Kur'an-ı Kerim hakkında üç yüz elli bin tefsirin yazılmasının hikmeti nedir? Neden bu kadar tefsir yazıldı?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Kur'an-ı Kerim dipsiz bir deryaya benzer.

"...Ağaçlar kalem, denizler de mürekkep olsa, Rabbimizin kelimatı yine tükenmez..." (Kehf, 18/109)

Kur'an-ı Kerim hakkında ne kadar tefsir yazılırsa yazılsın, ancak o deryadan bir damla mesabesinde tercüme ve tefsir yapılabilir.

Kur’an-ı Kerim’in her bir ayetinin sarahat, işaret, remz, ibham, ihtar gibi birçok mânaları vardır. Kur’an’ın her bir sûresi, her bir ayeti ve hatta her bir harfi hakikat ve feyiz hazinesidir. Bazen bir tek harf, (“besmele” deki be harfi gibi) bir sahife kadar hakikatleri ders verir. Onun her bir harfi, bir havz-ı ekberdir; feyiz ve bereket suyu oradan gelip, kalplere ve ruhlara akar. O leziz bir kevserdir; suyundan içmekle doyulmaz. Kur’an, uçsuz bucaksız bir okyanustur; her âlim istidat ve kabiliyeti nisbetinde onun derinliklerine dalar ve oradan dünyevî ve uhrevî saadete vesile olacak nice zümrütler, mercanlar ve yakutlar çıkararak insanlığın istifadesine sunar. Yazılan bütün tefsirler o okyanustan ancak bir damladır.

Kur'an-ı Azimüşşan’ın ayetleri Muhkem ve müteşabih olmak üzere iki kısma ayrılır. Muhkem ayetlerin mânası çok açıktır, mânası tektir ve başka bir mânaya muhtemil değildir. Ancak müteşabih ayetlerde bir nebze kapalılık söz konusudur. İşin ehli tarafından yapılacak izahlarla daha iyi anlaşılabilmektedir. İşte bu üç yüz elli bin tefsir, Kur'an'ın müteşabih ayetlerinin bir izahıdır. Her bir müfessir bu ayetlerin farklı bir cihetine temas etmiş.

Müfessir ve müçtehidlerin her biri keskin anlayışları ile Kur’an-ı Kerim’in derin mânalarına vâkıf olmuş, bir dalgıç gibi o hakikat ve marifet denizinin en derinliklerine dalarak oradan nice marifet cevherlerini ve hakikat zümrütlerini çıkarıp âlem-i insaniyetin istifadesine sunmuşlardır.

Kur'an-ı Kerim, Cenab-ı Hakk'ın bütün beşeriyete gönderdiği en son ve en üstün semavî Kitab'tır. Bu ilahî hitapta, insanlığa lüzumu bulunan her şey ana hatlarıyla ele alınmıştır.

"Biz Kitab'ı (Kur'an'ı) sana her şeyin apaçık bir beyanı olarak indirdik."(Nahl, 16/89)

"...Biz o Kitab'ta hiçbir şeyi noksan bırakmadık..."(En'am, 6/38)

Gibi ayetler, Kur'an-ı Kerim’in her şeyden bahsettiğini, her meseleden söz açtığını ifade etmektedir.

Büyük bir ağacın küçük bir çekirdekte dercedilmesi misali, ilahî ve kevnî hakikatler de hülasa olarak Kur'an'da dercedilmiştir. Kur'an, hem ezelden bahseder, hem ebedden. Hem dünyadan söz açar, hem ahiretten. Hem yaratılışı anlatır, hem kıyameti; hem ferdi ele alır, hem cemiyeti...

Fakat bu bahisler ve ifade tarzı çok veciz ve âli bir üslupla olduğundan, Kur'an'a muhatap olan herkes, birden en yüksek mânalara yükselemez, ayetten matlub ve maksud mânayı hemen anlayamaz.

İşte bu noktada "tefsir ilmi" çok mühimdir. İzah ve te’vil manasına gelen tefsir kelimesi, "Allah'ın kelamını izah etmek" mânasında kullanılır. Bu ilim vasıtasıyla insanlar Kur'an ayetlerine daha iyi muhatap olabilirler, onun engin ve zengin mânalarını daha iyi anlayabilirler. Kur'an'ın ilk müfessiri, yine kendisidir. Çünkü Kur'an'ın bir kısmı, bir kısmını tefsir eder. Bir yerde mücmel olarak bildirilen bir husus, bir başka yerde mufassal olarak karşımıza çıkabilir. Mesela, Fatiha suresinde Cenab-ı Hakk'ın bir ünvanı olarak geçen "Maliki yevmiddin" (din gününün sahibi) ifadesi mücmeldir. Bu ifade, İnfitar suresinde;

"Bildin mi nedir din günü? Evet, bildin mi nedir din günü? O gün kimse kimseye sahip olamaz. O gün bütün emir, Allah'ındır."

Şeklinde izah edilmiştir.

Keza, yine Fatiha suresinde "Bizi nimet verdiğin kimselerin yoluna ilet" ayetinde bu nimet verilenlerin kimler olduğu belli değildir. Nisa suresindeki,

"İşte onlar Allah'ın nimetlendirdiği nebiler, sıddıklar, şehitler salihlerle beraberdirler. Bunlar ne güzel arkadaştırlar."(Nisa, 4/69)

Ayetinden, ilahî nimete mazhar kılınan bu mümtaz ve müstesna kimselerin kimler olduğunu anlamaktayız.

Hz. Peygamber (asm.), Kur'an'ın ilk şarihi ve ilk müfessiridir. Kur'an'da mücmel veya mübhem olarak geçen nice ayete ve meseleye, O vuzuh kazandırmıştır. Mesela, Cenab-ı Hak, "Namazı kılın, zekâtı verin!" buyurmuş. Fakat "namaz nasıl kılınır, kaç vakit ve kaç rek'at kılınır? Hangi maldan ne kadar zekât verilir? bunun tafsilatına girmemiştir. Hz. Peygamber, bu gibi noktaları izah etmiştir. "Sana Zikri (bir öğüt olan Kur'an'ı) indirdik. Ta ki onlara indirileni insanlara beyan edesin... " ayeti, Hz. Peygamberin bu veçhesine dikkat çeker.

Evzaî, bu konuda şu izahta bulunur. "Sünnetin Allah'ın Kitabına muhtaç olmasından çok daha fazla, Kitab (Kur'an) sünnete muhtaçtır."

Keza, Hz. Peygamber (asm), yaptığı izahlarla ashabına ve ümmetine ufuk açmış, onların Kur'an’ı yanlış anlamalarına engel olmuştur. Mesela, şu ayete bakalım:

"İman edip de imanlarına bir zulüm bulaştırmayanlar (var ya), işte onlar için emniyet vardır ve hidayete erenler de onlardır."(Enam, 6/82)

Bazı sahabiler, bu ayeti duyunca endişeye kapılırlar, "Ya Rasulallah, hangimiz zulmetmiyor ki?" diye sorarlar. Hz. Peygamber (asm), ayette geçen zulmün "şirk" olduğunu nazara verir ve "Şüphesiz şirk büyük bir zulümdür" ayetiyle istidlalde bulunur.

Habib-i Kibriya Efendimiz (asm.), Fatiha Suresi’nde "Bizi nimet verdiğin kimselerin yoluna ilet. Gadab edilenlerin ve dalalet yoluna düşenlerin değil" ayetinde geçen "gadab edilenlerin" Yahudiler, haktan sapanların Hristiyanlar olduğunu bildirir. Şüphesiz, gadap edilenler sadece Yahudiler, sapanlar da sadece Hristiyanlar değildir. Hz. Peygamberin bu şekildeki beyanı, gadap edilen ve sapanların en bariz tipleriyle bir tefsir olarak kendini göstermektedir.

Hz. Peygamber (asm) kendisine Kur'an'la beraber, onun bir mislinin de verildiğini bildirir. Kur'an'ı şerheden O'nun sözleri, bu ifadesinin bir isbatıdır. Durum böyleyken, bir kısım insanların "Allah'ın kitabı bize kâfidir. Onda olanla iktifa ederiz" demeleri, Allah'ın Kitabını da bilmemenin bir alametidir. "Erike hadisi" olarak şöhret bulan bir hadiste, Hz. Peygamber bazılarının koltuğuna oturup, vurdumduymaz bir şekilde böyle bir tavır sergileyeceklerini mu’cizane haber vermiştir.

Hz. Peygamber (asm)'in tefsirinden sonra sahabe tefsiri gelir. Hz. Peygamberin sohbetiyle yetişen bu yıldız şahsiyetler şüphesiz tefsir noktasında müstesna bir mevkie sahiptirler. Zira başka malumattan azade safi ruhlarıyla Kur'an'a müteveccih olmuşlar, onun ilk muhatabı ve en büyük müfessiri olan Hz. Peygamber'den ders almışlardır.

Şüphesiz sahabenin hepsi Kur'an'ı aynı derecede anlamıyordu. Çünkü akılları, ilim seviyeleri farklı idi. Ayrıca, dile hâkimiyetleri de hepsinde aynı derecede değildi. İbn Abbas'ın "Fatır" kelimesini, Hz. Ömer'in "tehavvuf, ebben" kelimelerini başlangıçta bilmemeleri, bunu açıkça göstermektedir.

Sahabeden Adiy b. Hatem oruçla alâkalı olarak gelen "fecir vakti beyaz iplik siyah iplikten sizce seçilinceye kadar yiyin için" ayetinden hareketle yanında siyah ve beyaz iplik bulundurmakta, bunların rengi birbirinden ayrılıncaya kadar oruca başlamamaktadır. Durumu Rasulullah Efendimize bildirdiğinde Hz. Peygamber tebessüm eder, işin onun anladığı gibi olmadığını, ayette kastedilenin gündüzün beyazlığı, gecenin siyahlığı olduğunu anlatır.

"Allahım, onu dinde anlayışlı kıl ve ona te'vili öğret" duasına mazhar olan İbn-i Abbas, Hz. Ali, İbn-i Mes'ud, gibi müstesna sahabiler, Kur'an'ın tefsirinde ve anlaşılmasında ufuk açıcı ifadeleriyle sonraki nesillere yol göstermişlerdir. Habib-i Edib Efendimiz (asm)'in;

"En hayırlı asır benim asrımdır. Sonra, onu takip eden iki asır."(bk. Buhari, Fedailu’l-Ashab,1 ; Müslim, Fedailu’s-Sahabe, 52)

Buyurması, sahabeye ve sahabeden sonra gelen tabiin ve tebeü't-tabiin dönemlerinin faziletine işaret eder. Bu üç nesil, Kur'an'ın tefsirinde sonraki asırlarda yaşayacak hatta kıyamete kadar gelecek insanlarının müstağni kalamıyacakları izahlarda bulunmuşlardır.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...