Manevî Kazanç; "İştirak-i a’mâl-i uhreviye" ve "İştirak-i emval" düsturu Nur talebelerine ve Nur cemaatlerine mi hastır?
Değerli Kardeşimiz;
Birbirlerine kalben ve ruhen bağlanan tüm insanlarda ve topluluklarda bu sır vardır. Üstadımızın özellikle Nur talebeleri arasındaki iştirak-i amal düsturuna parmak basmasının iki sebebi olabilir:
1. Üstadımızın Risale-i Nur şahs-ı manevisine kuvvet vermek istemesi sırrı.
2. Hakiki kalp ve ruh birliği, kuvvetli bir iman ile olabileceği hakikatinden, bu asırda böyle bir ruh halinin bilhassa Nur talebelerinde mevcut olduğunu ihsas etmesidir.
Cemaat ve iştirak-i amele, dolaylı ya da dolaysız işaret ve teşvik eden ayet ve hadisler pek çoktur. Bu ayet ve hadislerden Üstad Hazretlerinin iştirak-i amele ait içtihadı ve istinbatta bulunması, sair cemaat ve meslekler için de geçerlidir. Zira fert için sabit olan bir şey ferdin mensubu olduğu cemaat içinde sabit olur.
Nur cemaati, İslam cemaati içinde bir ferttir, Nur cemaatinde sabit olan İslami bir hak, elbette sair cemaat ve meşrepler içinde sabit olmak iktiza-i rahmet ve hikmettir. Öyle ise ayet ve hadislerin umumi manasından tahric edilmiş olan bu “şirket-i manevi” kaidesi, sair İslam cemaatleri içinde geçerlidir. Yeter ki cemaat manasının kapsamına girsin. Yani sair cemaatlerin mensupları da kendi cemaatlerinin kaide ve düsturlarına uyması iktiza eder. Yoksa cemaate mahsus olan bu manadan ferdi olarak istifade edemez.
İştirak-i emval, şirketleşme demektir. Herkes elindekini getirip ortaya koyuyor. Bununla büyük bir sermaye meydana geliyor. Az bir sermaye ile elde edilmeyen kazançlar ve yapılamayan işler, bu ortaklık neticesinde tahakkuk etmiş oluyor.
Maddî ve dünyevi işlerde kullanılan bu ortaklık sistemi, uhrevi işler için de geçerli olduğunu söylüyor Üstad.
Gerek dünyevi ve gerekse uhrevi işlerde kim bu iştirak-i emval düsturuna riayet eder ise aynı neticeyi elde edecektir. Maddî ortaklıkta nasıl ki herkes istifade edebiliyorsa, manevî ortaklık için de geçerlidir. Yoksa sadece Nur talebeleri için geçerli bir durum değildir.
Cemaat ve iştirak-i amele dolaylı ya da dolaysız işaret ve teşvik eden ayet ve hadislerin bazılarını burada numune nevinden takdim edelim:
“Cemaat rahmettir, tefrika (ayrılık çıkarma) ise azaptır.”(1)
Hz. Peygamber "Üç kişi bir köyde veya sahrada bulunur ve cemaatle namaz kılınmazsa, şeytan onlara hâkim olur. Öyleyse cemaatten ayrılma. Çünkü kurt ancak sürüden ayrılan koyunu yer." buyurmaktadır.(2)
Bir diğer hadiste ise "Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, ateş yakılması için odun toplanmasını emretmeyi, sonra da namaz için ezan okunmasını, daha sonra da bir kimseye emredip imam olmasını, sonra da cemaatle namaza gelmeyenlere gidip evlerini yakmayı düşündüm."(3)
Tirmizî’nin Sünen’deki rivayeti şöyledir: Osman İbni Affân radıyallahu anh ‘den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Yatsı namazında cemaatte bulunan kimseye, gecenin yarısına kadar namaz kılmış gibi sevap vardır. Yatsı ve sabah namazlarında cemaatte bulunan kimseye ise, bütün gece namaz kılmış gibi sevap vardır.”(4)
Elbette tek başına kılınan namaz ile cemaat ile kılınan namazın arasındaki sevap farkı, iştirak-i amele işaret eder. Demek cemaatin olduğu yerde sevap ve rahmet var, ferdiyetçiliğin olduğu yerde ise tefrika ve daha az sevap var. Buna benzer birçok ayet ve hadisten bu manevî şirketi tahric etmek mümkündür.
Allah’ın, rahmet ve kereminin tecellisi ve her şeyi ihata etmesi, bütün kâinatta zahir olarak görünüyor. Böyle bir rahmet ve kerem sahibi olan Allah, sevap noktasından da kullarına karşı pek cömert ve ikramkârdır, deniliyor. Bu yüzden, Allah’ın rahmet ve keremi, iştirak-i amelden hâsıl olan umum sevabı, her bir iştirakçiye aynısı ile verir. O umum sevabın bölünerek ve parçalanarak dağıtılmasına, rahmet ve keremi müsaade etmez, denmek istiyor.
