bulunmaz ki, Allah’ı bulmasın, O’nu sevmesin ve emirlerini yerine getirmesin. Bunu yapmamak için, ancak akılsız ve hissiz olmak gerekir."

"Evet, tefekkür ehli olan bir kişi, başta kendisi olmak üzere, kainat sahifelerinde tecelli eden binler âyeti ve ilâhi hikmetleri görür, okur ve onu yazan Halık’ının mevcudiyetini bilir ve O’nun azamet ve kudretini tasdik eder. Bak Üstad Bediüzzaman Hazretleri ne buyuruyor:

“Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku! Yoksa hayvan ve camid hükmünde insan olmak ihtimali var!”

"Namık Bey, bizler müminler olarak inanıyoruz ki, cennet ve cehennem vardır. Siz de olmadığını iddia ediyorsunuz. Faraza öldükten sonra baktık ki, cennet ve cehennem yoktur... Bizim dünyada onların varlığına inanmamız bizlere bir şey kaybettirir mi? Fakat tam aksine, öldükten sonra onların varlığını gördüğümüzde inanmayanların neler kaybedeceği ve elim azaplara nasıl düçar olacakları anlaşılmaz mı? Halbuki, öldükten sonra dirileceğimize o kadar şahitler var ki, gündüzün güneşi gösterdiği gibi, onlarda bu hakikatı göstermektedirler."

"Mesela, gözümüzle görüyoruz ki, her bahar mevsiminde yeryüzünü bir anda dirilten ve toprağın altında çürüyen bir çekirdekten koca bir ağacı çıkaran ve basit tohumlardan binlerce sümbül verdiren bir Hafız-ı Zülcelal, bu kadar ehemmiyet verdiği ve en çok sevdiği mahlukunun toprak altında çürüyüp yok olmasına müsaade eder mi? Hayır asla. Onu toprak altında kısa bir süre durdurur ve sonra huzuruna alır."

"Namık Bey siz okumuş ve akıllı bir insansınız. Soruyorum size, bağında veya bahçesinde her bir yaprağı bir trilyon lira değerinde güller yetiştiren bir kimyagerin, o bağ ve bahçenin kapısını açık bırakmak suretiyle, yetiştirdiği gülleri, hayvanlara yedirmesi akla ve hakikate uygun olur mu? İşte Cenab-ı Hakk’ın da bu dünyanın en mükemmel bir meyvesi olan ve her bir azası trilyonlarla mukayese edilmeyecek kadar kıymetli olan insanı toprağa atıp böceklere yedirmesini senin aklın nasıl kabul eder? Hem bir şeker fabrikası sahibinin, ürettiği şekerleri denize dökerek onları oradaki hayvanlara yedirmek suretiyle zayi etmesi, o fabrikanın kuruluş gayesine hiç uygun olur mu? Cenab-ı Hakk’ın bütün kâinattan süzüp hassas mizanlarla yarattığı ve nihayetsiz nimetlerle beslediği en mükemmel meyveyi ve en sevgili mahluku toprağa gömüp yokluğa atarak onu zayi etmesi mümkün mü?"

Böylece sohbetimiz epey uzadı ve akşam namazı okundu. Namık Bey kalktı, abdest aldı ve bizimle beraber akşam namazını kıldı. Hayatında ilk defa namaz kıldığını söyledi. Daha sonra Namık Bey üç gün misâfirimiz oldu ve sohbetlerimize katıldı. Arkadaşlarımızda kendilerine izzet ve ikramda bulundular ve çok misâfirperverlik gösterdiler. Daha sonra kendisine tren istasyonuna kadar refakat edip onu yolcu ettiler. Namık Bey de çok mutlu ve huzurlu bir şekilde şehrimizden ayrıldı. Antalya’dan mektup gönderdi. Mektubunda "Hoca’m o anlattığınız hakikatler aklî ve kalbî çok yaramı tedavi etti ,vicdanen büyük bir huzur buldum ve ruhumda büyük izler bıraktı, hâlâ o sohbet kulaklarımda yankılanıyor."

