Karıştırılan Saidler: Said Nursi, Şeyh Said, Sait Molla

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Yaptıkları faaliyetlerin üzerinden yüz seneden fazla geçtiği ve her biri kendi alanında gayet meşhur olduğu halde, halen Bediüzzaman Said Nursi ile Şeyh Said ve Said Molla’yı birbirine karıştıran yaygın bir cehalet veya kasti bir dayatma olduğunu görüyoruz. Her ne zaman Bediüzzaman ile ilgili bir ders ve organize yapılacak olsa veya Devletin bu vatanperver şahsiyetin kitapları veya fikirlerinin tanıtımı noktasında adım atacağı tutsa, hemen menfi guruplardan bir kesim Şeyh Said’i kastederek, “Devlete isyan etmiş olan bu şahsın kitaplarını mı okuyorsunuz, Devlet böyle isyancı birisine neden arka çıkıyor?”; bir diğer kesim de İngiliz Ajanı Said Molla’yı kastederek “Ülkeyi İngilizlere satmaya çalışan birisine neden sahip çıkıyorsunuz?” gibi cahilce ve düşmanca bir tavır içerisine girdiklerini üzülerek müşahede ediyoruz.

Peki, gerçekten sık sık birbirine karıştırılan Said Nursi, Şeyh Said ve Said Molla'nın fikirleri ve yaşantıları birbirine karıştırılacak kadar yakın mı?

Üstelik aynı dönemlerde yaşamış olsalar bile, ülke olarak yaşanan hadiselere birbirine taban tabana zıt tavır ve yaklaşım sergileyen bu üç ismi -yani Said Nursi’yi, Şeyh Said’i ve Said Molla’yı- aynı kefeye koymak, daha da ötesi onları aynı kişiymiş gibi görmek ve göstermek mümkün müdür?

Aslında bu üç şahsiyeti anlamak, Osmanlı’nın son döneminin, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyetinin ve bundan sonra da aynı hataların tekrarlanmaması adına alınması gereken tedbirlerin şifrelerini çözmeye vesile olacaktır.

Evet, Said Nursi ve başlattığı hareket hakkında bilgi sahibi olmaya çalışmak; Osmanlı’nın son dönemindeki vaziyetinin ve Cumhuriyet dönemi idarecilerinin mantığının, ayrıca günümüz Türkiye’sinin ve geleceğimizin kurtuluş reçetelerinin şifrelerini kazandıracaktır.

Şeyh Said’in amaç ve gayesini anlamaya çalışmak da o zamanın idarecilerinin özellikle din noktasında attıkları yanlış adımların, dindar kesimde nasıl olumsuz yankılara vesile olduğunu ve yanlışı yanlışla düzeltme refleksini oluşturma mantığını kavramaya vesile olacaktır.

Said Molla gibi insanların da içyüzünü anlamak; o zamanda yerli ve milli olarak bilinen ve görülen bazı insanların, aslında dışarıdan beslendiğini ve ülkesinin ikbal ve istikbalinden ziyade İngilizlerin ve dış mihrakların emellerine hizmet etmeye gayretkeş olduklarının ve küçük bir menfaat uğruna vatanlarını ve şereflerini sattıran ruh haletlerinin anlaşılmasına vesile olacaktır.

Şimdi birbirlerine, isimden ve yaşadıkları dönemden başka hiçbir benzerliği olmayan bu üç Said’in analizine geçelim.

ŞEYH SAİD

1865’de Elazığ’ın Palu ilçesinde doğan Şeyh Said Efendi iyi bir medrese eğitimi aldı. Babası Şeyh Mahmud’un vefatından sonra da şeyh oldu.

Palu’dan, Erzurum’un Hınıs ilçesine yerleşip, ticaret yaptı ve medrese eğitimi ile talebe yetiştirdi. 13 Şubat 1925’de “Halifeliği kaldıran ve dinsizliği yaymaya çalışan bu idarecilerle cihad etmek, farzdır,” fetvasıyla “Şeyh Said Olayı veya Kıyamı” olarak bilinen hadisenin başında yer aldı. Beş bin kişilik bir güçle ayaklanma başlattı.

2 Mart 1925’de devlet ayaklanmayı bastırdı. Ardından huzurun sağlanması anlamında olan “Takrir-i Sükûn Kanunu”’ çıkarıldı ve bu kanun çerçevesinde İstiklal Mahkemeleri kuruldu.

