Bir an imanlı olarak vücuda mazhariyet, imansız olarak geçen binler dakika vücuda bedel midir?

Soru Detayı

- Kâfir için de her şey vardır aslında...

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Vücut varlık; adem ise yokluk mânâsında kullanılmıştır.

Yokluk ve hiçlik şerr-i mahzdır; yani tam bir çirkinlik ve karanlıktır. Varlık ise hayr-ı mahzdır; yani sırf hayırdır ve en büyük nimettir. Bütün hayır, güzellik ve mükemmellikler, varlık üstüne bina olmuşlardır. Varlık, bir binanın temeli gibi, bütün her şey onun üzerine tesis edilmiştir. Varlığın zıddı olan adem, yani yokluk ise, temelin yıkılması ile nasıl koca binalar yıkılıp yok oluyorsa; varlığın gidip, yokluğun gelmesi de her şeyi yerle bir eder, yokluğa atar.

Üstad Hazretleri, nasıl hayır, güzellik ve mükemmelliklerin varlığı vücuda dayanıyor ise, aynen bunun gibi, küfür, dalalet, şer ve musibetlerin de mesnedi ademdir, yokluktur diyor. Görünüşte var gibi dursalar da hakikatte yokturlar.

Meselâ; küfür, var olan bir şeyi kabul etmemektir. Kabul etmemek ise, bir iş, bir amel değildir, üzerinde hareket etmeye gerek yoktur. Ama kabul etmek, bir fiildir, bir iştir. Üzerinde hareket etme mecburiyet vardır.

Keza, çalışmak güzel ahlâktır; tembellik şerdir. Çalışmak, bir fiildir ama tembellik ise atalet ve betalettir, hareketsizliktir. Küfür de tembellik de görünüşte var gibi duruyorlar, ama aslında yok hükmündeler. Allah onlara, hayırlara bir kıyas olması, hem de tanınmaları için, sureten bir varlık rengi vermiştir.

Küfür ve inkâr adem ya da ademe çok yakın olmasından dolayı, kâfirin ömrü yüz yıl da olsa köksüz olduğu için hiç hükmündedir. Ama mü’min birisinin Allah için bir anı bile devamlıdır. Zira Allah o anı ebedîleştiriyor ve karşılığında cennet gibi ebedî bir nimeti bahşediyor.

Bir mü’minin Allah için olan her anı ebedîleşirken, imansız birinin her anı hakikatte de yok oluyor.

"Her şey helâk olacaktır, O’nun Zât’ı (ve rızasına uygun olan amel) müstesnâ." (Kasas Suresi, 28/88)

Bu ayet insanın varlık noktasından bir hiç olduğuna işaret ediyor ki, acz, fakr ve tefekkürün temeli de zaten bu hiçliğe dayanıyor. Dünya ve içindeki her şey fanidir, helak olacaktır. Ancak, iman, ibadet, fazilet ve tefekkür gibi ulvî vazifeler ahirette nice sevap meyveleri verdiğinden helak olmazlar. Her şeyi mânâ-yı ismiyle yani Allah’ın esmasına ayine olma cihetiyle bilmek, seyretmek ve tefekkür etmek esastır. Bunlar ise helake gitmezler. Eşyanın ve hâdisatın mânâ-yı ismiyle bakılan yüzü ise helake gider.

"Her şey, nefsinde mânâ-yı ismiyle fânidir, mefkuttur, hâdistir, mâdumdur. Fakat mânâ-yı harfiyle ve Sânî-i Zülcelâlin esmâsına âyinedarlık cihetiyle ve vazifedarlık itibarıyla şahittir, meşhuddur, vâciddir, mevcuttur." (26. Söz)

Mana-yı harfi, her şeye Allah hesabına ve iman nazarıyla bakmaktır.

Mana-yı ismi ise, her şeye kendi adına ve kendi hesabına bakmaktır.

Bütün varlık âlemini Yüce Allah’ın isimlerinin aynası bilmek, onların üstünde Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarını okumak, manayı harfiyle okumaktır. Kâinattaki bedi, garip ve harika eserlere mana-yı harfi ile yani Allah namına bakan ve ibretle okuyan mütefekkir bir insan, onlarda tecellî eden isim ve sıfatları okur, her varlık üstünde Cenab-ı Hakk’ın silinmez ve taklit edilmez mührünü, sikkesini ve damgasını, sonsuz ilmini, mutlak iradesini ve nihayetsiz kudretini görür.

