Tefsirlerde mana çeşitliliğinin farklı olmasının sebebi nedir? Hangi kriterlere göre hareket ediliyor, bunun metodu nedir?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Öncelikli olarak tefsir bir ilim dalıdır, usul ve metodu vardır. Hiçbir alim veya müfessir bu temel usul ve metodun dışına keyfi ve indi mülahazalar ile çıkamaz. Çıkarsa, ümmetin ortak ve kollektif aklı bu indi ve keyfi yorumları kabul etmez ve ayıklar. Tarihte bu gibi Kur’an ve sünnette uymayan keyfi ve sivri yorumlar hep kollektif tefsir aklı tarafından temyiz edilmiştir.

Tefsirlerin farklı farklı olması Kur’an ve Sünnetin tanzim olarak buna elverişli olmasından ileri gelir. Yani Allah ve Resulü (a.s.m) kasti olarak farklı yorumlara sebep olacak kapıyı açmışlardır. Maksat ise Kur'an ve sünnetin değişmeyen cihanşümul zarureti dışında, yerel ve bölgesel ihtiyaçlara çereler sunulması içindir. Zira dünya üzerinde yaşayan her toplumun örfleri, adetleri, gelenekleri, ihtiyaçları, iklim ve coğrafi şartları farklı farklıdır.

İşte Kur’an ve sünnet bu farklılıklara cevap ve çare için ayet ve hadislerde esneklik bırakmış ve yoruma kapı açmıştır ki, her toplum kendi ihtiyaçlarını yine dinin iki ana kaynağında bulsunlar, nazarları ve çareleri dışarılarda aramasınlar. Zaten Kur’an’ın muhkem ve cihanşümul meselelerinde, temel itikat ve ibadetlerinde bir yorum bir esneklik kapısı yoktur, değiştirilmesi düşünülemez. Şayet değiştirilse, dinin dışına çıkılmış olur.

Kur’an ve sünnetin yüzde doksanı da bu değiştirilemez muhkem sınıfına girer. Geriye kalan yüzde onu ise insanların farklı hayat tarzlarına bir çare kapısıdır. Tabi bu çareyi Kur’an ve sünnetten hükümleri tahric ve içtihat edecek kişiler, o işin ehli olan müçtehid ve müfessirlerdir.

Kur’an ve sünnetin tefsir ve yoruma müsait yapılmasındaki ikinci büyük hikmet, insan aklını işlettirilmesi ve tefekküre sevk içindir. Kur’an çok ayetleri ile insanın akletmesini, düşünmesini ve tefekkür etmesini emrediyor. Bunun için ayet ve hadisler mana olarak çok farklı ilim ve manalara kaynaklık yapıp insan aklını hareket ettiriyor. Fikri ve aklı donuklaştırmıyor, sürekli tekemmül ve terakki etmesi için hareket ve teşvik yapıyor. Bu yüzden, üç yüz bin tefsir, milyonlarca âlim ve binlerce müfessir yetişmiştir. Bu sahada yetişmiş yüz binler müfessir elbette bozuk ve fasit yorumlara geçit vermemek ve Kur'an ve sünnetin ruhunu rencide etmemek için yine Kur'an ve sünnetin kaideleri ışığında bir metot süzgeci oluşturmuşlardır. Bu süzgece takılan keyfi ve fevri fikirlere itibar edilmez.

Tefsirin sahih ve sağlam olabilmesi ancak, tefsir ilminin kaidelerine uymak ile mümkündür. Bu kaideler e zaten Kur’an ve hadisler tayin ve tespit etmişlerdir. Yani tefsir ilminin parametreleri vardır. Bu parametrelere uymak bütün müfessirlerin vazifesidir. Buna uymayanlar zaten şaz (aykırı) olarak dışarı atılıp ayıklanır. Bir fizik profesörü, fizik metoduna uygun olmayan bir görüş serdetse, fizik camiasından tepki alıp nasıl dışlanırsa; bir müfessir de tefsir ilmine uygun olmayan bir şaz görüşü iddia ederse tefsir otoriteleri tarafından dışlanır ve hükmü de geçersiz sayılır. Tarihte bu tip vakalar olmuştur.

Meselâ; Şeyh Muhammed Abduh’un Fil Suresi'nin tefsiri sadedinde ebabil kuşlarının attığı pişmiş tuğladan taşları, bulaşıcı hastalık olan çiçek hastalığına tefsir etmesi ayetin zahiri manasına uygun olmayan bir tefsir olmasından kabul görmemiştir. Kur'an ayetlerin zahiri manasını inciten Hurufi tefsirler de müfessirler tarafından reddedilmiştir.

Üstad, tefsirin sınırlarını tespit etmek ve itikadi açıdan tefsirin hükmünü beyan sadedinde şu ifadeleri kullanır:

"S - Kur'ân, zaruriyat-ı diniyedendir. Zaruriyatta ihtilâf olamaz. Halbuki müfessirlerce verilen ayrı ayrı mânâların bir kısmı birbirine muhaliftir."

"C - Azizim! Kur'ân'ın herbir kelâmı, üç kaziyeyi müştemildir."

"Birincisi: Bu, Allah'ın kelâmıdır."

"İkincisi: Allah'ca murad olan mânâ, haktır."

"Üçüncüsü: Mânâ-yı murad, budur."

"Eğer Kur'ân'ın o kelâmı, başka bir mânâya ihtimali olmayan muhkemattan olursa veya Kur'ân'ın başka bir yerinde beyan edilmişse, birinci ve ikinci kaziyeleri aynen kabul etmek lâzımdır ve inkârları da küfürdür.

Şayet Kur'ân'ın o kelâmı, başka bir mânâya ihtimali olan bir nass veya zâhir olursa, üçüncü kaziyeyi kabul etmek lâzım olmadığı gibi, inkârı da küfür değildir. İşte, müfessirlerin ihtilâfları, ancak ve ancak şu kısma aittir."

"İhtar: Mütevatir hadisler de, bu hususta, âyetler gibidir. Yalnız birinci kaziye, teemmül yeridir. Çünkü هٰذَا ile işaret edilen hadisin hakikaten hadis olup olmadığında tereddüt yeri vardır."
(İşaratü'l-İ'caz, Bakara Suresi 6. Ayetin Tefsiri)

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Okunma sayısı : 7.896
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...