"İman" ve "Nur-u İman" ile "Şuur-u İman" ne demektir?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İman; “İmanın altı şartına kalben inanıp, dil ile de tasdik etmektir.”

İman; güvenmek, emin olmak, güven vermek manasındadır.

İman; Allah u Teâlâ’ya, O’nun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kaza ve kadere şeksiz ve tereddütsüz bir şekilde inanmak, bu hakikatleri kalben tasdik edip, dil ile ikrar etmektir. Zira mümin olmanın iki temel şartı vardır: Kalben tasdik ve lisanen ikrar etmek. Sadece aza ile amel imanın asli bir rüknü değil, kemali bir rüknüdür. Amelsiz iman da makbuldür, ama bu iman kâmil bir iman değildir.

"İman, Sa’d-ı Taftazanî’nin tefsirine göre; 'Cenâb-ı Hakk’ın, istediği kulunun kalbine, cüz-i ihtiyarının sarfından sonra ilka ettiği bir nurdur.' denilmiştir."(İşârâtü’l İ’câz)

Kalpteki tasdik haliyle daimi ve bakidir. Bu gibi tasdikte değişiklik olmaz

Lisanen ikrar; iman hakikatlerine inanan her insan bu imanını lisanen ikrar etmelidir. Çünkü kalpteki tasdike ancak ikrar ile vakıf olunur. Aksi hâlde o kişinin mümin olup olmadığı bilinmez. Zaten bu ikrar olmazsa o kişi, Allah indinde mümin olsa bile şeriat nazarında iman sahibi sayılmaz. Çünkü şeriat zahire göre hükmeder.

İman baskı ve korkudan uzak, samimi bir gönülle içten benimsenmeli, tam bir teslimiyet ile kabul ve ikrar edilmelidir. Eğer bu tasdik kesin ve tereddütsüz olmazsa, ‘zan’ ve ‘şüphe’den ibaret kalır. İman ise zan, şüphe ve tereddüt kabul etmez.

İman hakikatlerinden bazısına inanıp bazısına inanmayan bir kimse iman etmiş sayılmaz. Bir insan bütün peygamberlere iman ettiği halde, Resul-i Ekrem Efendimiz (sav.) veya başka bir peygamberin peygamberliğini inkâr etse o şahıs İslam ve iman dairesinden çıkar.

  • İMAN BÖLÜNMEZ BÜTÜN

“İman altı rüknünden çıkan öyle bir vahdanî hakikattır ki, tefrik kabul etmez. Ve öyle bir küllîdir ki, tecezzi kaldırmaz. Ve öyle bir külldür ki kabil-i inkısam olmazlar.” (Şualar)

İman kelimesi, imanın altı rüknünün tamamına inanma mânası taşır. O halde, iman “bir vahdanî hakikattir.”

İnsanın varlığı beden ve ruhtan meydana geliyor. Beden birçok organlardan teşekkül etmiş bir ‘kül’dür ve parçalara ayrılması mümkündür. İnsan, bir kaza sonunda kolunu yahut ayağını kaybedebilir. Bu kayıp onun insanlığından bir şey eksiltmez. Ama ruh öyle değildir. Ruhun latifelerini, hislerini ondan ayırmak mümkün olmaz.

Meselâ, görme sıfatına sahip olmayan bir ruh düşünemezsiniz. Hayat, irade, işitme gibi sıfatlar da her insanın ruhunda vardır.

Bedendeki bazı arızalarla bu sıfatların dış dünya ile ilgileri kesilse bile, bu hal o sıfatların yok olması mânasına gelmez. Nitekim kör adam rüyada görmektedir.

Ruh, bölünmeyi ve parçalanmayı kabul etmediği gibi, iman da kabul etmez.

İman hükümlerinden bazısına inanıp bazısına inanmayan insana mümin denilmez.

Bilindiği gibi, kül bölünür ama küllî bölünmez. Bir evin bölmeleri bir küllün cüzleridir. Gerektiğinde bu bölmelerden birini kaldırabilirsiniz. Meselâ, dört odalı evinizi üç odalı hale getirebilirsiniz. Ama bazen, öyle “küll” olur ki, onu parçaladığınızda küllün tamamı ortadan kaybolabilir. Bir atomdaki protonların bir kısmını başka bir yere taşısanız artık o atomdan söz edilemez, ortaya bir başka atom çıkmış olur.

Bir kelime de öyle değil mi? Kelime, harflerden teşekkül etmiş bir küldür. Ama ondan bazı harfleri çıkardığınızda önceki kelimeden eser kalmaz; bir başka kelime ortaya çıkar.

