Bir insan niye Allah'a inanır?

Soru Detayı

- Bu hayatı anlamlandıramadığı için mi inanır insan?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Allah’a iman, insan ruhu için fıtri ve ebedî bir ihtiyaçtır, asla terk edilemez; kesilip atılamaz, yok edilemez. Onun yerini içtimai disiplin, kanun hâkimiyeti, ilim ve felsefe,... dolduramaz. Şu hâlde, hayat onsuz olamaz. Elem ve ıstıraplar içerisinde kıvranan, sürekli olarak bunalımlarla çalkalanan bu asrın insanına Allah’a iman, teslim ve tevvekkül, hava ve sudan daha lüzumludur. Bu mustarip beşeri tatmin ve teskin edecek en kıymetli his, din hissidir. Teknolojinin baş döndürücü gelişmesi, boğucu ve bunaltıcı bir ortam, korkunç maddi ihtiras ve çekişmeler, aşırı yorgunluk ve ruhi depresyonlar ile örtülü bir cemiyette, teneffüs etmek isteyenlere Allah’a iman, ne kadar kuvvetli bir istinatgâh, ne kadar güçlü bir hâmi, ne kadar büyük bir huzur kaynağıdır. Ruhların her gün biraz daha boğulduğu, bunalımların şiddet kazandığı cemiyet hayatında, dine olan ihtiyaç gittikçe daha fıtri ihtiyacın zaruri bir neticesidir. Her ihtiyaç ve arzusunu tatmine çalışan bu asrın insanı, elbette, ruhunun ebedî ihtiyacına karşı da lakayt kalmayacak, madde dünyasında bulamadığı bu ebedî hakikati, mana dünyasında arayacak ve ancak dinde bulacaktır. Nitekim beşerin bu manevi boşluğunu doldurmak için Din-i Hakkın, gönüllerde daha fazla taht kurduğunu, çok kuvvetli bir cazibe unsuru olarak içtimai hayatın tabakalarında hükmettiğini ve derinleştiğini görmekteyiz. Bu temayül gösteriyor ki, gelecek yüzyıllarda din ve iman, bütün şaşaası ile hükmedecek, beşerin en büyük gayesi Allah’a ima ve rızasını tahsil olacaktır.

İnsan, acz ve zaaf üzerine yaratılmıştır. Hâlbuki onun hayatı bela ve musibetler, keder ve elemlerle doludur. Bu fıtrattaki bir insan, kendisin teselli edebilecek, nihayetsiz ihtiyaçlarını görüp, onun nihayetsiz düşmanlarından emin kılabilecek bir merciye, bir istinat ve istimdat noktasına her zaman muhtaçtır. Bu, bütün insanların ortak mizacıdır. Evet, insan sıkışıp daraldığı, ümitleri yıkıldığı, düşünceleri tahakkuk etmediği, üzerine hastalık ve musibetlerin bütün ağırlıklarıyla çöktüğü hengâmda, ruhunu saran kâbusları dağıtacak kalbin teskin ve teselli edecek bir dergâha ilticaya muhtaçtır. Bu dergâh ise “Her şeyin dizgini elinde, her şeyin hazinesi yanında, her şeyin yanında nazır, her mekânda hazır, mekândan münezzeh, aczden müberra, kusurdan mukaddes, nakıstan mualla bir Kadir-i Zülcelâl’in, bir Hakîm-i Zülkemal’in, bir Rahim-i Zülcemal’in dergâhıdır.”

Allah’a inanmak, hariçte olmayıp da insanın kendi zihninin ürettiği bir mefhum veya bir kurgu değildir. İnsan, Allah’a inandığı için, Allah var değildir; Allah var olduğu için insan, Allah’a inanır.

Allah’ın varlığına ve birliğine, şu kâinatta o kadar çok delil ve ispatlar var ki, balığın sürekli su içinde olmasından suyu fark edememesi gibi, insan da bu her tarafı kuşatmış delil ve ispatları göremiyor, fark edemiyor.

Ama Kur’an'ın tarzı ile imanın gözlüğü ile bakarsan, o ülfet ve ünsiyet yırtılır ve her taraf marifet nurları ile dolar.

Allah, insanın fıtratına, kendini kolayca tanıttıracak ve bildirecek cihazlar koymuştur. Bu cihazlar da insanı Allah’a iman etmeye zorlayan unsurlardır.

Mesela, insan kalbinde, iki özellik vardır. Biri, dayanma noktası, diğeri yardım isteme noktasıdır. İnsandaki sonu olmayan acizlik ve fakirlik durumu, sürekli insanı aciz ve fakir olmayan birisine dayandırmak ve yardım istemek noktasına zorluyor. Bu da insanın bu dünyaya, hayvan gibi yeme içme ve zevk etmek için gönderilmeyip, kendini bize bütün isim ve sıfatları ile tanıttırmak isteyen Zatı tanımak ve ona kulluk etmek için gönderildiğimizi gösteriyor. Hayata, felsefenin karanlık ve kısır bakışı ile bakarsan, hayatın ne olduğunu ne manaya geldiğini kavrayamazsın.

Mesela, felsefe nazarında ölüm, bir yok olma ve hiçlik karanlığına düşmektir. Ünsiyet ettiğin şu dünyadan, sonsuz ayrılıktır. İnsan ise, sadece konuşma özelliği olan bir hayvandır. Her şey tesadüfün oyuncağı, her şey manasız ve abestir. Bütün şu kâinatta olan bitenler, serseri bir tesadüfün işidir. Onun için insanın şu hayatta hiçbir vazifesi yoktur. Bütün bu fikirler, felsefenin çürük mahsulüdür.

Amma Kur'an nazarıyla bakılırsa, ölüm, bir hiçlik ve yokluk değildir; ebedî ve daha güzel bir âlemin kapısıdır. Ve ebedî bir kavuşmaktır. İnsan ise, şu kâinatın en mükemmel ve geniş, his ve duygularla donatılmış bir halifesidir. Kâinatta bütün olan ve bitenlerin tedbir ve idaresi Allah’ın elindedir. Zerre kadar tesadüf yoktur. Buna en büyük şahit ise, fennin ispatı ile her şeyde görünen mükemmel sanat, intizam, ahenk, ölçü, güzellik, incelik gibi durumlardır.

Şu âlemde her şey, -sinekten böceğe, zerreden gezegenlere- vazifelidir. Hiçbir şey serseri tesadüfün oyuncağı değildir. Yani, hayat gayet manalı ve hikmetlidir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Okunma sayısı : 21.995
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...