"Risale-i Nur, başlı başına hüccet ve burhan hazinesidir, yani bizatihî burhan ve hüccettir." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Bizatihi delil olmak; tek başına yeterli olmak manasına geliyor. Hakikaten Risale-i Nurlar tek başına bütün küfrü ilzam etmekte kâfidir. Risale-i Nurların her bir parçası bir iman hakikatini ispat edip, hakiki marifeti elde etmekte kâfidir.

Kâinat ve içindeki her bir varlık, Allah’ın varlığına ve birliğine işaret eden birer delildir. Dağlar, denizler, ovalar, bitkiler, hayvanlar, yıldızlar ve galaksiler, hepsi Allah’ın birer harika, bedi ve garip sanat eseri olması noktasından; O’nun varlığına ve birliğine birer ayet, yani delildirler. Lakin bu tekvini ayetlerin işaret ettiği hakiki tevhidi ve ulvî hakikatleri ekser insanlar mücerret aklı ile görüp okuyamıyor. Bu tekvini ayetleri okuyup anlamak için, başka vahye ve onlardan mülhem olan Risale-i Nur gibi eserlere ihtiyaç vardır. Evet, Kur’an’ın her bir ayeti, kâinatın ve içindeki mevcudatın sırlarını açan anahtardır. Vahiy ve peygamberler olmazsa tekvini ayetler okunmaz. Nitekim çoğu insan okuyamadı.

Resul-i Ekrem Efendimize (sav.) risalet vazifesi tevdi edilmeden evvel, insanlık zifiri bir karanlık içine gömülmüş ve derin bir bataklığa saplanmıştı. Her tarafta küfür, şirk, zulüm, yağma, fuhuş ve putperestlik hâkim idi. İnsanlar Yüce Allah’ın varlığına ve birliğine güneş gibi ayna olan harika eserleri okuyamadılar, onların ne mana ifade ettiklerini anlayamadılar, kendileri gibi mahlûk olan güneşe, ateşe, nehre, yıldıza, sığıra ve putlara taptılar. Çünkü onları hidayete erdirecek, yol gösterecek, eşsiz eserleri okutacak son kitap henüz nazil olmamış, o sonsuz nurun tebliğ edicisi olacak Fahr-i Âlem Efendimize nübüvvet vazifesi tevdi edilmemişti.

Kuran'ın ilk nazil olan ayeti "Oku!" ile başladı. Kur’an henüz nazil olmadığına göre, insan neyi okuyacaktı ve nasıl okuyacaktı? En son ve en mükemmel dinin tebliğ edicisi olacak en büyük zat ümmi idi, okuma yazma bilmiyordu. Onu bizzat terbiye eden, en üstün insan olarak yaratan Allah, en son kitabı gönderecek ve O’nu en mükemmel bir mürşit yapacaktı.

"Üstadı mutlak, Muktedâyı Küll, Rehberi Ekmel olan” Resul-i Ekrem Efendimiz (sav.) son resul olarak âlemlere rahmet olarak gönderilince bütün âlem nurlandı, kış bahara döndü. Cenab-ı Hakk’ın varlığına ve birliğine delil olan bütün enfusi ve afakî deliller, o büyük rehberin, o eşsiz kılavuzun ve o en büyük mürşidin sayesinde okundu ve anlaşıldı.

Bütün âlemleri en mükemmel bir şekilde okuyan Habib-i Kibriya Efendimiz (sav.) insanlara Ezel ve Ebed Sultanı olan Allah’ı anlattı, O’na iman etmeye ve yalnız O’na kul olmaya davet etti. Vahid ve Ehad olan Allah’ın emir ve yasaklarını tebliğ etti. İmanın esaslarını, ubudiyetin esrarını, yaratılışın sırrını ve hikmetin inceliklerini harika bir şekilde ders verdi.

Yıldız böceği küçük ışıkçığına itimat edip, güneşin ışığına meydan okuduğu için, zifiri karanlığa mahkûm olmuştur. Bunun gibi filozoflar da vahiy güneşine teslim olmayıp, kendi kafa fenerlerine itimat ettikleri için, kâinat karanlığı içinde boğulmuş ya da taklidi bir imanı zor elde etmişler. İbn-i Sina’nın “İman ederiz, fakat akıl bu yolda gidemez.” sözü ve bütün ulemâ-i İslâmı “Haşir bir mesele-i nakliyedir. Delili nakildir. Akıl ile ona gidilmez.”(1) diye müttefikan hükümleri, mücerret aklın hâdiseleri anlamakta ne kadar aciz ve ihatasız olduğunu gösteriyor. Ama aklı vahyin teslimiyetine ve terbiyesine verdiğin zaman, şu kâinatın en ince ve en müşkül meselelerini açan bir anahtar hükmüne gelir. İnsan kâinatın âli ve yüksek bir mütefekkir nazırı olur.

Yani vahiyden uzak ve vahyin terbiyesine girmeyen bir akıl, Allah’ı hakiki manada bilemez ve tahkiki bir marifete yetişemez. Bu sebeple akıl vahyin tedbir ve terbiyesine girip, onun tezgâhında işlemesi gerekir; yoksa şirk ve küfür bataklığında kaybolur gider. Tarihte sayısız dahi derecesinde filozoflar, her şeyi akılla halletmeye çalışmış, ama sebeplerde boğulmuş, küfür ve şirk çukurundan kurtulamamışlar. Öyle ise kâinat ayetlerini Kur’an ayetleri ile okumak iktiza ediyor.

Risale-i Nurlar, Kur’an ayetlerinden mülhem bir tefsir olduğu için, Kur’an ayetlerinin anahtar vazifesini bu zamanda hakkı ile ifa ediyor. Yani bu asrın insanlarına Kur’an ayetlerinin penceresinden ders vermekle kâinattaki kevni ayetleri şerh ve izah ediyor. Cenab-ı Hakk’ın iki büyük kitabı vardır. Biri kelâm sıfatından gelen Kur’an-ı Kerim, diğeri ise irade ve kudret sıfatından gelen şu kitab-ı kâinattır. Bu iki kitap birbirini şerh ve izah etmektedir.

Evet, Risale-i Nurlar, Kur’an ayetlerinin anahtar hususiyetini bu asırda en güzel işleten ve açan manevî bir tefsirdir. Yani kâinattaki tekvini ayetleri okumada ve idrak etmede en güzel ve en tesirli manevî bir tefsir ve anahtardır.

Risale-i Nurlar, Kitab-ı Mübin´deki kevni âyetlere dürbün vazifesini görüyor, onlara nasıl bakılması gerektiğini izah ediyor.

(1) bk. Sözler, Onuncu Söz, Zeylin Birinci Parçası.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Kategorileri:
Okunma sayısı : 4.016
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

drerkan
Allah razı olsun,çok güzel olmuş.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
karolin

"bizatihî burhan ve hüccettir."

Burada Risale-i nur BİZATİHİ yani kendisi bürhan ve hüccet olması, sanki başka bir yere HAŞA Kurana dayanmayıp kendi başına güneş anlamı çıkmaz mı?

Yada neden bizatihî denilmiş? 

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Sorularla Risale
Risale-i Nur başka kaynak ve tefsirlerden olduğu gibi alıntı yapmaz feyzini direk ayetten alır anlamında bizatihî burhan ve hüccettir denilmektedir. Tefsirlerin büyük bir kısmı başka tefsirlerden iktibas sureti hareket ederken Risale-i Nur direk ayetlerden feyiz alıyor. 
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yükleniyor...