İstiklal Mahkemesi’nde yargılanan Şeyh Said ve kırk yedi kişi 29 Haziran 1925’te idama mahkûm edildi. Bu kanun çerçevesinde -maalesef- İstiklal Mahkemelerinde binlerce masum ve zararsız dindar insanın hayatına son verildi ve binlercesi de memleketlerinden / vatanlarından sürgün edilerek perişan edildi.

Bediüzzaman’ın Şeyh Said Hadisesine Karşı Duruşu

Bediüzzaman Hazretlerinin, Şeyh Said olayına tarz ve metot olarak karşı olduğu eserlerinin tamamına bakıldığında rahatlıkla görülebilir. Zira ömrü boyunca müspet hareket etmeyi kendine şiar edinmiş ve dâhilde silahlı mücadeleye asla fetva vermeyen Bediüzzaman’ın, Şeyh Said’in böyle bir mücadele içerisine girmesine onay vermesi veya desteklemesi asla mümkün ve kabil değildir. Aksi halde kendi ile çelişmiş olurdu.

Nitekim Bediüzzaman, Şeyh Said isyanından önce kendine yapılan isyana katılma tekliflerini geri çevirmiş ve onları bu konuda ikaz etmeyi de kendine görev saymıştır. Bu misal olarak 1913 yılında yaşanan bir numuneyi bizzat kendisinden dinleyelim:

"Eski Harb-i Umumîden biraz evvel, ben Van'da iken, bazı dindar ve müttakî zatlar yanıma geldiler. Dediler ki: 'Bazı kumandanlarda dinsizlik oluyor. Gel, bize iştirak et. Biz bu reislere isyan edeceğiz.' "

"Ben de dedim: 'O fenalıklar ve o dinsizlikler, o gibi kumandanlara mahsustur. Ordu onunla mesul olmaz. Bu Osmanlı ordusunda belki yüz bin evliya var. Ben bu orduya karşı kılıç çekmem ve size iştirak etmem.' "

"O zatlar benden ayrıldılar, kılıç çektiler; neticesiz Bitlis hâdisesi vücuda geldi. Az zaman sonra, Harb-i Umumî patladı. O ordu, din namına iştirak etti, cihada girdi, o ordudan yüz bin şehidler evliya mertebesine çıkıp beni o dâvamda tasdik edip kanlarıyla velâyet fermanlarını imzaladılar."(1)

Şeyh Said hadisesine geldiğimizde; o esnada Van’da bulunan Üstad Bediüzzaman’ı bu kıyam ile ilgili ziyaret edenler çoğalmıştı. Bediüzzaman’la ilgili ulaşabildiği herkesle görüşüp “Son Şahitler” eserini yazan Necmeddin Şahiner, bu konuda şunları kaydeder:

"Said Nursî'yi ziyarete gelen aşiret reisleri arasında Kör Hüseyin Paşa da vardı. Üstelik bu yöndeki ziyaretini birkaç defa tekrarlamıştı. Kör Hüseyin Paşa, Haydaran aşiretinin nüfuzlu bir reisi ve Hamidiye Alaylarının yerine kurulan Aşiret Alaylarından birinin kumandanıydı. Bir defasında, Bediüzzaman'ın yakın arkadaşlarından olan Van Müftüsü Şeyh Masum'un oğlu Abdülbaki'yle birlikte ziyarete geldi. Sonraki dönemlerde, bu ziyarete dair ayrıntılı bilgiler aktaran Şeyh Abdülbaki; Said Nursî'nin Erek Dağı'nda, dünyevî olan her türlü işi ve meseleyi tamamen terk etmiş bir vaziyette yaşadığını anlatır.”(2)

Kör Hüseyin Paşa, bu ziyareti esnasında, Said Nursî'ye para vermeye çalıştı. Said Nursî böylesi bir teklifi o zamana kadar, hiçbir şekilde kabul etmemişti. Bu hadiseye şahit olan yakın talebesi Molla Hamid, aktardığı hatıralarında, Bediüzzaman'ın bu teklife çok kızdığını, teklifi reddettiğini söyler.

Said Nursî ile Kör Hüseyin Paşa arasında geçen konuşmada, ilk olarak Hüseyin Paşa konuşmaya başlar ve aralarında şöyle bir diyalog geçer:

Hüseyin Paşa: Sizinle bir müşaverem var. Askerim hazır, atlar hazır, silahlar ve cephaneler de hazır. Sizden izin bekliyoruz.

Bediüzzaman: Sen ne diyorsun? Ne yapacaksın? Kiminle harp edeceksin?

Hüseyin Paşa: Mustafa Kemal'le.

Bediüzzaman: Mustafa Kemal'in askerleri kim?

Hüseyin Paşa: Ne diyeyim... İşte askerdir.

Bediüzzaman: Askerler bu vatanın evlâdıdır. Senin ve benim akrabalarımdır. Kime vuracaksın? Onlar kime vuracak? Düşün, idrak et. Ahmed'i Mehmed'e, Hasan'ı Hüseyin'e mi kırdıracaksın?"(3)

Şeyh Said kıyamına iştirak etmek isteyen aşiret reislerine de Bediüzzaman şöyle diyordu:

"...Acaba bu fikre hizmet neden ileri geldi? Soruyorum size. Şeriat mı istiyorsunuz? Böyle hareket zaten şeriata muhaliftir. Bu olsa olsa bir ecnebi tahrikine alet olma keyfiyetidir. Şeriat isterim diye şeriatı alet ederek şeriata muhalefet edilmez. Böyle şeriat istemek olmaz. Haydi yerlerinize!.."

"Said Nursî, konuşmasını bitirdiğinde ayağa kalktı ve talebelerine eğitim verdiği Erek Dağı'na geri döndü. Kör Hüseyin Paşa ve diğer aşiret reislerine gelince; onlar bu uyarıları dikkate aldılar ve hadiseye iştirak etmediler. Bu ifadeler, Van'ın ve halkının hadiseye iştirak etmeye zorlanmaması ve binlerce kişinin hayatının kurtulması demekti."(4)

Evet, Şeyh Sait hadisesi 13 Şubat 1925'te patlak verdiğinde, Said Nursî'nin görüşlerini dikkate alan binlerce kişinin hayatı kurtulduğu gibi, olayın büyümesinin de önü alınmış oldu.

Şeyh Said, bizzat kendisi Said Nursî'ye bir mektup yazarak harekete katılmasını istemiş; kendilerine katıldığı takdirde "muzaffer" olabileceklerini belirtmişti. Said Nursî'nin cevabı şöyle olmuştu:

"Yaptığınız mücadele, kardeşi kardeşe öldürtmektir ve neticesizdir. Çünkü Türk-Kürt birdir, kardeştir. Türk Milleti bin senedir İslamiyete bayraktarlık etmiştir. Dini uğrunda milyonlarca şehit vermiştir. Binaenaleyh, kahraman ve fedakâr İslâm müdafilerinin torunlarına kılıç çekilmez ve ben de çekmem!"(5)

Said Nursî, Şeyh Said hadisesi dolayısıyla takındığı tavır net olduğu halde, yine adaletsiz bir şekilde, yüzlerce insanla birlikte sürgüne gönderildi. Bu davranış, yeni rejimin dine ve din adamlarına karşı hareket tarzını da belirliyordu.

SAİD MOLLA

Cumhuriyet’ten önce kurulmuş olan “İngiliz Muhipleri (Sevenler) Cemiyeti” kurucusu ve etkili bir İngiliz ajanı olan Sait Molla, 1880 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Anadolu Kazaskeri Mustafa Neşet Molla'nın oğlu, Şeyhülislâm Cemalettin Efendi'nin yeğenidir. Hem dini hem de dünyevi anlamda çok kaliteli ve isim yapmış okullarda okudu. Osmanlı döneminde mühim görevlerde bulunup makam olarak günbegün yükseliyordu. 1910 yılında “Mahşer”, 1918 yılı sonunda da “Yeni İstanbul” gazetelerini yayınladı. Gazetenin 9 Kasım 1918 tarihli ilk sayısında “İngiltere ve Biz” adlı bir yazı yayınlayarak maksadını ortaya koymaya başladı.(6)

En faal ve etkili İngiliz ajanlarından birisi olan Rahip Frew ile Sait Molla arasındaki yazışmalar ele geçmiş ve bu mektuplarda Mister Frew'den yüklü miktarlarda para aldığı ve bu paraları isyan çıkartmak amacıyla Anadolu’daki bazı şifreli isimlere gönderdiği anlaşılmıştır.(7)

26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz sonucu Türkler tarafından kesin zafer elde edilmesi üzerine Kuvay-ı Milliye’ye başından beri muhalefet etmiş olan Sait Molla, telaşa düşen diğer bazı muhalifler gibi İngiliz elçiliğine sığınarak İngilizler vesilesiyle ülkeyi terk etti.

Millet Meclisinde geçen kayıtlı konuşmalarda bu şahsın Ajan Rahip Frew'e yazdığı mektuplarda Kürt Teali Cemiyeti mensuplarına doğudaki fitne faaliyetleri için para gönderdiği de yazılmış, Cumhuriyetin kuruluşunda “vatan haini” olarak ilan edilmiş, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkarılan 150 kişilik listede 98. sırada yer almıştır.

Ülkeden çıktıktan sonra sırasıyla Romanya, Fransa, İtalya, Mısır, Kıbrıs ve Yunanistan'da bulundu.

Atina’da 14 Temmuz 1930’da hayatını kaybetti.

Bediüzzaman’ın İngilizlere Karşı Duruşu

Bediüzzaman Hazretleri, İngilizlerin, İstanbul’u işgali sırasında halkın birliğini sağlamak adına ateşli konuşmalar yapmıştır. İngilizlerin İstanbul’u işgal ettiği dönemde onlara karşı yaptığı mücadelenin en etkili vasıtalarından birisi, önceleri gazetelerde yayınladığı daha sonrasında ise kitaplaştırdığı “Hutuvât-ı Sitte” isimli risalesi oldu. Bu eserde insanların aldatılmaya müsait olan 6 zayıf damarın yani "intikam, makam, açgözlülük, ahmaklık, dinsizlik ve bağnazlık" gibi özellikleri İngilizler tarafından kullanılarak zarar verildiği, bunlara karşı milletin uyanık olması gerektiğini ve düşmana karşı mücadelenin lüzumunu anlatmaktadır.

Bediüzzaman, daha sonraları bu çalışmayı, “İstanbul’u işgal eden İngiliz başkumandanının dehşetli planını kıran” bir eser olarak tarif eder. Kendi ifadesiyle İngilizlerin bu plan şöyleydi:

“İslâm içinde ihtilaf atıp, hatta Şeyhülislâm ve bir kısım hocaları kandırıp birbiri aleyhine sevk ederek itilâfçı, ittihatçı fırkalarını birbiriyle uğraştırmasıyla Yunanın galebesine ve Harekât-ı Milliyenin mağlûbiyetine zemin hazırlamaktı.”(8)

Said Nursî’nin bu yayınlarla halk üzerindeki tesirini fark eden İngilizler ne mi yaptılar?

Cevap basit: Derhal ondan kurtulmak için idam kararı çıkardılar.

O zamanki sağduyulu insanlar tarafından itikatsız bir mason olarak bilinen Said Molla ise, Bediüzzaman’ı İngilizlere ihbar ediyor. Üstad’ın şeklini, şemailini, kıyafetini, kaldığı yeri haber veriyor. Çünkü Bediüzzaman, İngilizlere karşı gazetelerde yazdığı yazılarda müthiş hücumlar ediyor, çalışmalarını zayıflatıyordu.

Şimdi düşünüp, muhakeme edelim; bir yanda İngilizlerin ölüm listesine aldığı Said Nursi, diğer yanda İngilizlerin sadık adamı Sait Molla.

Aralarında isim benzerliğinden ve aynı dönemin insanları olmaktan başka en küçük bir yakınlık, bir benzerlik görebilen, bir bağlantı kurabilen var mı acaba?

SAİD NURSİ

Bediüzzaman 1877 yılında Bitlis’te doğmuş, küçük yaşından itibaren medreselerde dini ve ilmi alanda eğitim almıştır. Siirt uleması O’nun hafıza ve zekadaki mükemmel vaziyetinden dolayı “Zamanın harikası, güzeli ve özeli anlamındaki Bediüzzaman unvanını verdi.

Van Valisi Tahir Paşa Bediüzzaman’ın bazı özel kabiliyetlerini keşfedince konağına alıp, zamanın âlimleriyle ilmi münazaralar ve müzakereler tertip etmeye başlamıştı. Daha genç yaşında İngiliz Sömürgeler Bakanı’nın “Bu Kur’an Müslümanların elinde kaldıkça onlara hakiki hâkim olamayız. Ya Kur’an’ı ortadan kaldırmalıyız veya onları Kur’andan soğutmalıyız.” sözüne karşı hayatını iman ve Kur’an hakikatlerinin neşri için vakfetmeye karar verir. Onun ömrünün özeti “Müspet Hareket” olup, hayatı boyunca bu çizgi üzerinde durmuş, talebelerini de o istikamet üzere yetiştirmiştir.

Talebelerinden ve kendisini sevenlerden teşekkül ettirdiği ve keçe külahlılar adını verdiği milis gücüyle, Birinci Cihan Harbinde Doğu cephesinde Ermenilere karşı savaşıp, vatan savunması yapmış. Yaralanıp Ruslara esir düşmüş. Büyük fedakârlıklarda bulunmuş. Mukabilinde o zamanki İstanbul hükümeti daha sonra da Ankara hükümeti tarafından davet edilmiş ve kendisine hürmet edilerek mükâfatlandırılmış bir vatanperverdir.(9)

Diğer taraftan, milli mücadelede bulunmuş. Anadolu’daki yeni diriliş ve şahlanış hususundaki faaliyetler ile ilgili Şeyhülislamın yayınladığı fetvasına, karşı fetva vermiş. Halkı Milli Mücadeleye katılmaya çağırmış. Hakkında İngilizlerin idam kararı verdiği dini, tarihi ve milli bir kahramandır.

Kendisinden istifade etmeye çalışan Kürt Teali Cemiyetine karşı durup;

“Allah-u Zülcelâl Hazretleri, Kur’ân-ı Kerim’de, يَأْتِي اللّٰهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُٓ اَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ اَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِر۪ينَۘ يُجَاهِدُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ ["Öyle bir kavim getireceğim ki, onlar Allah’ı severler, Allah da onları sever." (Maide, 5/54)] diye buyurmuştur. Ben de bu beyan-ı İlâhî karşısında düşündüm, bu kavmin bin yıldan beri âlem-i İslâm’ın bayraktarlığını yapan Türk milleti olduğunu anladım. Bu kahraman millete hizmet yerine, dört yüz elli milyon hakikî Müslüman kardeş bedeline, birkaç akılsız kavmiyetçi kimsenin peşinden gitmem.”(10)

diyen hakiki bir mücahid, milli ve yerli bir vatan evladıdır.

SONUÇ

İşte böyle bir mücahid ve vatanperver olan Bediüzzamanı, kendisine itikat olarak taban tabana zıt olan birisiyle, yani “tescilli bir İngiliz ajanı ve mason olan Said Molla ile” veya aynı maneviyatı ve inancı paylaştığı halde, yolunu ve tarzını benimsemediği için kendisine karşı durup yolundan çevirmeye çalıştığı ve bu devlete karşı “Silahlı bir mücadeleye girme.” diye tembihlediği Şeyh Said ile karıştırmak pek de masumane bir durum değildir.

Bu çalışmamızın, samimi insanların ve bilmediği için karıştıranların intibahına ve hakkı teslime vesile olmasını Cenab-ı Feyyaz-ı Mutlak'tan niyaz ederiz…

Dipnotlar:

(1) bk. Said Nursi, Şualar, On Dördüncü Şua.
(2) bk. Necmeddin Şahiner, Son Şahitler, Abdülbaki Arvasi mad., I, 159.
(3) bk. Necmeddin Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman, s. 275-276.
(4) bk. age., s. 278.
(5) bk. Abdülkadir Badıllı, Mufassal Tarihçe-i Hayat, I, 660.
(6) bk. Mehmet Demiryürek, Kıbrıs'ta Bir 150'lik: Sait Molla (1925-1930), Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 57, Cilt: XIX, Kasım 2003.
(7) bk. Doğan Avcuoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, 1838'den 1995'e, İngiliz Sevenler Derneği.
(8) bk. Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Nesil Yayınları, 1996, I, 1070.
(9) bk. Mektubat, On Altıncı Mektubun Zeyli. Ayrıca bk. Şualar, On Dördüncü Şua, Başbakanlığa, Adliye Bakanlığına, Dahiliye Bakanlığına.
(10) bk. Necmeddin Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi, s. 233-234.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...