İşte Bediüzzaman Hazretleri imanın böyle bir küll olduğunu nazara veriyor. İman rükünlerinden birisine inanmayan bir insanın bu inancı, Kur’anî mânâda bir iman değildir. Kur’ân dışı ayrı bir inançtır.

  • NUR VE ZULMET

Genellikle, nur denilince hayâlimizde parlak bir ışık, zulmet denilince de koyu bir karanlık canlanır. Bu mâna yanlış değil, ama eksik.

Madde âlemini aydınlatan ışığa “nur” ve bu âlemi seyretmemize engel olan karanlığa “zulmet” dediğimiz gibi, mâna âleminin de nur ve zulmetlerini aynı şekilde değerlendirebiliriz. O âlemi de aydınlatan nurlar ve gizleyen zulmetler var.

“İman hem nurdur, hem kuvvettir.” (Sözler)

İman bir nurdur; göz nuru insanı madde âlemiyle buluşturduğu gibi, iman nuru da insan kalbini iman hakikatlerine muhatap kılar.

Kör bir insan, göz nurundan mahrumdur; eşyaya bakar ama bir şey göremez. İmansız bir insan da küfür karanlığındadır, kâinatı seyreder, ama onun yaratıcısını bilemez.

Cehalet de ayrı bir körlük, ayrı bir zulmettir. Cahil insan, gözü önüne konulan ilmî bir eserin sadece maddesini görür, O’nun içindeki mânaya nüfuz edemez. İlim ise nurdur, insanı o eserdeki hikmetlerle tanıştırır.

Cenâb-ı Hakk’ın bir ismi Nur olduğu gibi bütün isimleri de nuranîdir. Her birinden farklı güzellikler, değişik inayetler ve merhametler tezahür eder.

Hâlık isminin tecellisi etmesiyle varlığa ayak basan her mahlûk, yokluk zulmetinden kurtulmuş, vücut nuruna kavuşmuş olur.

Hayat sahibi olmak vücuttur, olmamak ise adem. O hâlde bir varlıkta “Muhyî” isminin tecellisiyle hayat nuru parlar.

Adalet nurdur, zulüm ise zulmet. Âdil isminin tecellisiyle zulümler ortadan kalkar, hikmet ve rahmet nurları her tarafı kaplar.

İşte bütün isimleri ve sıfatları nuranî olan Allah’a iman etmek de ayrı bir nurdur. İnsan bu nur ile küfür zulmetinden kurtulur.

  • GÖRMEK VE İNANMAK

“Gözümün görmediğine inanmam” sözü, tuhaf bir inadın ifadesi. İşitmediğim söze, ayak basmadığım beldeye, koklamadığım çiçeğe inanmam gibi çürük bir dava. Onlar kadar tutarsız.

Halbuki inanmak dendi mi, gayb akla gelir. Görülen ve işitilen şeyler için “inanmak”tan değil, “bilmek”ten söz edilir; iki kere ikinin dört ettiğine inanıyorum denilmez; bunu biliyorum denilir

Şu yerküremiz, sabit olduğunu ısrarla savunanları, sırtında az gezdirmemiştir. Güneş de, o zavallıları az seyretmemiştir.

Bunların hepsi gözünün gördüğüne inanan kimseler. Gördükleri yanlış, inandıkları batıl.

Bereket versin, insanoğlu, o görünmeyen aklıyla, radyoaktif dalgalardan, morötesi ışınlara kadar öyle şeyler keşfetti ki; görünmeyenlerin görünenlerden kat kat fazla olduğu herkesçe kabul edildi de, bu adamlar da artık görünmez oldular.

Son olarak şunu da ifade edelim ki, imanın zerreden güneşe kadar dereceleri vardır.

“İman, yalnız icmali ve taklidi bir tasdike münhasır değil, bir çekirdekten tâ bir büyük hurma ağacına kadar ve eldeki ayinede görülen imaniyenin misali güneşten tâ deniz yüzündeki aksine tâ güneşe kadar mertebeleri ve inkişafları olduğu gibi imanın o derece kesretli hakikatleri var ki, bin bir Esma-i İlahiyye ve sair erkân-ı kâinat hakikatleriyle alakadar çok hakikatleri var ki, bütün ilimlerin ve marifetin ve kemalat-ı insaniyenin en büyüğü imandır ve iman-ı tahkikiden gelen tafsilli ve bürhanlı marifet-i kutsiyedir.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi)

Mesela, mum bir ışıktır, ancak az bir rüzgâr ile sönebilir, yani ışığı devamlı değildir. El feneri de bir ışıktır, o da pili bitince söner. Kullandığımız elektrik de bir ışıktır, sigortanın atmasıyla o da söner. İman güneş gibi olmalıdır ki, ne rüzgârla, ne de sigorta atmasıyla sönmesin.

Aynı şekilde mahiyet itibariyle bir damla da sudur, okyanus da. Habib-i Kibriya Efendimiz (sav.) imanı bir okyanus ise, bir mürşidin imanı bir nehir, başka bir müminin ki de bir katre kadardır. İman ancak marifet, ibadet ve tefekkür ile kuvvetlenir ve sönmez bir güneş olur.

Nur-u İman; kalpteki itikadın insanın bütün duygularına ve latifelerine sirayet etmesi ve nurlandırmasıdır. Kalp imanın ocağı ve merkezidir. Kalpteki bu iman, insanın diğer duygu ve azlarına nur ve ışık oluyor. Göz, kulak, dil gibi azalar, akıl ve vicdan gibi latifeler hep kalpteki iman nuru ile nurlanıyorlar. Bu nur az çok her müminde bulunur. İmanı taklidi olan birisinin nuru taklidi iken, imanı tahkiki olan birisinin nuru da tahkikidir. Keskin bir şekilde iman nuru sadece tahkiki imanda bulunur demek, uygun değildir.

Şuur-u iman; taklitten tahkike geçmiş kâmil iman demektir. Artık kalpteki iman, bütün aza ve latifelere sağlam bir şekilde yansımış, kişi inandığı her esasının idrakinde ve şuurundadır olmuştur.

Nur-u iman ile şuur-u iman aynı manada kullanılmıştır. İmanın bize kazandırdığı mana ile kâinata bakmak demektir.

İmansız bir nazarla mevcudata bakmak, karanlıkta varlığı görmemek gibi, gerçek manası anlaşılmaz. Ancak iman nazarı ile bakmak, varlığın gerçek manasını bulmak ve anlamak demektir. Bu konu ile ilgili Üstadımızın bir temsil ile anlattığı aşağıdaki kısmı istifadenize sunuyoruz:

"İman nasıl ki bir nurdur; insanı ışıklandırıyor, üstünde yazılan bütün mektubât-ı Samedâniyeyi okutturuyor. Öyle de, kâinatı dahi ışıklandırıyor. Zaman-ı mazi ve müstakbeli, zulümattan kurtarıyor. Şu sırrı, bir vakıada اَللّٰهُ وَلِىُّ الَّذِينَ اٰمَنوُا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ âyet-i kerimesinin bir sırrına dair gördüğüm bir temsille beyan ederiz. Şöyle ki:"

"Bir vakıa-i hayaliyede gördüm ki: İki yüksek dağ var, birbirine mukabil. Üstünde dehşetli bir köprü kurulmuş. Köprünün altında pek derin bir dere. Ben o köprünün üstünde bulunuyorum. Dünyayı da, her tarafı, karanlık, kesif bir zulümat istilâ etmişti."

"Ben sağ tarafıma baktım, nihayetsiz bir zulümat içinde bir mezar-ı ekber gördüm, yani tahayyül ettim. Sol tarafıma baktım; müthiş zulümat dalgaları içinde azîm fırtınalar, dağdağalar, dâhiyeler hazırlandığını görüyor gibi oldum. Köprünün altına baktım; gayet derin bir uçurum görüyorum zannettim. Bu müthiş zulümâta karşı, sönük bir cep fenerim vardı, onu istimal ettim. Yarım yamalak ışığıyla baktım; pek müthiş bir vaziyet bana göründü. Hattâ önümdeki köprünün başında ve etrafında öyle müthiş ejderhalar, arslanlar, canavarlar göründü ki, 'Keşke bu cep fenerim olmasaydı, bu dehşetleri görmeseydim!' dedim. O feneri hangi tarafa çevirdimse, öyle dehşetler aldım. 'Eyvah, şu fener başıma belâdır.' dedim."

"Ondan kızdım, o cep fenerini yere çarptım, kırdım. Güya onun kırılması, dünyayı ışıklandıran büyük elektrik lâmbasının düğmesine dokundum gibi, birden o zulümat boşandı. Her taraf o lâmbanın nuruyla doldu, her şeyin hakikatini gösterdi. Baktım ki, o gördüğüm köprü, gayet muntazam yerde, ova içinde bir caddedir. Ve sağ tarafımda gördüğüm mezar-ı ekber, baştan başa güzel, yeşil bahçelerle nuranî insanların taht-ı riyasetinde ibadet ve hizmet ve sohbet ve zikir meclisleri olduğunu fark ettim. Ve sol tarafımda, fırtınalı, dağdağalı zannettiğim uçurumlar, şahikalar ise, süslü, sevimli, cazibedar olan dağların arkalarında azîm bir ziyafetgâh, güzel bir seyrangâh, yüksek bir nüzhetgâh bulunduğunu hayal meyal gördüm. Ve o müthiş canavarlar, ejderhalar zannettiğim mahlûklar ise, mûnis deve, öküz, koyun, keçi gibi hayvânât-ı ehliye olduğunu gördüm. 'Elhamdü lillâhi alâ nûri’l-îmân' diyerek,
اَللّٰهُ وَلِىُّ الَّذِينَ اٰمَنوُا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ âyet-i kerimesini okudum, o vakıadan ayıldım."

