Üstad'ın eski usul Arapça medreseleri hakkındaki görüşleri nelerdir? Oralarda okuyanlara ne gibi tavsiyelerde bulunmuş?
Değerli Kardeşimiz;
"Vicdanın ziyası, ulûm-u dîniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder."(1)
İnsanın mahiyeti esas olarak akıl ve kalpten oluşmaktadır. Akıl; insanın maddî ve cismani cihetini; kalp ise vicdani ve manevî cihetini temsil eder. Bir insanın hakiki kâmil bir insan olabilmesi, bu iki cihetin ahenk olarak birlikte inkişaf etmesine bakar. Şayet bu ahenk kaybolur, sadece bir cihette inkişaf hâsıl olursa, diğer cephesi çöker ve insan mahiyetinin ayarını bozar.
İnsanın vicdani ve kalbi cihetiniinkişaf ettirecek; ancak ve ancak dini ilimlerdir. Kalp ve vicdan gibi manevî duygular, maddî şeylerle beslenmez ve tatmin olmaz. Onların gıdaları manevidir ki, bu hususta en büyük rehber ve en azami model; hak dini olan İslami ilimlerdir. İslam nuru; insanının manevî duygularının önünde serilmiş, mükemmel ve mükellef bir sofra gibidir. İnsan bu sofradan istifade ederse, manevî ciheti gelişip inkişaf eder. Şayet bu sofradan istifade etmez ise; manevî ciheti bozulup kokuşur ve insan-ı kamil makamına ulaşamaz.
İnsanın aklını geliştirip inkişaf ettirecek unsur ise; fen ilimleridir. Akıl ve cisim maddî ve kesif olduğu için, maddî ve kesif şeyler ile beslenmelidirler ki; bunun en güzel yolu fen ilimlerinde inkişaf etmektir. Nasıl sarrafın terazisinin bir kefesi bozuk olduğunda yanlış tartıyorsa, aynı şekilde iki kefeli bir terazi olan insan mahiyetinde de dini ve fenni ilimler beraber inkişaf etmez ise, insan-ı kâmil olunamıyor. Manevî ilimler vicdanın ve kalbin, fen ilimleri de aklın gıdası hükmündedir.
Tekrar Üstad Hazretlerinin veciz ifadesine dönecek olursak, vicdanın ışığı dini ilimler iken, aklın nuru fen ilimleridir. İkisinin beraber okutulması ile; ancak hakikat tecelli eder, yani kamil bir insan olmak; ancak bu ikisinin bir ahenk ve insicam ile verilmesine bakıyor. Şayet bu ikisi birbirinden ayrılırlar ise, birisinden taassup ve taklit, diğerinden ise hile, şüphe çıkar.
Osmanlının son dönemlerinde, medreselerde sadece din ilmi okutulup, fen ilimlerine yeterince ihtimam gösterilmediği için, İslam âlemi batı medeniyeti karşısında zayıf ve fakir kalmıştır. Teknolojik olarak onlarla rekabet edemeyecek bir zaafa düşülmüş ve en nihayetinde iş parçalanmaya kadar gitmiştir.
Yeni kurulan Cumhuriyet rejimi de, başka bir yanlışa düşerek, Tevhid-i Tedrisat kanunu ile eğitim kurumlarında sadece fen ilimlerini okutup, din ilimlerini tecrit etmiştir. Bundan da hile, inkâr, sefahat, ahlaksızlık gibi birçok manevî hastalıklar zuhur etmiş ve insan-ı kâmil modeline ulaşılamamıştır. Osmanlının eğitimde fen ilimlerini ihmal etmesi nasıl bir yanlış ve tefrit ise, yeni rejimin din ilimlerini dışlayıp sadece fen ilimlerine yönelmesi de aynı şekilde yanlış ve ifrat bir tutumdur.
Hâlbuki şarkın, yani bu coğrafyanın itaat ve inkişafında, din çok mühim bir unsurdur. Dinsiz bir rejim asla bu coğrafyada tutunamaz ve bir fayda temin edemez. Kürt meselesi denilen hâdisede, bunun büyük bir payı vardır. Kalbi ve vicdanı aç kalan bu toplum, zararlı ve zehirli ideolojilerle gıdalandığı için, bu ihtilaf ve niza baş göstermiştir.
Üstad Hazretleri bu hakikate şu veciz ibareleri ile işaret ediyor:
"Hamisen: Enbiyanın ekseri Şarkta ve hükemanın ağlebi Garpta gelmesi kader-i ezelînin bir remzidir ki, Şarkı ayağa kaldıracak din ve kalbdir, akıl ve felsefe değil. Şarkı intibaha getirdiniz; fıtratına muvafık bir cereyan veriniz. Yoksa, sa'yiniz ya hebâen gider, veya muvakkat, sathî kalır."(2)
Yani peygamberlerin ekserisinin Şark’ta (Asya Kıtası), filozofların ekseriyetinin Batı’da gelmesi bu hakikati teyit ve tekit ediyor. Doğuda esas olan; kalp ve din iken, Batıda esas olan; akıl ve felsefedir. Tabi akıl ve felsefe burada dine zıt olan menfi ciheti iledir. Yoksa din ile barışık olan akıl ve felsefe bahsimizin dışındadır.
Şark insanını ayağa kaldırıp ihya edecek formül; din ilimleri ile fen ilimlerinin beraber okutulduğu bir eğitim sitemidir ki, Üstad Hazretleri bu formülü Medresetü'z-Zehra projesi olarak takdim ediyor ve bu projenin tatbiki için hem Osmanlı hem de yeni rejim döneminde girişimlerde bulunuyor. Ama maalesef şartların ve zihniyetin müsaadesizliği yüzünden bu girişimler neticesiz kalıyor. Belki ta o zamanlarda bu proje hayata geçirilmiş olsa idi, şimdi bu coğrafyanın batı karşısındaki durumu çok farklı olabilirdi.
Medresetü'z-Zehra projesi, öyle bir şahıs ya da cemaatin yürütebileceği bir proje değildir. Bu proje devletin ve toplumun uyum içinde götürebileceği bir projedir. Üstad Hazretlerinin resmi makamlara müracaat etmesi de bu sebepledir. Ama o zamanın çarpık ve köhne zihniyeti, bu asırlar ötesi projeyi anlayamamış ve uygulanmasına da geçit vermemişlerdir. Bu proje inşallah eninde sonunda uygulanacaktır.
Üstad Hazretlerinin bu tarzda bir eğitim verecek bir üniversiteyi Van'da kurmak istemesinin en mühim sebeplerinden birisi; Doğu insanın din ile olan sağlam bağı ve kuvvetli alakasdır. Kürt milletinin en mühim vasfı; dine olan bağlılığıdır. Şayet bu bağ zayıflar ya da kopma derecesine gelirse, anarşi ve terör kaçınılmazdır. Bu sebeple bu projenin acilen tatbik edilmesi bir zarurettir.
Üstad Hazretleri bu projenin mahiyetini şöyle beyan ediyor:
"İkincisi: Fünun-u cedideyi, ulûm-u medaris ile mezc ve derc; ve lisân-ı Arabî vâcip, Kürdî câiz, Türkî lâzım kılmak."(3)
Yani fen ilimleri ile medrese ilimlerinin beraber okutulduğu bu üniversitede; "Lisân-ı Arabî vâcip, Kürdî câiz, Türkî lâzım kılmak gerekir." Bu üç dilde tedrîsât yapılmalı, talebeler bu üç dilde ihtisas sahibi olmalıdır. Din ilimlerinin dili olan Arapçanın yanında Kürtçeyi de serbest bırakın, devletin resmî dili olan Türkçe de öğrenilsin diyerek, ta o zamandan günümüze reçeteler sunmuştur.
Dipnotlar:
(1) bk. Münazarat, Sualler ve cevaplar
(2) bk. Mesnevî-i Nuriye, Hubâb
(3) bk. Münazarat, Sualler ve cevaplar
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü