NUSRET KOCABAY

AĞ­RI­LI MOL­LA Nus­ret Ho­ca­efendi, Nur’a ta­le­be ol­ma­yı, ta­ri­kat eh­li ola­rak ha­li­fe­li­ğe ter­cih eden; ve­lâ­yet-i suğ­ra­dan ve­lâ­yet-i küb­ra­ya te­rak­ki eden bir ma­ne­vi­yat sul­ta­nı­dır. Yaz­dı­ğı bir mek­tu­bun­da bir cüm­le her şe­yi ifa­de edi­yor:

“İnâ­yat-ı has­sa ve im­da­dat-ı hu­su­si­ye ve ih­sa­nat-ı mah­su­sa­ya mü­ceh­hez olan bir Nur ta­le­be­si mah­vi­yet için­de te­rak­ki eder. Sah­ve meb­ni mün­fe­ri­den in­ci­zap­la­ra mün­ce­zip ol­maz. Şahs-ı ma­ne­vî nam he­sa­bı­na o ha­le­te gi­rif­tar ol­mak ma­ne­vî mü­ca­he­de­ye bir ha­ka­ret ve zil­lettir. Hat­ta kalp ve ruh te­den­ni­ye mü­te­vec­ci­hen, hu­zu­zat-ı nefs-i em­ma­re ci­he­tin­den ge­len şahs-ı ma­ne­vî­den mün­ka­tı o ce­sa­ret-i ca­hi­lâ­ne ve­lâ­yet-i küb­ra­ya tam tah­rip­kâ­ra­ne bir in­hidam­dır. Çün­kü hüsn-ü zan, na­zar­la­rı ken­di­ne cel­bet­mek ve ik­ram ve ta­has­sün­le­rin­den te­vellüt eden şan ve şe­ref sev­da­sına mes­lek-i Nu­ri­ye iti­ba­rıy­la cid­den kaç­mak la­zım ve elz­em­dir.”

Nusret Kocabay ho­ca­mı­zı 2002 yılının Tem­muz’un­da, Ağ­rı’da evi­nin alt ka­tın­da­ki Üs­tad Haz­ret­le­ri­nin em­riy­le aç­tı­ğı ders­ha­ne­de zi­ya­ret et­tik. Ben bu ma­ne­vi­yat eri­ni ta­nı­dık­tan son­ra, Ri­sa­le-i Nur’da­ki teva­zu, şahs-ı ma­ne­vî, ve­lâ­yet mev­zu­la­rı­nı ve Be­di­üz­za­man’a ta­le­be ol­ma­nın şe­re­fi­ni daha iyi an­la­ya­bil­di­ği­mi zan­ne­di­yo­rum. Nusret Kocabay’ın doğum tarihi nüfusta 1931 yazmasına rağmen, kendisi aslında 1928 doğumlu olduğunu söylüyor. Nusret Hocamızla uzun soh­bet­le­ri­miz ol­du, önemli ha­tı­ra­la­rı­nı kay­de­ttik:

“Fe­süb­ha­nal­lah, fe­süb­ha­nal­lah, fe­süb­ha­nal­lah!”

“Üs­tad Haz­ret­le­ri­ne üç zi­ya­re­tim var­dır. Üçü­nü de Üs­tad Emir­dağ’da i­ken yap­tım. 1952’de An­ka­ra’da as­ker­lik ya­pı­yor­dum. Tu­na Apart­ma­nı ze­min ka­tın­da iki adet tek­sir ma­kine­si var­dı. Bi­ri­si Ta­hi­ri Ağa­be­ye, di­ğe­ri Atıf Ural’a ait­ti. De­mo­krat hü­kû­me­ti­nin o za­man­ki Dâ­hi­li­ye Ve­ki­li Na­mık Ge­dik, çok za­li­ma­ne ha­re­ket edip ki­tap­la­rı mah­ke­me­siz mü­sa­de­re ederek im­ha edi­yor­du. Ki­tap­lar Es­ki­şe­hir’e Üs­tad’ın tash­ihi­ne an­cak as­ker­le­rin ba­vul­la­rın­da gidi­yor­du. Pi­lot Ah­met Yüz­ba­şı ile Pi­lot Baş­ge­dik­li Nu­ri -iki­si de o za­man as­ke­rî pi­lot­tu- ki­tapla­rı biz as­ker­le­re ve­ri­yor, Üs­tad’a gö­tü­rü­yor­duk.

“İlk zi­ya­re­tim böy­le, ki­tap gö­tü­re­rek ol­du. Rüş­tü Ağa­bey be­ni Üs­tad’a gö­tür­dü; fa­kat Üs­tad yol­cu idi, beş da­ki­ka bi­le ka­la­ma­dık Üs­tad’ın hu­zu­run­da... Zü­be­yir Ağa­bey bi­ze, ‘Üs­tad’ın yü­zü­ne bak­ma­yın!’ di­ye tem­bih et­ti. Hüsnü Ağa­bey de o za­man Üs­tad’ın ya­nın­da idi.