İBRETLİ BİR HATIRA

Üç Arap Talebe Bize Selam Bile Vermeyince

1964 senesinde Hacı Musa Güngör Efendi ile beraber hacca gitmiştik. Dönüşte Kudüs-ü Şerif’i ziyaret etmek için bir otobüse bindik. Medrese tahsili yaptıklarını sonradan öğrendiğim üç Arap talebe de gelip aynı otobüse bindiler ve selâm vermeden karşımızdaki koltuklara oturdular. Onlara hal hatır sordum. Fakat onlar bize hiç iltifat etmedikleri gibi, yüzümüze dahi bakmıyorlardı. Bu tavırlarının sebebini sorduğumda içlerinden biri: “Siz Kur’an-ı Kerimi ve medreseleri kaldırmışsınız.” dedi. Ben de “Türkiye’nin her ilinde, her ilçesinde ve hatta birçok köyünde Kur’an kursları olduğunu, buralarda Kur’an-ı Kerim öğretildiğini, ayrıca Arabi ilimlerin de tahsil edildiğini" söyledim ve “Eğer isterseniz arkadaşım size Kur’andan bir bölüm okusun?” dedim. Hacı Musa Efendi Kur’an’an yarım sayfa kadar okuyunca, hayret edip, mahcup oldular.

Bu defa, içlerinden biri; “Siz senelerce bizi sömürmüşsünüz.” dedi.

Ben, “Bir adamın borcu varsa, evladı onu ödemeye mecburdur. Söyleyin bakalım! Bizim dedelerimiz sizin neyinizi sömürmüş, varsa bir borcumuz ödeyelim.” deyince sustular. Israrla, “Dedelerimiz sizin neyinizi gasp etmişler?” diye sordum; fakat soruma bir türlü cevap vermediler; suskun kalmayı tercih ettiler.

Konuşmama şöyle devam ettim:

"Yahu sizin neyiniz vardı da Osmanlılar sizi sömürdüler!? O zamanlar bir deveniz, bir de hurmanız vardı. Osmanlılar senelerce sizi besleyip, himaye ettiler. Malınıza, arazinize, lisanınıza ve örfünüze müdahale etmediler. Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’ye yardım için, sürre alayları gönderdiler; zengin ve hamiyetli birçok insan da bu devlet yardımına iştirak ettiler. Mescid-i Saadeti Osmanlılar yaptılar, fethettikleri yerlere bayraklarını diktikleri halde, Mekke ve Medine’ye dikmediler. Yine fethettikleri eyaletlerden vergi aldıkları halde Hicazdan almadılar. Sultan Abdulhamit Cidde’ye kadar demiryolu döşetti. Ayrıca Yahudiler, Osmanlının sıkıntılı döneminde, sizin topraklarınızı almak için tonlarca İngiliz altını teklif ettikleri halde, Abdülhamit bu teklifi reddetti. Fakat maalesef daha sonra, Filistin’deki Müslümanlar, topraklarını Yahudilere satarak İsrail devletinin kurulmasına vesile oldular.

Siz Bize Sırt Çevirdiniz. Biz Sizi Seviyoruz

Ne zaman ki Cenab-ı Hak size yer altından petrol gibi siyah bir altın hazinesi bahşedip sizi zengin etti ise, o zaman bize sırt çevirip kapılarınızı İngiliz milletine açtınız. Bunları sizin bilmeniz lazım değil mi? dedim ve şöyle devam ettim:

Cenab-ı Hak "Mümin müminin kardeşidir." buyuruyor. Bu emre göre bizler sizlerle ebediyen kardeşiz. Hepimiz İslam’ın mukaddes kalasının nöbettarlarıyız. Bu hal, inşallah, kıyamete kadar da devam edecektir. Bizler sizleri seviyoruz. Çünkü Kur’an’ı Kerim Arapçadır ve Peygamber Efendimiz (asm) de Araptır. Bu bakımdan Arapları sevmek, bizim için vicdanî bir vazifedir. Sizin de Abbasilerden sonra, İslamiyet’e büyük hizmetler eden Selçukluları ve Osmanlıları sevmeniz gerekir.

Selçuklular bir taraftan Haçlı seferleriyle 175 yıl mücadele ederken, bir yandan da çeşitli medrese, kervansaray ve mabetler yaptılar. Daha sonra, Allah Teala'nın inayeti ile o vazifeyi Osmanlılar omuzlarına alıp 600 sene her yerde İslam’ın ve Kur’an’ın bayraktarlığını yaptılar. Milliyetlerini İslamiyete kala ve siper ettiler.

Hacda Osmanlı hayranı bir Arap’la sohbetimizde bana şöyle demişti:

İslâmiyet her ne kadar Mekke ve Medine’de nazil oldu ise de onun dünyaya yayılmasını, layıkıyla, sizin ecdadınız yaptı.

Peygamber Efendimizin (asm) “Elbette İstanbul fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan ve onu fetheden asker ne güzel asker.” müjdesine mazhar oldular. Bütün bunlar tarihçe sabittir.

İman, İslamiyet ve insaniyet, güneş kadar parlak ve dağ gibi kuvvetli zincirlerdir ve birbirimize muhabbet etmemizi gerektirir. Muhabbetin bu gibi ulvi sebepleri ortada iken, çakıl taşları hükmünde olan bazı kusurlara takılıp kalmak, bu manevi bağları hafife almaktır.

Batılılar Osmanlıları parçalamanın yolunu ırkçılıkta buldular

Bu sözlerim hoşlarına gitti ve tebessüm ettiler. Sohbetimiz epeyce devam etti. Bu esnada onlara şu ibretli hadiseyi de anlattım:

"1620 yılında papazlar, Yahudiler ve birçok batılı fikir ve siyaset adamları bir araya gelerek şöyle bir karar almışlar. “Bizim Osmanlı’ları cepheden savaşarak mağlup etmemiz mümkün değildir; onları içlerinden vurup parçalamamız gerekiyor. Bunun için ne gerekiyorsa yapmamız lazım.”

Bu konuda, birçok fikir ortaya atıldı. Uzun süren tartışmalar sonunda Osmanlıları parçalamak ve içlerinde tefrika çıkarmanın en mühim sebebi olarak “ırkçılığı” tespit ettiler. Ayrıca, onların içinde çeşitli okullar açmanın ve orda yetişen gençleri kendi lehlerinde kullanmanın da etkili olacağı üzerinde ittifak ettiler.(Osmanlı döneminde açılan ruhban okulu ve Robert Koleji bu fikrin ürünüdür.)

Nitekim atılan bu tohumlar, 19. yüzyılın sonlarında menfi tesirini göstermiştir. Mesela; 1884 de Protestanların açtığı okul sayısı; Elazığ’da 83, Diyarbakır’da 22, Erzurum’da 24, Bitlis’te 22 dir. 1904 de Orta Doğu’da 6000 misyoner okulu açılmıştır. Birinci Dünya savaşı öncesi Osmanlı topraklarında 500 Katolik Fransız okulu, 675 Amerikan okulu, 178 de İngiliz okulu bulunuyordu.

Bunun üzerine Türk kavmiyetçiliğini körüklemeyi bir Yahudi deruhde etmiş ve bu alanda birçok çalışmalar yapmıştır. 1841-1900 yıllarında yaşamış olan bir Fransız Yahudisi David-Leon Cahun, yazdığı birçok çocuk romanında sürekli Türk ırkını methedip, Arapları kötülemiştir

Kürt kökenli ve dindar bir aileden olan Diyarbakırlı Ziya Gökalp da önceleri Kürtçe bir “Alfabe” yazmış; fakat onun akıl hocası Durhkeim, “Etki tepkiyi doğurur.” diyerek, Türkçülükle ilgili çalışmalar yapmasını telkin etmiştir Ziya Gökalp’a Türkçülüğü ilk defa telkin eden, Yahudi dönmesi ve asıl adı Moiz Kohen olan Tekin Alp’tir. Bunlardan etkilenen Ziya Gökalp Türkçülükle ilgili çalışmalar yapmış ve “Türkçülüğün Esasları” adlı bir kitap yazmıştır.

Türkçülüğü teşvik edip hararetle savunanların Yahudi dönmesi Ahmet Vefik Paşa, Çerkez asıllı Ömer Seyfettin, Leh asıllı Mustafa Celaleddin Paşa ve Afgan asıllı Cemaleddin Afgani gibi kimselerin Türk olmayıp, mason ve başka milletlerden olmaları, bu çalışmaların Türklerin lehine değil, Müslümanları birbirine düşürmek için büyük bir oyun olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Bediüzzaman Hazretleri bu tehlikeye dikkat çekerek şöyle demiştir:

“Fikr-i milliyet, şu asırda çok ileri gitmiş. Hususan dessas Avrupa zalimleri, bunu İslâmlar içinde menfî bir surette uyandırıyorlar; tâ ki, parçalayıp onları yutsunlar.” (Mektubat, Yirmi Altıncı Mektup, Üçüncü Mebhas, s. 322)

İslam Düşmanları Türkten Fazla Türkçü, Araptan Fazla Arapçı Kesildiler

Arap ırkçılığını da Güstave Le Bon adında bir Fransız deruhte etti. Daha sonra bu adam "Arap Medeniyeti" isimli bir kitap yazdı. Kitabında Arap milletinin çok zeki, misâfirperver ve hamiyetperver olduğuna dair birçok güzel ifadelerle onları medih ve sena ediyor, İslâm’ın getirdiği bütün faziletleri de Arap ırkına bağlıyor ve kitabın sonunda şöyle diyordu:

“Fakat neden böyle zeki bir millet, dünyada layık oldukları seviyeye gelemediler, çünkü Osmanlılar onların ilerlemesine engel olmuşlardır.”

Yazar, sırf bu cümleyi söylemek için bu kitabı telif etmiştir. Daha sonra bu kitap, Arapçaya çevrilmiş ve Araplarda Osmanlı düşmanlığının uyanmasında büyük rol oynamıştır.

Maalesef, bu İslâm düşmanları Türkten fazla Türkçü, Araptan fazla Arapçı kesilerek ırkçılık propagandalarında başarıya ulaştılar. Böylece Arapları Osmanlıdan ayırdıkları gibi, dinleri, dilleri ve ırkları bir olan Araplar arasında da bölgecilik ve kabilecilik tohumlarını ektiler, onları da parça parça edip, bir araya gelmelerini engellediler.

Yegâne Çare Müslümanlar Arasında Muhabbeti Tesis Etmek

Gençlerle konuşmamı şu cümlelerle tamamladım:

Alem-i İslamın düşmanı çoktur. Su uyur düşman uyumaz Onun için çok dikkatli ve uyanık olmamız lazımdır. Bugün dünyada 1.5 milyar Müslüman varken, uhuvvet-i İslamiyenin ehemmiyetini yeterince anlamadığımızdan dolayı mahkum ve mazlum durumundayız.

İslâm âleminde birlik ve beraberliği sağlamanın yegâne çaresi: Müslümanlar arasında muhabbeti tesis etmek, maddî ve manevî terakki için azami gayret göstermektir. “İttifakta kuvvet, ittihadda hayat, uhuvvette saadet vardır.” diyen Bediüzzaman Hazretlerinin, İslâm âleminin birlik ve beraberliği hakkındaki şu tespitine kulak verelim:

“Şimdi ise, en ziyade birbirine muhtaç ve birbirinden mazlum ve birbirinden fakir ve ecnebi tahakkümü altında ezilen anasır ve kabail-i İslâmiye içinde, fikr-i milliyetle birbirine yabani bakmak ve birbirini düşman telakki etmek, öyle bir felâkettir ki, tarif edilmez.” (Mektubat, Yirmi Altıncı Mektup, Üçüncü Mebhas, s. 323)

Hadis: "Dikkat edin! Kuvvet atmaktır, kuvvet atmaktır, kuvvet atmaktır."