"İşte, o iki dağ mebde-i hayat, âhir-i hayat, yani âlem-i arz ve âlem-i berzahtır. O köprü ise hayat yoludur. O sağ taraf ise geçmiş zamandır. Sol taraf ise istikbaldir. O cep feneri ise, hodbin ve bildiğine itimad eden ve vahy-i semâvîyi dinlemeyen enâniyet-i insaniyedir. O canavarlar zannolunan şeyler ise, âlemin hâdisâtı ve acip mahlûkatıdır. İşte, enâniyetine itimad eden, zulümât-ı gaflete düşen, dalâlet karanlığına müptelâ olan adam, o vakıada evvelki halime benzer ki, o cep feneri hükmünde nâkıs ve dalâlet-âlûd malûmatla, zaman-ı maziyi bir mezar-ı ekber suretinde ve adem-âlûd bir zulümat içinde görüyor. İstikbali, gayet fırtınalı ve tesadüfe bağlı bir vahşetgâh gösterir. Hem, herbirisi bir Hakîm-i Rahîmin birer memur-u musahharı olan hâdisat ve mevcudatı, muzır birer canavar hükmünde bildirir, وَالَّذِينَ كَفَرُوۤا اَوْلِيَاۤئُهُمُ الطَّاغُوتُ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِ hükmüne mazhar eder."

"Eğer hidayet-i İlâhiye yetişse, iman kalbine girse, nefsin firavuniyeti kırılsa, kitabullahı dinlese, o vakıada ikinci halime benzeyecek. O vakit, birden kâinat bir gündüz rengini alır, nur-u İlâhî ile dolar. Âlem اَللّٰهُ نوُرُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ âyetini okur. O vakit, zaman-ı mazi, bir mezar-ı ekber değil, belki herbir asrı bir nebînin veya evliyanın taht-ı riyasetinde vazife-i ubûdiyeti ifa eden ervâh-ı sâfiye cemaatlerinin, vazife-i hayatlarını bitirmekle Allahu ekber diyerek makamât ı âliyeye uçmalarını ve müstakbel tarafına geçmelerini kalb gözüyle görür. Sol tarafına bakar ki, dağlar misal bazı inkılâbât-ı berzahiye ve uhreviye arkalarında, Cennetin bağlarındaki saadet saraylarında kurulmuş bir ziyafet-i Rahmâniyeyi, o nur-u imanla uzaktan uzağa fark eder. Ve fırtına ve zelzele, tâun gibi hadiseleri, birer musahhar memur bilir. Bahar fırtınası ve yağmur gibi hâdisâtı, sureten haşin, mânen çok lâtif hikmetlere medar görüyor. Hattâ, mevti, hayat-ı ebediyenin mukaddimesi ve kabri, saadet-i ebediyenin kapısı görüyor. Daha sair cihetleri sen kıyas eyle; hakikati, temsile tatbik et."
(Yirmi Üçüncü Söz)

İman, Allah’a O’nun bildirdiği gibi inanmakla kalpte parlayan bir nurdur. Bundan dolayı batıl inançlara, hakikî mânâda, iman denilmez.

Bir kitapta yazılan bütün ilmî hakikatler ancak ışıkta okunabilir. Karanlık, bütün bu mânâları perdeler ve okunup anlaşılmalarını engeller. İman nûru da İlâhî eserlerin okunup anlaşılmalarını temin eder. İmanlı bir insan, kendisine Allah’ın eseri, O’nun kudret kalemiyle yazılmış çok hikmetli bir mektup olarak görür. Bir harf kâtipsiz olamayacağı gibi insan gibi her âzâsı hakkında ciltlerle kitaplar yazılmış bir ilim ve hikmet hazinesinin kendi kendine yazılmış olamayacağını bilir. Allah’a intisab etmekle bütün bu mânâları O’nun ilim ve hikmet tecellileri olarak değerlendirir. Başkalarına da aynı hakikati ders verir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

nurcu56
Allah razı olsun.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yükleniyor...