Kur'ân'ın "Âlemlerin Rabbi itibarıyla" kelâmı, "Mevcudatın İlâhı ünvanıyla" fermanı, "Semâvât ve arzın Hâlıkı namına" hitabı, "Rububiyet-i mutlaka cihetinde" mükâleme, "Saltanat-ı âmme-i Sübhâniye hesabına" hutbe-i ezeliye olmasını izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Kur’an, bütün âlemlerin Rabbi itibarıyla Allah’ın kelamıdır." (İşârâtü’l-İ’caz)

Bu cümleyi şu misalle anlamaya çalışalım:

Bir sultan düşünelim... Bu sultan geniş topraklara, büyük ve güçlü ordulara ve akıl almaz zenginliklere sahip olsun. Bu sultanın, biri şahsi hayatı ve özel ilgileri, diğeri ise ülkenin yöneticisi olması itibarıyla iki farklı yönü vardır.

Mesela bu sultan edebiyata ilgi duyuyor olsun. Bu sahada yetişmiş büyük bir şairle hususi telefonuyla görüşüp sohbet ettiğinde bu sohbet hususidir. Bütün memleketin sultanı olması cihetiyle değil, sadece “o kişinin sultanı olması” mertebesiyle ve o sanata ilgi duyması cihetiyledir. Bu sohbetin meyvesi de yine o sohbete ait kalır, başkalarını ilgilendirmez.

Bu sultanın devletin idaresini ilgilendiren bir konuda, yüksek bir makam sahibiyle, mesela bir veziriyle görüşmesinde ise durum çok farklıdır. Bu görüşme umumu ilgilendirmektedir ve neticesinde alınan kararlar da umuma tatbik edilir. Bu görüşmenin de çok mertebeleri vardır. Mesela o sultan falan şehrin valisiyle görüşüyorsa, bu görüşme “o şehrin sultanı olması” cihetiyle bir görüşmedir ve bu konuşmalar o şehrin meselelerine aittir. Ama sultan vezirle görüşüyorsa, bu görüşme “umum memleketin sultanı” unvanıyla bir görüşmedir. Bu görüşme bazen ülkenin büyük makam sahiplerinin de katıldığı azametli bir içtima ile yapılır. Alınan kararlar da bütün ahaliyi ilgilendirir ve kapsar.

Şimdi bu misal dürbünüyle hakikate bakalım:

Allahu Teâlâ da bazı kullarıyla hususi bir şekilde konuşur. Bazı kullar şahsi ibadetlerinde büyük titizlik gösterip, haramlardan ve günahlardan kaçınarak Allah’ın rızasına nail olurlar. Allah’ın böyle bir kulun kalbine ilhamda bulunması onunla bir nevi hususi konuşmasıdır ve bu konuşma “o kişinin Rabbi” unvanıyladır. “Âlemlerin Rabbi” unvanıyla değil; “o kişinin Rabbi” unvanıyla konuşuyor. Bu farkı çok iyi anlamalıyız.

Allah’ın, kullarıyla farklı mertebede konuşmaları vardır. Mesela bir veli kul ilim ve irfanda yüksek mertebelere çıkıp insanlara hakkı anlatmakla vazifeli kılındığında, Allah’ın onunla konuşması “bulunduğu çevrenin Rabbi” unvanıyladır. Yine “âlemlerin Rabbi” unvanıyla değil; “o çevrenin Rabbi” unvanıyla konuşuluyor ve oradaki insanlara faydalı olabilmesi için kendisine ilim ve hikmet ilham ediliyor.

Allah’ın insanlarla konuşması kemaliyle peygamberlerde tezahür eder. Bu tezahür de yine farklı derecelerde olur. Rivayetlerde yüz yirmi dört bin peygamberin gönderildiği beyan edilmektedir. Bunların bir kısmı küçük bir kavmin irşadıyla vazifelidirler ve Allah’ın onlarla vahiy yoluyla konuşması “o kavmin Rabbi olması” unvanıyladır. Kitap sahibi peygamberlerle konuşma ise çok daha ileri derecede tahakkuk eder; ama yine de zamanla ve o kavimle sınırlıdır.

Bu noktada en geniş daire ahir zaman peygamberliği dairesidir ve zaman olarak da kıyamete kadar devam edecek bir tebliğ ve irşad söz konusudur. Bu en geniş dairenin irşadıyla, bütün enbiyanın sultanı olan Peygamberimiz (a.s.m) görevlendirilmiş ve kendisine en büyük ve son kitap olan Kur’an indirilmiştir.

Demek ki: Cenab-ı Hakk’ın insanlarla Kur’an vasıtasıyla konuşması Rabbü’l-âlemin (âlemlerin Rabbi) olması unvanıyladır. Elbette ki her bir insan kendi kalp telefonundan, kendi makamına göre Rabbiyle konuşup ilhama mazhar olabilir. Bu durumda da der ki: “Ben Rabbim ile konuştum.” Ancak diyemez ki: “Ben âlemlerin Rabbiyle konuştum.” Çünkü Allah’ın o kul ile hususi sohbeti o kulun Rabbi olması unvanıyladır, Rabbü’l-âlemin olması unvanıyla değildir.