O Arap talebelerle konuşmamızın üzerinden nerede ise yarım asır geçti. Bugün Irak, Lübnan ve Filistin’de yaşanan zulümler karşısında dünyanın, İslam ülkelerinin ve özellikle Arap âleminin sessiz kalmaları o günkü konuşmalarımızı teyit etmektedir. Fakat ne hikmetse Arap âleminin bir kısmı ve özellikle onları idare edenler hâlâ uyanmadılar. Bugün birçok Arap ülkesinin milyarlarca doları Amerikan bankalarındadır ve bu bankaların yüzde ellisinin Musevilerin elinde olduğu bilinmektedir. Yahudiler Arapların parası ile silahlanıp, onları vuruyorlar.

İsrail’in her fırsatta komşularına saldırması şu soruyu sıkça hatıra getiriyor:

Yanı başlarındaki Yahudiler yıllarca durmadan silahlanırken, Araplar neyi beklediler? Allah’ın kendilerine vermiş olduğu bu zenginliği nerelerde harcadılar? Neden düşünmediler ki, Yahudiler bu silahları, Amerika, İngiltere, veya Almanya’ya karşı kullanacak değillerdi? Bu silahlar komşu Arap ülkelerini vurmak için hazırlanıyordu.

Yahudiler yıllardan beri Filistinlilere zulmediyorlar. Kadın, çoluk çocuk ve yaşlı demeden katledip, durmadan başlarına bomba yağdırıyorlar. Buna karşılık Filistinliler ancak taş ve sopalarla onlara karşılık verme durumunda kalıyorlar.

Cenab-ı Hak, bir ayet-i kerimesinde mealen şöyle buyurmaktadır:

“Karşıtlarınızı caydırmak için olanca gücünüzle kuvvet hazırlayın!” (Enfal, 8/60)

Bu ayet bütün ehl-i imana hitap etmektedir. Düşmana karşı zamanın icabına göre kuvvet hazırlamak gerekir. Evet, onların şerrini def etmek ve saldırılarını önlemek için yeteri kadar kuvvet toplamak bütün Müslümanlar üzerine vaciptir. Zamanın icabına göre silah icat etmek İslam’ın mühim bir emridir. Bu hal sadece belli bir zamana mahsus olmayıp, kıyamete kadar geçerlidir. Aksi halde namus ve izzetimizi, vatan ve milletimizi koruyup muhafaza edemez, perişan oluruz. Nitekim Peygamber Efendimiz (asm) minberde bu ayetin tefsirini yaparken şöyle buyurmuştur:

"Ey Ashabım! Dikkat edin! Kuvvet atmaktır, kuvvet atmaktır, kuvvet atmaktır.”

Atmak, sadece ok atmak anlamında değil, zamanın gerektirdiği silahı atmak ve kullanmak demektir. Başka bir hadis-i şeriflerinde de şöyle buyurmaktadır:

“Bir ok sebebiyle elbette üç kimse cennete girer. Kâfirleri mağlup etmek niyetiyle ok yapan, onu düşmana atan ve o okların atılmasına yardımcı olan kimse.”

Bediüzzaman: "Madem el hakku ya’lu haktır. Neden kâfir Müslime, kuvvet hakka galiptir?"

Bugün Filistinliler davalarında haklıdırlar ancak, güçleri olmadığından söz sahibi olamıyor ve haklarını da koruyamıyorlar. Bu zilletten kurtulmanın çaresi, iman ve aklın gereği olan birlik ve beraberliği esas alıp, Cenab-ı Hakk’ın “kuvvet hazırlayın” emrini yerine getirmektir. Kur’an’ın bu emrine uymayan Müslümanlar, şefkat ve merhametten yoksun, canavarlaşmış bir avuç Yahudiye mağlup olmaktadır. Başka bir ifadeyle kâfirin attığı bomba, Müslümanın attığı taşa galip gelmektedir. Eğer bu durum böyle devam ederse, söz hep kuvvetlinin olmaya devam edecek ve Müslümanlar da buna boyun eğmeye mecbur kalacaklardır. Haklı oldukları halde, kuvvet hazırlamadıklarından söz sahibi olmayacaklar, hakları hep ellerinden alınacak ve mazlum durumuna düşüp feryat etmeye devam edeceklerdir.

Bediüzzaman Hazretleri: “Madem el hakku ya’lu haktır. Neden kâfir Müslime, kuvvet hakka galiptir.” sorusuna verdiği müstesna cevabın bir bölümünde şöyle buyurur: “Kuvvetin bir hakkı var, bir sırr-ı hilkati var.” Buna göre, düşmana galip gelmemiz için, kuvveti elimizde bulundurmamız lazımdır. Biz zayıf düşersek ve kuvvet düşmanın elinde olursa, düşmanın bu kuvvet ile bize galip gelmesi kaçınılmazdır.

Artık uyanmanın vakti geldi ve geçiyor. Müslümanların ve petrol ağalarının, zevk ve sefayı bir tarafa bırakıp, İslam âlemiyle birlik ve beraberlik içinde hareket etmeleri gerekir. Aksi halde, bu yangın Filistin’e Lübnan’a münhasır kalmaz, bütün İslâm âlemini tehdit edecek boyutlara ulaşabilir.

Adaletli, Ahlaklı, Faziletli Yaşamak… veya Yok Olup Gitmek

Tarihin şehadetiyle sabittir ki, düşmana mağlup olmuş nice milletler daha sonra güçlenerek istiklallerini elde edebilmiş, düşmanlarına galip gelebilmişlerdir. Fakat, ahlâksızlığa, sefahete, zulme ve adaletsizliğe mağlup olan bir milletin kendini toparlaması ve güçlenmesi mümkün olmamıştır, olamaz da. Sefahat nice milletleri tarih sahnesinden silmiştir.

Bunun misalleri çoktur. Roma, Endülüs ve Pers imparatorluğu bunlardan sadece birkaçıdır. Mesela; Romalılarda faziletin bütün güzellikleri inkişaf etmiş; gerek idareciler arasında gerek ahalisi arasında muhabbet tesis edilmişti. Onlar sefahattan ve ahlaksızlıktan son derece sakınır ve faziletli yaşamayı bir şeref sayarlardı. Hanımları ve gençleri son derece iffetli idi. Ancak, İskender Yunanistan’ı fethedince, onlardaki ahlaksızlık ve sefahat Roma’yı istila etmeye başladı. O güzel ahlâk ve faziletin yerine sefahat ve ahlaksızlık hakim oldu. Aile hayatı bozuldu ve tefessüh etti. O olanca ihtişamlı Roma imparatorluğu yıkıldı ve tarih sahnesinden silinip gitti. Ne kanunları ve ne de zenginlikleri onları yıkılmaktan kurtaramadı.

Mehmed KIRKINCI

[1] Tâhirî Ağabey biz Üstadımızın huzurunda iken “Üstadımızın Cihan Harbinden önce Erzurum’a geldiğini, bir ay Kurşunlu Câmiinde kaldığını, âlimlerle sohbetlerde bulunduğunu” söylemiştir.

(bk. Ömer ÖZCAN, Ağabeyler Anlatıyor-II)

İlave bilgi için tıklayınız:

- Merhum Mehmed KIRKINCI, Kendi Dilinden Hayatı ve Hatıraları.

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...