Mİ’RAC İNANMAYANLAR İÇİN...

Allah’a ve Peygambere inanmayan bir kimseye mi’racın anlatılması için öncelikle onun imandaki bu mahrumiyetinin giderilmesi gerekir. Kör gözün eşyayı görememesi gibi, imansız bir kalp de iman hakikatlerini bilemez. Bunun için Üstad Hazretleri meseleyi temelden ele almış ve o mülhide iman hakikatlerini tebliğ etmek üzere bir dizi hakikat dersi vermiştir. Bu derslerde takip edilen sıra şöyle olmuştur:

Cenâb-ı Hak bu kâinatı esmâ ve sıfatlarını tecelli ettirmek için yaratmıştır. Bu yaratmada birinci hikmet; Allah’ın kendi cemâl ve kemâl tecellilerini bizzât kendisinin müşahede etmesidir. İkinci olarak, bu tecellileri başkalara da seyrettirmek ve cemâl ve kemâlini onların nazarıyla da seyretmek istemiş, bunun için de seyirci mahluklar yaratmıştır. Bunların başında çoğunluk itibariyle melekler gelir.

Meleklerin de seyrinden aciz kalacakları çok ince hikmetleri ve sanatları seyrettirmek üzere ârif ve âlim insanlar yaratmıştır. Bunların başında peygamberler gelir. Peygamberler silsilesinin en mükemmel ferdi, bütün enbiyanın reisi ve bütün evliyanın seyyidi olan Resûllullah Efendimiz (asm.) kâinatın yaratılış hikmetlerini en mükemmel mânada bilmiş, iman, marifet, hamd ve ibadet görevini yine en ekmel şekilde yerine getirmiştir. İşte Cenâb-ı Hak, o mümtaz peygamberinin manevî kemâlini daha da inkişaf ettirmek için onu mi’rac yolculuğuna çıkarmış, ona bütün mülkünü gezdirmiş ve bu yolculuğun son noktası olan kab-ı kavseyn makamında rü’yetine mazhar kılmıştır.

İşte Üstadımızın o muannid mülhide Allah’ın varlığını ve birliğini bildirmek üzere örnek olarak sunduğu birkaç maddeyi burada ana hatlarıyla naklederek bazı kısa açıklamalar yapmaya çalışalım. Bu şıkkın tam cevabı Nur Külliyatı’nın tamamıdır.

-"Madem şu kâinat ve mevcudat var ve içinde ef’al ve icad var. Hem madem muntazam bir fiil fâilsiz olmaz, mânidar bir kitap kâtipsiz olmaz, san’atlı bir nakış Nakkâşsız olmaz..."(1)

Hiçbir fiil failsiz ve hiçbir icad mucidsiz olmaz. Kâinattaki bütün faaliyetler ancak Allah’ın ilim ve kudretiyle icra edilirler. İkinci cümlede üç tane önemli kelime geçiyor; “muntazam, manidar ve sanatlı”. Bu kelimeler hayalimizi bu işlerin zıtlarına götürür. İntizamsız iş, meselâ üst üste rastgele konulmuş taşları görsek, bunları kimin dizdiğini sorarız, taşların kendi kendilerine bu vaziyeti aldıkları aklımızdan bile geçmez. Bu taşlar bir mimarın kontrolünde dizilerek sanatlı bir bina teşkil etseler, o binanın kendiliğinden yapıldığına hiçbir akıl sahibi “evet” diyemez. O halde, yüz trilyon hücreden dokunan insan bedeni, yahut on iki gezegenin teşkil ettikleri güneş sistemi nasıl sahipsiz ve maliksiz vehmedilebilir?!..

Yine bir harf bile kâtipsiz olmazken manidar bir kitap nasıl kâtipsiz olur. Keza, rastgele yapılmış bir nakış nakkaşsız olmazken, sanatlı bir nakşın kendiliğinden meydana geldiğine nasıl ihtimal verilebilir?!.

"Hem madem bir işte iki hâkimin bulunması o işin intizamını bozuyor. Hem madem sinek kanadından ta semâvât kandiline kadar mükemmel bir intizam var. Öyle ise o Hâkim birdir."(2)

Bu kâinat ve içinde yaratılan her şey Allah’ın varlığını gösterdikleri gibi, mükemmel nizamlarıyla da O’nun birliğini bildirirler. Zira bir işe iki el karışsa karıştırır. Âdem babamızdan bugüne kadar yaratılan bütün insanların bedenlerinde aynı kanunların hükmetmesi, mesela, kandaki alyuvar sayısından, her alyuvarın 120 gün yaşamasına kadar her şeyde sonsuz bir ilim ve hikmetin sergilenmesi bütün insanların Hâlık’ının bir olduğunu bildirir.

"Hem madem şu mevcudatın tabakatı, bir ordudan bin defa daha muntazam bir emirle hareket ettiği bilbedâhe görünüyor…"(3)

Âyet-i kerîmede mahlûkat için cünudullah yani Allah’ın askerleri, orduları ifadesi geçer. Bir ordudaki nizam, bir kumandanın varlığını gösterirken, bu âlemdeki şaşmaz ve mükemmel nizam elbette Allah’ın emri ve kanunuyla tahakkuk etmektedir. Bunun sonsuz misâllerinden sadece birisi; herhangi bir şehirde güneşin her yıl aynı ayın aynı gününde aynı dakikada doğmasıdır.

"Hem madem şu mevcudat içinde şu umumî rububiyeti bütün dekaikiyle, şu azîm saltanat-ı Ulûhiyeti bütün hakaikiyle görecek insan nev’i vardır. Elbette o Hâkim-i Mutlak o insanla konuşacaktır, makàsıdını bildirecektir."(4)

İnsanların büyük çoğunluğu ya ulvî hakikatlerden uzak kalarak dünyanın süflî işleriyle meşgul olmakta yahut sadece kendi menfaati ve rahatı için çalışmakla cüz’iyette kalmakta, küllî bir himmet ve gayretten uzak bulunmaktadır. Onlara rehber olabilecek özel şahsiyetler gerekmektedir. Bunlar da başta peygamberler ve onların varisi olan büyük âlim ve mürşitlerdir. Bu zatlar ilâhî emirlerin insanlara ulaştırılmasında ve onların rıza dairesinde bir ömür sürmelerinde öncülük ederler. İşte bu rehber şahsiyetler içerisinde Peygamber Efendimiz (asm.)'in özel bir yeri vardır ve Üstadımızın ifadesiyle;

“Şu kâinat Sâniinin makàsıdını en mükemmel bir sûrette bildiren ve şu kâinat tılsımını keşfeden ve hilkatin muammâsını açan ve rububiyetin mehâsin-i saltanatına en mükemmel tarzda dellâllık eden Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır.”(5)

İşte O’nun bu manevî kemâlidir ki, bütün âlemlerin Rabbi, O’na bütün semâ tabakalarındaki rububiyet icraatlarını mi’rac ile fiilen göstermiş ve kendisini; “Rububiyetin mehâsin-i saltanatına en mükemmel” dellal ve bütün insanları ubudiyet görevine çağıran en mükemmel rehber yapmıştır.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Otuz Birinci Söz, İkinci Esas.
(2) bk. age.
(3) bk. age.
(4) bk. age.
(5) bk. age.

Yükleniyor...