Eğer Kur’an okuyan birisi dese ki: “Ben Rabbü’l-âlemin ile konuştum.” Bu söz haktır ve hakikattir. Çünkü Allahu Teâlâ’nın Kur’an’daki hitabı Rabbü’l-âlemin sıfatıyla bir hitaptır.

Şimdi aynı odak noktasıyla devamındaki maddeyi okuyalım:

"Hem bütün mevcudatın İlahı unvanıyla Allah’ın fermanıdır." (İşârâtü’l-İ’caz)

Yukarıda yaptığımız izah bu cümle için de geçerlidir. Cenab-ı Hakk’ın, bir kulunun kalbine ilham etmesi ve o kul ile kalp telefonu vasıtasıyla konuşması “o kulun İlahı” olması unvanıyladır. Kur’an ise “bütün mevcudatın İlahı unvanıyla” bir fermanıdır.

Şimdi aynı odak noktasıyla devamındaki maddeyi okuyalım:

"Hem bütün semavat ve arzın Hâlıkı namına bir hitaptır." (İşârâtü’l-İ’caz)

Ayna mana bu cümle için de geçerlidir. Cenab-ı Hakk’ın, bir kuluna ilham edip, o kul ile ilham yoluyla konuşması “O kulun Hâlıkı” olması unvanıyladır. Kur’an ise “bütün semavat ve arzın Hâlıkı olması unvanıyla” bir konuşmasıdır.

Yine aynı odak noktasıyla devamındaki maddeyi okuyalım:

"Hem rububiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâlemedir." (İşârâtü’l-İ’caz)

Ayna mana bu cümle için de geçerlidir. Cenab-ı Hakk’ın, bir kulu terbiye edip onu insan-ı kamil makamına çıkarması “o kulun Rabbi” olması unvanıyladır ve bu terbiye rububiyet-i hassadır yani İlâhî terbiyenin özel bir muamelesidir. Kur’an ise rububiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâlemedir. Yani Kur’an ile bir ferdin terbiyesi değil, bütün insanların hatta cinlerin terbiyesi kastedilmiştir. Bu cihetle de Kur’an, rububiyet-i hassa cihetinde değil; rububiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâleme olmuştur.

Şimdi aynı odak noktasıyla devamındaki maddeyi de okuyalım:

"Hem saltanat-ı âmme-i Sübhaniye hesabına bir hutbe-i ezeliyedir." (İşârâtü’l-İ’caz)

Baştaki temsil anlaşılırsa bütün bu cümleleri de anlarız. Önceki cümlelerde yaptığımız mütalaayı bu cümle üzerinden de yapalım:

Allahu Teâlâ bir kuluyla ilham yoluyla konuşsa, o kul diyebilir ki:

- Ben sultanımla konuştum. Sultanım bana hitap etti.

Böyle diyebilir, ancak “Ben kâinatın sultanıyla konuştum.” diyemez. Çünkü Allah’ın onunla konuşması Sultan-ı kâinat olması unvanıyla değil, o kulun sultanı olması unvanıyladır. O kul bu mertebedeki bir konuşmaya muhataptır. İşte bu sebeple, ancak “Ben sultanımla konuştum.” diyebilir.

Kur’an ise saltanat-ı âmme-i Sübhaniye hesabına bir hutbe-i ezeliyedir. Yani Kur’an, Allahu Teâlâ’nın bütün kâinatın sultanı olması ve şu gözüken saltanat-ı âmme-i Sübhaniyenin sahibi olması unvanıyla bir hitabıdır. Tekrar edecek olursak:

Cenab-ı Hak her insanla ve her mahlukuyla ilham yoluyla konuşur. Bu ilhama mazhar olan insan diyebilir ki:

- Ben Rabbimle konuştum. Ama diyemez ki: Ben Rabbü’l-âlemin ile konuştum. Yine diyebilir ki:

- Ben İlahımla konuştum. Ama diyemez ki: Ben İlahu külli şey (her şeyin İlahı) ile konuştum. Yine diyebilir ki:

- Ben Hâlıkım ile konuştum. Ama diyemez ki: Ben Hâlıku külli şey (her şeyin yaratıcısı) ile konuştum. Yine diyebilir ki:

- Ben sultanımla konuştum. Ama diyemez ki: Ben Sultan-ı Ezel ve Ebed ile konuştum.

Misaller çoğaltılabilir. İşin odak noktası şu: Cenab-ı Hakk’ın, bir kulu ile konuşması hususi bir sohbet olup, o kulun Rabbi, maliki, sahibi vs. olması unvanlarıyladır. Allah’ın Kur’an ile hitabı ise hususi bir unvanla konuşması olmayıp; Rabbü’l-âlemin, İlahu külli şey, Hâlıku’s-semavati ve’l-ard gibi unvanlarıyla bir hitabıdır. Bu da Kur’an’ın diğer İlahî kelamlara olan üstünlüğü gösterir...

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...