Aynı şekilde okuduğumuz bir Fatiha’nın veya Yasin-i Şerifin ya da hatm-i şerifin sevabını bir kişiye bağışlamamızla bin kişiye bağışlamamız arasında hiç bir fark yoktur. Onlardan hâsıl olan sevap, bölünmeden bağışladığımız her kişinin ruhuna ulaşır. Zira ışık ve sevap gibi nurani ve latif şeylerde bölünme yoktur.
"Fâtır-ı Hakim nasıl ki, unsur-u havayı; kelimelerin, berk gibi intişarlarına ve tekessürlerine bir mezraa ve bir vasıta yapmış ve radyo vasıtasıyla bir minarede okunan ezan-ı Muhammedi (asm.) umum yerlerde ve umum insanlara aynı anda yetiştirmek gibi; öyle de okunan bir Fatiha dahi, meselâ, umum ehl-i imanın emvâtına aynı anda yetiştirmek için hadsiz kudret ve nihayetsiz hikmetiyle manevî âlemde, mânevî havada çok manevî elektrikleri, manevî radyoları sermiş, serpmiş; fıtri telsiz telefonlarda istihdam ediyor, çalıştırıyor.
Hem nasıl ki, bir lamba yansa, mukabilindeki binler aynaya, her birine tam bir lâmba olur. Aynen öyle de Yâsin-i Şerif okunsa, milyonlar ruhlara hediye edilse, her birine tam bir Yâsin-i Şerif düşer." (Şualar, Birinci Şua)
"O iştirak edenlerin her birinin bir duvarda büyük bir aynası varsa, her birinin noksansız, parçalanmadan, birer lâmba, oda ile beraber aynasına girer. Aynen öyle de emvâl-i uhreviyede sırr-ı ihlâs ile iştirak ve sırr-ı uhuvvet ile tesanüd ve sırr-ı ittihad ile teşrikü'l-mesâi, o iştirak-i a'mâlden hâsıl olan umum yekûn ve umum nur her birinin defter-i a'mâline bitamâmihâ gireceği, ehl-i hakikat mâbeyninde meşhud ve vakidir. Ve vüs'at-i rahmet ve kerem-i İlâhînin muktezasıdır."(Lem’alar, 21. Lem’a)
Ayna şeffaf olduğu için, sadece lambayı değil, lamba ile beraber odayı da içine alır. Nasıl, gökyüzü, Güneş ve yıldızları ile beraber bir şeffaf su damlasında görünüyorsa, aynı şekilde lamba ve oda da aynanın içinde bulunur.
Odanın dâhil edilmesi, şeffafiyet sırrının tekit ve teyidi içindir. Yani duvara asılan her bir aynaya, oda ve lamba bölünmeden ve parçalanmadan girer, denilerek, şeffafiyet sırrının hakikati ifade ediliyor.
"Meselâ: Şemsin feyz-i tecellisi olan timsali ve aksi, denizin yüzünde ve denizin her bir katresinde aynı hüviyeti gösterir. Eğer küre-i arz, perdesiz güneşe karşı muhtelif cam parçalarından mürekkeb olsa; şemsin aksi, her bir parçada ve bütün zemin yüzünde müzahametsiz, tecezzisiz, tenakussuz bir olur. Eğer farazâ şems, fâil-i muhtar olsa idi ve feyz-i ziyasını, timsal-i aksini iradesiyle verse idi; bütün zemin yüzüne verdiği feyzi, bir zerreye verdiği feyzden daha ağır olamazdı." (29. Söz)
Bilindiği gibi, Allah’ın bir ismi Nur’dur ve bütün esması nuranîdir. Üstad Hazretleri Güneş için “Nur isminin kesif bir zılali” ifadesini kullanıyor. İşte bu temsilde, Nur isminin bir gölgesi hükmünde olan güneşin, bütün aynalarda birlikte tecellî etmesi nazara verilerek, İlâhî isimlerin eşyada çok kolay tecellî ettiği, bir tecellinin diğerine mâni olmadığı bütün kalplere kabul ettiriliyor.
Güneş bir zerreye verdiği feyzi, bütün zemin yüzüne de aynı kolaylıkla verebilmektedir. Bu harika misali bütün İlâhî isimler için tatbik edebiliriz. Meselâ, Rezzâk ismi bir nurdur, her bir rızık ise o nurdan nasiplenen bir lem’a gibidir. Cenâb-ı Hak Rezzak isminin tecellisiyle, bir sineği, bir böceği rızıklandırdığı gibi, aynı kolaylıkla zemin yüzündeki bütün canlıları ve her bir canlının da bütün hücrelerini rızıklandırmaktadır.
Dipnotlar:
(1) bk. Ahmed bin Hanbel, IV/145.
(2) bk. Ebû Dâvûd, Salât, 47.
(3) bk. Buhârî, Ezân, 29, 34; Müslim, “Mesâcid”.
(4) bk. Tirmizî, Salât 165. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 47.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü