Allah bazı şeylere yasak koyarak neden bir fiili yapmamızı sınırlasın ki? Zararı yoksa (sakal örneği verilebilir) niye haram olsun?
Değerli Kardeşimiz;
Allah, haram ve helalleri insanı imtihan ve terbiye etmek için koymuştur. Bu sebeple, şu neden haram, bu neden helal kılınmış demek yanlış olur. Burada mühim olan insanın Allah’a ne kadar itaat edebileceğidir. Bu itaatin şekil ve kemiyeti tamamen Allah’a kalmış bir şeydir.
Allah bizi sakalı kesmekle de emredebilirdi. Burada mühim olan, İlahi emir ve yasaklar ve bunlara itaat edilmesidir. Biz bu emirlere ne kadar boyun eğebilirsek, imtihan ve terbiyeyi o nispette güzel ifa etmiş oluruz. İşin bu cihetine ubudiyet, yani kulluk deniliyor. İbadetlerin şekli de tamamen Allah’ın irade ve hikmetine bağlıdır.
Diğer bir husus: Yukarıda ifade ettiğimiz gibi Allah, haram ve helalleri insanı imtihan ve terbiye etmek için koymuştur. Yoksa mutlak manada haramlar çirkin olduğu için, Allah haramlara çirkin demek durumunda kalmamıştır. Allah bir şeye çirkin der, o şey çirkin olur; bir şeye güzel der, o şey de güzel olur. Çirkinlik ve güzelliğin belirleyicisi Allah’ın irade ve takdiridir. Yoksa batıl Mutezile'nin iddia ettiği gibi, bir şey aslı itibari ile çirkin veya güzel olduğu için Allah onlara güzel ya da çirkin demek zorunda ve durumunda kalmamıştır.
“Medâr-ı teklif olan ef'al ve eşya, kendi zâtında, âhiret itibarıyla ya hüsnü var, sonra o hüsne binaen emredilmiş veya kubhu var, sonra ona binaen nehyedilmiş.”
Ehl-i sünnetin görüşü: -"Amma mezheb-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat derler ki: 'Cenâb-ı Hak bir şeye emreder, sonra hasen olur. Nehyeder, sonra kabih olur.' Demek emirle güzellik, nehiyle çirkinlik tahakkuk eder. Hüsün ve kubh, mükellefin ıttılaına bakar ve ona göre takarrur eder. Şu hüsün ve kubh ise, surî ve dünyaya bakan yüzünde değil, belki âhirete bakan yüzdedir."
Ehl-i sünnet "Sevap ve günahın asıl illeti Allah’ın emri ve nehyidir." demektedir. Yapılan işten Allah razı olursa, o güzeldir, razı olmazsa çirkindir. Bilmeden kusurlu bir abdest ile namaz kılan adamın namazı sahihtir ve sevaplıdır. Ama bilerek kusurlu abdestle namaz kılsa, Allah bundan asla razı olmaz.
Mutezile; “Bir şey aslı itibari ile güzel veya çirkin olduğu için, Allah da ona güzel veya çirkin demiştir” diyerek, Allah’ın ezeli iradesini bir bakıma kayıt altına almış gibi oluyorlar. Bunların bu fikrine göre şeriatların farklı olması da imkânsız olur. Zira bunların fikrine göre hakikatte güzel olan bir şey daima güzeldir, çirkin ise daima çirkindir. Öyle ise bir zaman güzel denilen şeye, başka bir zaman çirkin demek çelişki olur. Hâlbuki Allah, her peygamberini farklı bir şeriat ile göndermiştir. Bir şeriatta emrettiği şeyi, başka bir şeriatta yasaklamıştır. Bu farklılık da mutezilenin batıllığına işaret ediyor.
Ehl-i sünnete göre ise; hüsün ve kubuh yani güzellik ve çirkinlik ancak Allah’ın emir ve yasaklarının bir neticesidir. Allah bir şeye güzel dedi mi güzel olur, çirkin dedi mi çirkin olur diyerek, Allah’ın ezelî iradesine kayıt koymuyorlar. Yani güzellik ve çirkinlik; Allah’ın dilemesi ve iradesi ile olan şeylerdir. Bu yüzden hikmeti gereği, çirkin dediği şeye bazen güzel der, güzel olur. Bir şeriatta yasak olan şeyin, başka şeriatta serbest olması gibi.
Mu'tezileye göre; "her güzel şey emredilmiş, her çirkin şey yasaklanmış"tır. Bu durumda, bu mezhebi esas alanların "Acaba yaptığım amel hakikatte emredilen şekliyle midir?" diye vesveseye düşmeleri gerekir. Çünkü onların kabulüne göre güzele ulaşamayınca amellerinin boşa gitmesi gerekir.
Hâlbuki Allah, insanlar için kolaylık diler, zorluk dilemez. İyi niyetle yapılan ameller, zatında noksan da olsa Allah tarafından kabul edilir.
İbadetlerin illeti emir, haramlardan sakınmanın illeti ise nehiydir. Yani, “Biz niçin oruç tutuyoruz?” sorusunun cevabı, “Allah böyle emrettiği için.” şeklindedir. Oruç tutmanın birçok faydası da vardır. Ramazan Risalesi bu hikmetleri çok güzel ortaya koymuştur. Ama Üstadımızın değişik vesilelerle ders verdiği gibi, biz bu hikmetler için oruç tutmuyoruz.
Demek ki ibadetlerde esas olan emre uymak, kulluğunu hatırlamak, bunun gereğini şuurlu bir şekilde yerine getirmektir. Zaten ibadetlerin bir kısmının hikmetlerini bilmemiz söz konusu olmaz. Meselâ, sabah namazını niçin iki rekât kılarız da öğleyi dört, akşamı üç kılarız. Bunun hiçbir izahı yoktur. Bu sorunun tek bir cevabı vardır: Rabbimiz öyle emrettiği ve Allah Resulü (asm.) namazlarını böyle kıldığı için.
Biz, sabah namazının farzını iki rekât kılmakla emre uymuş oluruz, akşamınkini de üç rekât kılmakla... Mesele, rekât sayılarında değildir, esas olan emre uymaktır. Bu incelik Mutezile Mezhebinde ihmal edilir. Onlar, Üstadımızın naklettiği gibi, şöyle derler:
'Medar-ı teklif olan ef'al ve eşya, kendi zâtında, âhiret itibarıyla ya hüsnü var, sonra o hüsne binaen emredilmiş; veya kubhu var, sonra ona binaen nehyedilmiş. Demek eşyada, âhiret ve hakikat nokta-i nazarında olan hüsün ve kubh zâtîdir; emir ve nehy-i İlâhî ona tâbidir.' Bu mezhebe göre, insan her işlediği amelde şöyle bir vesvese gelir: 'Acaba amelim nefsülemirdeki güzel surette yapılmış mıdır?'"
Bu hüküm, helal ve haram gıdalarda bir derece geçerli olabilir, bir derece diyoruz çünkü bazı kavimlere helal olan gıdaların başka kavimlere haram kılındığı da bir vakıadır. Eğer bir gıdanın helal olmasında esas olan onun güzelliği olsa idi, bütün insanlar ve bütün devirler için onun helal olması gerekirdi.
Bu hüküm, ibadetler için hiç geçerli değildir. Namaz misalimize tekrar dönelim. Sabah namazını üç rekât kılmamızın ne gibi bir kötülüğü vardır ki ondan dolayı yasaklanmış olsun da iki rekât olması farz kılınmış olsun. Bu soruya bir cevap bulmak mümkün değildir. Keza, orucu bir başka ayda tutmanın nasıl bir çirkinliği vardır ki, o ayda değil de Ramazan ayında farz kılınmıştır. Bu sorunun da cevabı verilemez.
O halde söz Ehl-i sünnet âlimlerinindir: Allah bir ibadeti kaç rekât emretmişse onun güzelliği o kadar rekât kılınmasındadır. Keza oruç tutmayı hangi ay için farz kılmışsa, orucun güzelliği o ayda tutulmasıyla ortaya çıkar.
Kudret kitabı olan kâinatta bunun sonsuz denecek kadar örnekleri vardır. Kendi bedenimizden bir örnek verelim. Elimizdeki parmakların beş tane olması, gözlerimizin iki tane olması burnumuzun ise bir tane olması güzeldir.
İbadetlerimizin de dosdoğru olması onların emredildiği gibi yapılmasıyla gerçekleşir. Bu hakikatten gaflet eden bazı vesveseli insanlar, ibadeti çok daha mükemmel yapacağım derken bazı aşırılıklara sapar ve hataya düşerler. Meselâ, oruçlu kimsenin iftarda ve sahurda az da olsa bir şeyler yemesi gerekir. Çok daha mükemmel oruç tutacağım diye hiç iftar ve sahur yapmadan günlerce aç kalan kişi takva adı altında kerahete düşer.
Mâide Sûresinin 87. âyetinde mealen şöyle buyrulur:
“Ey iman edenler! Allah’ın size helal kıldığı iyi ve temiz şeyleri (siz kendinize) haram kılmayın ve sınırı aşmayın. Allah sınırı aşanları sevmez.”
Bu âyetin ve bir sonraki âyetin nüzul sebebi hakkında şu bilgi verilir: Bir grup sahabenin gündüzleri devamlı oruç tutmaya, geceleri uyumadan namaz kılmaya, kadınlarının yanına gitmemeye, et yememeye azmettiklerini duyan Allah Resulü (asm.) onların yanına giderek, “Ben böyle bir kulluk şekliyle emrolunmadım.” diye ikazlarına başlar ve sözlerini şu ifadelerle tamamlar: “Benim yolumdan çıkan benden değildir.”
İşte bu muhterem zatlar, takva zannıyla bir nevi vesveseye kapılarak Peygamber Efendimizin (asm.) sünnetine ters düşen bir yola girmişler ve O’nun müdahalesiyle hatalarından dönmüşlerdir.
Su bulunmayan yerde teyemmüm caizdir. Su ile yıkanmak zatında güzel olduğu için abdestin su ile alınması şart olsaydı teyemmümle abdest caiz olmazdı.
“Dinde zorluk yoktur.” ve “Din kolaylıktır.” hükümlerine uyuluyor ve su olmayınca teyemmümle abdest alınabiliyor. Mesele suda veya toprakta değil, söz dinlemekte, emir tutmaktadır. Teyemmüm yapan kişi de emir dinlemiş olur, su ile abdest alan kişi de.
Bu gibi vesveselere düşmemenin yolu ibadetlerimizi emredildiği gibi dosdoğru yapmaya çalışmak, ama huzur ve huşu noktasında kendimizi fazla zorlamamak, huzura engel hallerden de mümkün olduğu kadar uzak kalmaya dikkat etmektir.
İlm-i Kelam âlimleri; "Allah hikmeti değil, hikmet Allah’ın emrini takip ediyor" diye hükmetmişler. Yani Allah emreder, sonra hikmetler ona tesbih tanesi gibi takılmaya başlar. Meseleye bu açıdan bakmak gerekir.
Nebilerin farklı şeriatları bunun en açık delilidir. Tevrat'ta haram olan birçok husus, İncil'de helal kılınmıştır. İncil'de helal olanların bir kısmı da Kur’ân'da haram kılınmıştır. Mesela, şarap içmek İncil'de helal iken, Kur’ân'da haram kılınmıştır.
İslam’da Ramazan'da yemek haram iken, bayramda oruç tutmak haramdır. Dolayısı ile oruç tutmak mutlak hasen olmuş olsa idi, her durumda cari olmak gerekirdi. Şarap içmek mutlak çirkinlik olsa idi; İncil'de de haram olması gerekirdi...
Mutezile aklı şeriatın yerine koyarak şöyle der: Aklın güzelliğini idrak ettiği şeyler, yine aklın mükellef kılmasıyla Vacib olur. Çirkinliği anlaşılan işten de kaçınmak aklın teklifiyle Vacib olur.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü