Block title
Block content

"Kün" emrine malik olan Allah (cc), neden hadiseleri yaratırken melekleri ve sebepleri perde ediyor?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Sebeplerin Allah’ın fiilerinde ve icraatlarında aracı olarak kullanılmasındaki gaye ve hikmet, bazı haksız ve yersiz şikayetlerin hedefini değiştirmek ve Allah’ın azamet ve izzetinin önünde bir paratoner vazifesini görmek içindir.

Evet, izzet ve azamet sebeplerin haksız ve yersiz şikayetlere hedef ve perde olmasını gerektiriyor. Ta ki zahiri çirkin ve zararlı gibi görünen fiiller ve işler Allah’a isnat edilmesin, onunla anılmasın.

Aslında, hakikatta, o çirkin ve merhametsiz gibi görünen şeyler, çirkin ve merhametsiz değiller. İnsan dar aklı ve aciz ve tahammülsüz fıtratından dolayı ağlama ve sızlamaya müsait olduğu için, şikayet ve tenkidinin hedefini sebeplere yönlendiriyor. Sebepler olmasa, o haksız tenkit ve serzenişler direkt Allah’a gidecektir. Onun için Allah, araya sebepleri koymuş ki, haksız ve yersiz eleştiri ve şikayetlere maruz kalmasın.

Üstad Hazretleri bu hakikati şu şekilde izah edip örneklendiriyor:

"İşte o şekva ve şikâyetlerin hedefini değiştirmek için esbab vaz edilmiştir. Çünkü, kusur onlardan çıkıyor, onların kabiliyetsizliğinden ileri geliyor. Bu sırra bir misal-i lâtif sûretinde bir temsil-i mânevî rivayet ediliyor ki:"

Hazret-i Azrail Aleyhisselâm, Cenab-ı Hakka demiş ki:

"Kabz-ı ervah vazifesinde Senin ibâdın benden şekva edecekler. Benden küsecekler."

Cenab-ı Hak, lisan-ı hikmetle ona demiş ki:

"Seninle ibâdımın ortasında musibetler, hastalıklar perdesini bırakacağım. Tâ şekvaları onlara gidip sana küsmesinler."

"Evet, nasıl ki hastalıklar perdedir, ecelde tevehhüm olunan fenalıklara mercidirler. Ve kabz-ı ervahta hakikî olarak hikmet ve güzellik, Hazret-i Azrail Aleyhisselâm'ın vazifesine mütealliktir. Öyle de, Hazret-i Azrail Aleyhisselâm da bir perdedir. Kabz-ı ervahta zahiren merhametsiz görünen ve rahmetin kemaline münasip düşmeyen bazı hâlâta merci olmak için o memuriyete bir nâzır ve kudret-i İlâhiyyeye bir perdedir."

"Evet, izzet ve azamet ister ki, esbab perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve celâl ister ki, esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikîden."(1) 

İnsan fıtraten zayıf ve aciz olduğu için, ağlamak ve sızlanmak istiyor. Allah Celle Celalühü de insanların bu sızlanma ve şikayetlerini hem gidermek için hem de izzetini muhafaza etmek için sebepleri araya koymuştur. Şayet insan niyetinde Allah kastı olmaksızın sebeplere şikayet edip kızarsa, kamil iman açısından belki yakışıksız olur, ama taklidi iman ve avam insan için belki bir ruhsat olabilir. Ama hedef ve kastında Allah varsa, eliyazübillah, kişi için hüsran olur.

Sebeplerin vaz edilmesinin bir başka gerekçesini Üstad Hazretleri şu şekilde ifade ediyor:

"Kezâlik, kudretin levazımıyla hikmetin levâzımı bir değildir. Birisine ait levazımatı ötekisinden talep etmek hatadır."

"Ve keza daire-i esbabın iktizasıyla daire-i itikad ve tevhidin iktizası bir değildir. Onu bundan istememeli."

"Ve keza, kudretin taallûkatı ayrı, vücudun cilveleri veya sair sıfatın tecelliyâtı ayrıdır; birbirine iltibas edilmemeli. Meselâ, dünyada vücudun tedricîdir; berzahî aynalarda âni ve def'îdir. Çünkü, icadla tecellî arasında fark vardır."(2) 

Sebepler dairesinde iken itikat dairesi hükmederse, yani yersiz tevekkül galip olursa, hata olur, cezası dünyevi sefalettir. Sen mahsul için ekip biçmen gerekirken, tevekkül etsen aç kalırsın anlamındadır. İtikat makamında ve dairesinde de eşyayı ve olayları sebeplere verirsen şirke düşersin, cezası cehennemdir. Bu iki dairenin hükümlerini birbirine karıştırmak çok acıklı bir netice doğurur. İki makamın birbirine karıştırılmasında iki dünya saadeti de uçar gider.

Bu manaya işaret için şöyle bir temsil verelim: Hüneri ve mahareti çok olan bir usta, bir bina yaparak bütün hüner ve maharetini seyrettirmek ve sergilemek ister. Bu usta, binayı iki şekilde yapabiliyor. Biri defi ve ani, diğeri ise tertibi ve  tedricidir. Yani yavaş yavaş, tertip ve sıra ile yapmaktır.

Şayet eserini, yani, binasını halkın huzurunda defi ve ani bir şekilde  inşa etse, kimse onun maharet ve hünerinden bir şey anlamaz. Hatta inkara bile gidebilirler. Ama yavaş yavaş, tertip ile tedrici olarak yapsa, yani temelden tavana doğru adım adım bir yol izlese, herkes onun sanatını ve hünerini takdir ile Tahsin eder. Ve maksat hasıl olmuş olur.

 İşte Cenab-ı Hakk'ın iki şekilde yaratma tarzı vardır. Birisi yoktan ve hiçten, ani ve defi yaratmasıdır. Diğeri ise, inşa ve tecelli suretinde tertip ve sebepler ile isim ve sıfatlarını talim ettirerek yapmasıdır.

Allah’ın yaratması, dünyada daha çok inşa şeklindeki hükmediyor. Sebebi ise, talimdir. Esma ve sıfatlarını ve dolayısı ile kendini bize tanıtmak istiyor. Burada defi ve ani derken, kısa bir süre, anlamında kullanılmıştır. Yoksa göz açıp kapamak müddeti kast edilmemiştir. Defi ve ani olması  hikmete zıttır. Ahirette hikmet değil, kudret hakim olacağı için her şey,  ani ve birden olacaktır.

Kainata ve sebeplere mana-yı harfi olarak bakmalıyız. Mana-yı harfi, mahlukata ve bütün kainata Allah hesabına ve Allah’ın sanatı ve eseri nazarı ile bakmaktır. Yani bir harf kendi başına bir mana ifade etmez; ancak başkasına işaret ederse, anlam kazanır manasınadır. Bir elmada kendi nefsine bakan bir yön varsa, Mucidi ve Sanatkarı olan Allah’a bakan  yüzlerce yönü vardır. İşte burada sanatkara ve mucide bakan yüzlerce yöne  mana-yı harfi denilmiştir. Biz de sebeplere bu mana ile bakarsak, her şey Allah’ı tanıtan bir levha hükmüne geçer.

Her bir sebep bir berzah ve perde olup, bir ismi üstünde izhar ve ilan ediyor. Bu yüzden sebeplere Allah’ın isim ve sıfatlarının talim edildiği bir mektep nazarı ile bakabiliriz.

Dipnotlar:

(1) bk. Mesnevî-i Nuriye, Lem'alar.

(2) bk. a.g.e., Katre'nin Zeyli

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...