Kâinata mana-yı harfiyle bakan insan, semada sayısız yıldızları deveran ettiren, dağları yeryüzüne kazık ve direk yapan, zemini meyvedar ağaçlarla, sayısız ve mütenevvi çiçeklerle süsleyen Rabbinin azametini idrak eder. Böyle bir bakış; marifettir, fazilettir, ilimdir, tefekkürdür. Tefekkür ise en büyük bir ibadettir.

Varlıkları kendilerine malik saymak, gördükleri vazifeleri kendi iradeleriyle yaptıklarını vehmetmek, onlarda tecellî eden isim ve sıfatları okuyamamak ise eşyaya mana-yı ismiyle bakmaktır. Kâinata mana-yı ismiyle bakan tabiatperestler, onun arkasında tasarruf eden sonsuz kudreti göremez ya da görmek istemezler.

Üstad Hazretlerinin buyurduğu gibi;

"Cenab-ı Hakk'ın masivasına (kâinata) mana-yı harfiyle ve O’nun hesabına bakmak lâzımdır. Mana-yı ismiyle ve esbab hesabına bakmak hatadır.” (Mesnevi-i Nuriye)

Eserden müessire geçmek, nimetten mün’imi yani nimeti vereni görmek mana-yı harfidir. Meyveyi Allah’ın ikramı bilen bir insan, o meyveye mana-yı harfiyle bakmış olur. Zira o harika meyve kuru ağacın işi olamaz. O meyvenin vücuda gelebilmesi için kâinat lazımdır. O meyve kâinat fabrikasında dokunmuştur. O ağaç, Cenab-ı Hakk’ın Rezzak ismine aynadır ama meyveleri yapan o ağaç değildir. Ağaç, insanları tanımaz, onların meyveye ihtiyaçları olduğunu bilmez. O sadece bir sebeptir. O tenteneli perde arkasında Allah’ın Rezzâk, Kerîm, Latif isimlerini vardır. Tabiat perdesinde Allah’ın esma ve sıfat tecellilerini okuyamayan insanlar için tabiat tenteneli bir perde olmaktan çıkar, hakikatleri görmeye engel kalın bir perde olur.

Her ihtiyacını çevresindeki varlıkların düzenli ve hikmetli faaliyetleri sayesinde gördüğünü bilmeyen insan, her şeyi sahipsiz ve her hâdiseyi tabii görür, kendini batıl inanışlara ve yanlış felsefî akımlara kaptırır.

Fakat mana-yı harfi ile yani Allah’a bakan ciheti ile O’nun hesabına yaratıldığını düşünmesi noktasından varlığının bir şahit, bir meşhud, bir vâcid olduğunu bilir.

"Ben Allah ile varım, O’nun ile kaimim, O olmadan hiçim, O’nun eseri ve sanatıyım." diyen bir insan, Allah katında vardır, değerlidir. Rabbinin rızasını kazanmış ve Onun nazarında şahit ve meşhut olmuştur.

"Ben kendi kendime varım, varlığımı kendi kendime devam ettiririm, " diyen birisi de Allah katında yoktur, fanidir ve Onun rızasından uzaktır.

Fanidir, yani bu bakışın devamlılığı yoktur ve sonu ebedî cehennemdir.

Mefkuddur, yani bu tarz varlık iddia edenler, yok ve gayri mevcut hükmündedirler.

Hâdistir, varlığı sonradan olmuştur, bir an belirip sonra sonsuza kadar yok alan yalancı bir ışık gibidir.

Madumdur, yoktur, insanı hiçliğe ve dipsiz bir karanlık kuyuya atar.

İnsan, vücuduna, varlığına güvendiği müddetçe bir hiç olur. İnsan bütün mevcudat gibi kendi varlığının da Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarının birer tecellisi olduğunu derk ederse, O’nu bulur ve varlığı ebedî olur. Zaten O’nu bulan her şeyi bulmuş olur...

İnsan, kul olduğunu, Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarına ayna olduğunun bilirse, var olur. Kulluğunu unutur ve ayna olduğunu kabul etmezse, varlık ve serbestlik iddia ederse, yokluğa düşer ve fenaya gider. Yani varlıkta yokluk, yoklukta varlık vardır. İnsan benliği ile "Ben varım" derse yoktur; "Ben yokum, hiçim" derse, yani üzerindeki nimet ve ikramların kendinden değil, Allah’tan olduğunu bilirse vardır. Böyle olunca Allah’ın sonsuz isim ve sıfatlarına istinad etmiş ve yükselmiş olur.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Okunma sayısı : 4.851
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...