“İkin­ci zi­ya­re­tim yi­ne Emir­dağ’da ol­du. Üs­tad’da o za­man sı­kın­tı­lı bir in­kı­baz ha­li vardı. Çok ter­li­yor­du, iki men­dil var­dı elin­de...

“Üçün­cü zi­ya­re­tim tez­ke­re al­dık­tan son­ra ol­du. Bi­zim bu­ra­da göz do­kto­ru Ab­dül­ke­rim var­dı, onun ba­ba­sı biz­den ev­vel tez­ke­re al­dı, Üs­tad’ın ya­nı­na git­ti gel­di. Üç ay son­ra ben de tez­ke­re alın­ca Üs­tad’ın ya­nı­na git­me­ye ka­rar ver­dim. Bu se­fer bi­raz daha Ri­sa­le-i Nur’a bağ­lılı­ğım art­mış, ho­ca­lı­ğa, ta­ri­ka­ta, ev­rat ve ez­kâ­ra kar­şı bi­raz so­ğuk­luk gel­miş­ti. ‘Aca­ba Üs­tad be­ni ka­bul eder mi?’ di­ye dü­şü­nü­yor­dum. Çık­tım git­tim. San­ki ba­ba­mı, ak­ra­ba­mı ye­ni görmü­şüm gi­bi hiç çe­kin­me­den ser­best­çe eli­ni öp­tüm, yü­zü­ne de bak­tım. Üs­tad te­bes­süm et­ti, eli­ni öper­ken öte­ki eliy­le ba­şı­mı ok­şa­dı. Üç se­fer eli­ni öp­tüm, hiç eli­ni çek­me­di, Üs­tad hep tebes­süm edi­yor­du. Hal­bu­ki bir se­fer bi­le eli­ni ver­mez­di. ‘Ben se­ni ta­le­be­li­ğe ka­bul edi­yo­rum’ de­di.

“Son­ra ağa­bey­ler­le ye­mek ye­dik, Üs­tad’ın ar­ka­sın­da na­maz kıl­dık. Zü­be­yir Ağa­bey tes­bi­ha­tı ve Âye­tü’l-Küb­ra’dan na­maz der­si­ni yap­tı; Üs­tad da ders anın­da sağ eli­nin içi­ni sol eli­nin dı­şı­na vu­ru­yor, mü­te­ma­di­yen ‘Fe­süb­ha­nal­lah, fe­süb­ha­nal­lah, fe­süb­ha­nal­lah!’ di­ye­rek san­ki din­le­di­ği ese­ri O te­lif et­me­miş, san­ki daha ev­vel hiç oku­ma­mış da ilk de­fa du­yu­yor gi­bi ta­ha­y­yür ve ta­ac­cüp edi­yor, mü­te­ma­di­yen ‘Fe­süb­ha­nal­lah, fe­süb­ha­nal­lah!’ di­ye­rek din­li­yordu... (Nus­ret Ho­ca­mız, Üs­tad’ımı­zı tak­lit ede­rek, çok de­rin­den ne­fe­si­ni ve­re­rek, fı­sıl­tı ha­linde, fa­kat ra­hat işi­ti­le­cek şe­kil­de fe­süb­ha­nal­lah çe­ki­yor­du.)

“Ga­ze­te gi­bi oku­ma!” ne de­mek?

“Ba­na dört şey tem­bih et­ti: 1. Kü­çü­cük bir ders­ha­ne aç. 2. Na­dir Ah­met’e se­lâm söy­le. 3. Na­zım Bey­le im­ti­zaç et. 4. Ga­ze­te gi­bi oku­ma!

“Çı­kar­ken yi­ne Üs­tad’ın eli­ni öp­tüm, Üs­tad yi­ne te­bes­süm et­ti. Zü­be­yir Ağa­bey çık­tıktan son­ra ba­na sor­du: ‘Ho­cae­fen­di, Üs­tad sa­na ne de­di, ya­ni ga­ze­te gi­bi oku­ma, de­mek­le Üs­tad ne de­mek is­te­di?’ Ben, ‘Ya­ni ace­le oku­ma di­yor’ de­dim. ‘Yok, öy­le de­ğil! Sen ho­ca de­ğil mi­sin, siz­de mef­tu­ha­ne mah­tu­ma­ne[1] yok mu­dur, ki­ta­ba baş­la­yın­ca tat­lı fi­lan ver­mi­yor musu­nuz? Üs­tad di­yor ki: Baş­la­mış ol­du­ğun ki­ta­bı so­nu­na ka­dar oku­ya­cak­sın, öy­le baş­lık­la­ra ba­kıp ba­kıp da ka­pat­ma­ya­cak­sın; ya­ni bir ye­ri­ne, son­ra bir baş­ka ye­ri­ne ba­kıp oku­duk­tan son­ra ki­ta­bı kat­la­yıp bı­rak­ma­ya­cak­sın; ki­ta­bı so­nu­na ka­dar oku­ya­cak­sın, Üs­tad bu­nu di­yor’ de­di.

“Nur­cu ol­mak ko­lay, Nur­cu öl­mek zor!”

“Üs­tad, ‘Kü­çü­cük bir ders­ha­ne aç’ de­miş­ti. İş­te bu kü­çü­cük ders­ha­ne­yi aç­tık el­ham­dülil­lah... Üs­tad gi­bi Hu­lu­si Ağa­bey de çok teş­vik edi­yor­du. Üs­tad’ımı­zın mes­lek ve meş­re­bi­ne meb­ni is­ti­ka­me­ti­mi­zi mu­ha­fa­za et­sek ne mut­lu... Hod­fu­ruş­luk, ena­ni­yet ve ben­lik ile, şan ü şe­ref pe­şin­de koş­mak­la hiç kim­se is­ti­ka­me­ti­ni mu­ha­fa­za ede­me­miş, meb­de ve mün­te­ha­yı birleş­ti­re­me­miş­tir.

“Zü­be­yir Ağa­be­yin sö­zü­dür: ‘Nur­cu ol­mak ko­lay, Nur­cu öl­mek zor!’ Hu­lu­si Ağa­be­yin de meş­hur sö­zü:

‘En bü­yük hiz­met odur ki hiz­me­te za­rar ver­me­mek…’ De­mek ki hiz­me­te za­rar ver­me­din mi en bü­yük hiz­met olu­yor... Hiz­met sen­den za­rar gör­me­sin.

Üs­tad’ın se­lâm gön­der­di­ği şa­hıs­lar

“Ah­met Na­dir: Bu­ra­nın (Ağ­rı) es­ki mil­let­ve­ki­li Ah­met Al­pas­lan’ın ba­ba­sı­dır. Bur­dur’da Üs­tad’a hiz­met et­miş, Kör Hü­se­yin Pa­şa’nın oğ­lu­dur. Kör Hü­se­yin Pa­şa ise, bu mem­le­ke­tin pa­şa­sı, ye­di alay-ı aşâi­rin, ya­ni ye­di aşi­ret ala­yı­nın pa­şa­sı...

“Na­zım Ak­kurt:

“Ha­len ha­yat­ta ve An­tal­ya’da­dır. Ben­den üç-dört yaş bü­yük­tür. Ah­met Na­dir ay­nı Üs­tad gi­bi o sı­ra­da Bur­dur’a nef­ye­di­len­ler­den. Üs­tad’ımız­la bera­ber kı­ra çık­mış­lar, ders oku­muş­lar. Hat­ta Na­dir Bey’in, ben gör­me­dim, çok gü­zel ya­zı­sı var­mış. Üs­tad ona, ya­ni Hü­se­yin Pa­şa’nın oğ­lu Na­dir’e, ‘Sen gel ba­na kâ­tip ol, sen dün­ya­da ci­han­gir bir in­san ola­cak­sın’ de­miş. O, ‘Ben gi­de­yim bir ai­le­me da­nı­şa­yım’ de­miş. Ai­le­si de, ‘Oho! Sen Kör Hü­se­yin Pa­şa’nın oğ­lu­sun, gi­dip bir ho­ca­ya kâ­tip mi ola­cak­sın!’ de­yip mâ­ni olu­yor­lar. Akı­be­ti de çok va­him ol­du, öy­le öl­dü...

“Ben Üs­tad’ın se­lâ­mı­nı söy­le­di­ğim­de aya­ğa kal­ktı, gö­zün­den yaş gel­di, ‘Be­li Sey­da, be­li Sey­da! Na­dir se­nin se­lâ­mı­na lâ­yık mı­dır ki se­lâm gön­de­ri­yor­sun!’ di­ye­rek gö­zün­den yaş­lar gel­di. Hat­ta ‘Sey­da’nın eli­ni öp­müş­sün’ di­ye­rek eli­mi de öp­tü. Ah­met Bey’e de Üs­tad’ın se­lâmı­nı söy­le­di­ğim­de ay­nı aya­ğa kal­ktı ve ağ­la­ya­rak se­lâ­mı al­dı. Çok ağ­la­dı... Ama Ah­met Bey, tek par­ti dev­rin­de İs­met’in en ya­kın mil­let­ve­ki­li, en ya­kın ar­ka­da­şı idi; hat­ta Halk Par­ti­li olarak öl­dü. Ah­met Bey’de na­maz ni­yaz, oruç zir­ve­de idi; ama Halk Par­ti­li ola­rak öl­dü...

“Taç gi­yip ha­li­fe ol­muş­tum…”

“Üs­tad Haz­ret­le­ri­ni zi­ya­ret et­mez­den ev­vel ben ho­ca idim, bir de ta­ri­ka­ta gir­miş­tim. Şeyh Meh­met Küf­re­vî Haz­ret­le­ri­nin to­ru­nu Şeyh Ne­sim Efen­di ba­na taç giy­dir­di, ben ona hali­fe ol­dum.

Ta­ri­kat der­si ve­re­cek­tim.

Ha­len be­nim iki mü­ri­dim var­dır, ya­şı­yor­lar ha­len. Be­ni gö­rün­ce duy­gu­la­nı­yor­lar. Ya­ni ben yo­lu­mu şa­şır­mı­şım; on­lar müs­ta­ki­mâ­ne de­vam edi­yor­lar, ba­na acı­ya­rak ba­kı­yor­lar… Ben on­la­ra ta­ri­kat ver­miş­tim.

“Bi­zim za­ma­nı­mız­da Nur­cu­luk zor­du. Her­kes sa­nı­yor­du ki ye­ni bir din! Bi­zim ce­maati­miz: Na­zım Ak­kurt, ben, İlâ­hi­yat­çı As­teğ­men Ali, Mol­la İd­ris, bir de pos­ta­ha­ne­den Mah­mut Ke­na­noğ­lu ile Ce­mil var­dı. Bi­ze bu­ra­da (Ağ­rı) dört-beş ev­de ders oku­ma fır­sa­tı ver­me­di­ler. En so­nun­da Na­ci’nin ka­yın­pe­de­ri­nin kar­de­şi, be­le­di­ye­de za­bı­ta ça­vu­şu Re­şat var­dı onun evine git­tik ders ya­pa­rız di­ye...

Ba­na, ‘Ya­hu Ka­ra­ce­hen­nem ho­ca­sı (Ka­ra­ce­hen­nem, Ho­ca­mı­zın imam­lık yap­tı­ğı köy­ün adı), ‘Be­nim eniş­tem­le iki­niz ye­ni bir din çı­kar­mış­sı­nız, İs­lâm di­ni si­ze yet­mi­yor mu, Şeyh Said’e tâ­bi ol­muş­su­nuz, is­yan mı ya­pacak­sı­nız yok­sa? Ya­hu kar­de­şim daha bir se­ne var emek­li­li­ği­me, siz be­nim emek­li­li­ği­me mâ­ni ola­cak­sı­nız!’ di­ye bi­zi an­la­ya­mıyor­du.

“O za­man­lar hiz­met böy­le zor­du... Hat­ta bi­zim ak­ra­ba­lar, ak­ran­lar, an­ne­me ge­li­yor, hep be­ni tah­kir edi­yor­lar­dı. An­nem de ağ­lı­yor, ‘Oğ­lum, bu ilm-i Ara­bî ki­tap­la­rı sa­na yet­mi­yor mu? Sen on­la­rı bı­rak­tın, ge­ce gün­düz bu Türk­çe ki­tap­la­rı oku­yor­sun. Sen Küf­re­vî Haz­ret­le­rinin ta­ri­ka­tı­nı bı­rak­tın, Ka­ra­be­kir’in ekin­le­ri­ne ar­ka­daş ol­dun’ di­yor­du. ‘Ka­ra­be­kir’in ekin­lerinden kas­tı şu­y­du: An­nem o za­man An­ka­ra Hay­ma­na’da bu­lu­nu­yor­muş.

Ka­ra­be­kir Pa­şa o za­man çocuk­la­rı top­la­mış, oku­la gö­tür­müş. An­nem de zan­ne­di­yor ki, bu ba­şı açık çocuk­lar o çocuk­lar­dır. ‘Sen ule­ma­yı bı­ra­kıp bu mek­tep­li çocuk­lar­la ar­ka­daş ol­muş­sun’ di­yor­du. Bed­dua bi­le edi­yor­du, ama te­sir et­me­di. İş­te o za­man hiz­met çok zor­du. Ta­ri­kat da de­ğil, her­kes bir din na­za­rıy­la ba­kı­yor­du.”

[1] “Memleketimizde medrese talebelerinden birisi bir kitabı bitirse veya başlasa, bir tatlı veya yemek meftuhane veya mahtumane diye vermek âdettir. Aynen bu kaideyi Kâtip Osman“ın üzümünde gördük... Onun yazdığı Asa-yı Musa'nın tashihini bitirdiğim aynı vakitte mahtumanesi olarak bu üzümün gelmesi, tatlı bir lâtife ve şirin bir hatıra-i hayat-ı medresiye oldu." (Emirdağ Lâhikası, 179)

(bk. Ömer ÖZCAN, Ağabeyler Anlatıyor-I)

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...