İslâm ve dinle alakası olmayıp, birçok Müslümandan ahlaken daha iyi olanları nasıl anlamak gerekir?
- Ona güzel ahlakı İslamiyet vermediyse, nereden alıyor olabilir?
- Kişi Müslüman değil ama doğru sözlü, hırsızlık yapmaz gibi vasıfları var. Kişi Müslüman’dır, ama yalan konuşuyor, gıybet ediyor, dürüst değil!..
Değerli Kardeşimiz;
Müslüman birisinde kâfir sıfatları bulunabileceği gibi, kâfir birisinde de Müslüman sıfatlar bulunabilir. Burada esas olan şahıs değil, sıfattır. Bu sebeple kâfir birisinin Müslüman sıfatı Müslüman birisinin kâfir sıfatına galip geldiğinde, "Kâfir, Müslüman’a galip geldi" denilmez, "Müslüman sıfatı, kâfir sıfatına galip geldi" denilir.
Hâlihazırda kâfir devletlerin Müslüman devletlerine galip gelmesinde bu esas çok mühim bir yer tutmaktadır.
Kâfir devletlerde on Müslüman sıfatı işlerken, Müslüman devletlerde on kâfir sıfatı işliyor. Haliyle kâfir devletlerin Müslüman sıfatları, Müslüman devletlerin kâfir sıfatlarına galip geliyor.
Müslüman devletlerde baskı, zulüm, cebir, otoriterlik, rüşvet, hırsızlık, yalan, israf, tembellik, liyakatsizlik vesaire gibi kâfir sıfatlar kol geziyor.
Kâfir devletlerin de demokrasi, adalet, şeffaflık, hürriyet, iktisat, üretim ve liyakat gibi İslami sıfatları hâkim olduğu için Müslümanlara galip geliyorlar.
"Şeriat-ı İlâhiye ikidir:"
"Biri: Sıfat-ı kelâmdan gelen bir şeriattır ki, beşerin ef'âl-i ihtiyariyesini tanzim eder."
"İkincisi: Sıfat-ı iradeden gelen ve "evâmir-i tekviniye" tesmiye edilen şeriat-ı fıtriyedir ki, bütün kâinatta câri olan kavânin-i âdâtullahın muhassalasından ibarettir. Evvelki şeriat nasıl kavânîn-i akliyeden ibârettir; tabiat denilen ikinci şeriat dahi, mecmu-u kavânin-i itibariyeden ibarettir. Sıfat-ı kudretin hassası olan tesir ve icada mâlik değillerdir." (Mesnevî-i Nuriye, Nokta)
Vicdan, tekvini şeriatın bir esası olduğu için her insanda fıtri olarak mevcuttur. Ahlaki kaidelerin birçoğu bu vicdan paketinin içinde dürülü olarak her insanda vardır. Yani vicdan doğuştan hakkın bir mizanı ve miyarıdır. Ama başka terbiye sistemleri vicdanın bu asli ve fıtri ahvalini bozup zedeleyebilir.
İşte İslam dininin ibadet ve iman disiplini, vicdanı aslına döndürme ve terbiye etme fiilidir. Öyle ise ahlakı sadece imana ve hidayete hasretmek tam yüzde yüz mutabık olmaz. Ekseriyet olarak iman ve hidayete bakar, lakin fıtri ahval ve vicdan da insanı güzel ahlaka zorlayabilir. Fıtratın insanı güzel ahlaka zorlaması Allah’ın diğer şeriatındandır, ama kâfir bunu bilmediği için tabiata ya da sebeplere veriyor.
Hırsızlık, her sistemde ve her inançta kötü bir haslettir. Demek insanların bazı noktaları fıtrattan gelen bir zorlama ile cihanşümul olabilir. Ama şunu diyebiliriz ki ahlakın en kâmil noktası iman ve ibadet ile tezahür eder. Kâfirin güzel haslet ve ahlakı köksüz ve zayıf bir bitki gibidir, az bir rüzgârda savrulur gider. İman ve ibadet tarlasında yetişen ahlak ise kökü derinlerde olan sağlam bir ağaç gibidir, asla sarsılmaz ve sağlamdır. Şunu da ifade edelim ki, “Bir müslimin her sıfatı müslim olmadığı gibi, bir kâfirin de her sıfatı kâfir olmak lazım değildir.”
“Her Müslimin her vasfı Müslim olmak vâcip iken, haricen her dem vaki, sabit değildir. Öyle de, her kâfirin her vasfı kâfir olmak, küfründen neş’et etmek yine lâzım değildir. Her fâsıkın her vasfı fâsık olmak, fıskından neş’et etmek, öyle de, her dem sabit değildir.” (Lemaat)
Bütün güzel sıfatlar Allah kelamında zikredilmiş ve Resul-i Kibriya Efendimiz (sav.) tarafından da en güzel şekilde sergilenmiştir. Şu var ki, uygulamada nefsin, şeytanın ve nice sebebin tesiriyle, bir Müslüman bu güzel sıfatların tümünü hayatında sergilemeyi başaramayabilir. Yine bir gayr-ı müslim, gördüğü eğitimin ve toplum disiplininin bir mahsulü olarak bazı güzel sıfatlara sahip olabilir. Bunlar ondaki müslim sıfatlardır. Bir iş görüleceği zaman, kalplerdeki inançlar değil, bu sıfatlar çarpışırlar.
Müslüman olmayan kimseleri güzel vasıflarından dolayı tebrik ederiz. Aslında her güzel haslet Müslüman’da olması gerekir. Her Müslüman bütün hareket ve davranışlarını en son ve en mukaddes din olan İslam dininin ulvi hakikatlerine göre tanzim etmeli, o dinin tebliğ edicisi ve bütün güzel hasletlerde zirvede olan Resul-i Ekrem Efendimizi örnek almalıdır. İslam dini, ferdi, içtimaî, maddi ve manevi terakkinin, dünyevî ve uhrevî saadetin, her türlü hayır ve faziletin temelidir. İslam’dan başka bir feyiz ve huzur kaynağı yoktur. Ferdin ve cemiyetin dünyevî ve uhrevî saadetine vesile olan İslam dini, İlâhi bir rehber ve Rabbanî bir mürşittir.
Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
“Bugün sizin için dininizi ikmal ettim, sizin üzerinize olan nimetlerimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâmiyet’ten razı oldum." (Maide Suresi, 5/3)
“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa bilsin ki, o din ondan kabul edilmeyecek ve o, ahirette kaybedenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân Suresi, 3/85)
“Allah katında din, İslâm’dır.” (Âl-i İmrân Suresi, 3/16)
Allah’ın beğendiği ve razı olduğu bir din, elbette ki en mükemmeldir. İslâm dini insanlığı maddî ve manevî kemâlata kavuşturacak, beşerin saadet ve selametini temin edecek bütün esasları ortaya koymuştur.
Eğer biz Müslümanlar, İslâmiyet’in güzelliklerini fiillerimizle, muamelatımızla, yaşantımızla izhar edebilsek, diğer dinlere tabi olanlar bölük bölük İslâmiyet’e girecekler.
İslâm’ın barış dini olması ve hakikatlerinin güzelliği on dört asır boyunca, başka din mensuplarının İslâm’a girmelerine vesile olmuş ve kıyamete kadar da olmaya devam edecektir inşallah. Avrupa’da özellikle ilim ve fikir erbabı pek çok kişinin İslâm dinini seçtiği bilinen bir hakikattir.
Ne yazık ki, son dönemlerde İslam’ın kudsi emirlerini yaşayamadık, o ulvi dine ayna ve örnek olamadık.
İslâm dini hem ferdin şahsî hayatını hem de toplum düzenini tanzim konusunda emir ve yasaklar koymuştur. Bir Müslüman Yüce Allah’ın emirlere uyar, hayatını ona göre tanzim ederse, sevap kazanır, dünyevi ve uhrevi saadete nail olur. Eğer bu emirleri yerine getirmez, yasaklara uymaz, günahlara dalar ve isyan ederse dünyada perişan olur, ukbada da elim azaplara duçar olur.
Beşerî kanunların hâkim olduğu Hıristiyan toplumlarda böyle bir durum söz konusu değildir. Onlarda emirlere uymanın bir mükâfatı yoktur ama yasaklara uymamanın cezası vardır. Yani toplumunun düzeni, İlâhî emir ve yasaklarla göre değil, beşerî kanunlara göre düzenlenmiştir. Eğer bir Müslüman, Resul-i Ekrem Efendimizin (sav.) sünnetlerine göre yaşamaz ve O’nun yolundan dönerse, “hayât-ı içtimaiyyede bir zehir” hükmüne geçer.
Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şu misalle çok harika bir şekilde ortaya koymuştur.
“Mesela, nasıl ki bir saray bulunsa büyük bir dâiresinde büyük bir elektrik lambası bulunur. O elektrikten teşâ’ub etmiş ve onunla bağlı küçük küçük elektrikler, küçük menzillere taksîm edilmiş. Şimdi birisi o büyük elektrik lambasının düğmesini çevirip ziyâyı kapatsa, bütün menziller derin bir karanlık içine ve vahşete düşer. Ve başka sarayda, büyük elektrik lambasıyla merbût olmayan küçük elektrik lâmbaları her menzilde bulunuyor. O saray sahibi, büyük elektrik lambasının düğmesini çevirerek kapatsa sâir menzillerde ışıklar bulunabilir, onunla işini görebilir. Hırsızlar istifade edemezler.
İşte ey nefsim! Birinci saray, bir Müslüman’dır. Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâm, onun kalbinde o büyük elektrik lambasıdır. Eğer onu unutsa, el-iyâzü billâh kalbinden onu çıkarsa, hiçbir peygamberi daha kabûl edemez. Belki hiçbir kemâlâtın yeri ruhunda kalamaz. Hatta Rabb’ini de tanımaz. Mâhiyetindeki bütün menziller ve latifeler karanlığa düşer ve kalbinde müthiş bir tahribat ve vahşet oluyor. Acaba bu tahribat ve vahşete mukabil hangi şeyi kazanıp ünsiyet edebilirsin? Hangi menfaati bulup o tahribat zararını onunla tamir edersin?
Hâlbuki ecnebîler o ikinci saraya benzerler ki Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın nurunu kalplerinden çıkarsalar da kendilerince bazı nûrlar kalabilir veya kalabilir zannederler. Onların manevî kemâlât-ı ahlâkiyelerine medâr olacak Hazret-i Musa ve İsa aleyhimesselâma bir nevi imanları ve Hâlıklarına bir çeşit itikatları kalabilir.”
Bediüzzaman Hazretleri bir Müslüman’ın garp kültürünü bütünüyle kabul etmesinin mümkün olamayacağına dikkat çekerken, konuyu ayrı bir cepheden ele alıyor ve bir Müslüman’la bir Hıristiyan’ın, Peygambere iman konusunda çok büyük farklılık gösterdiklerini önemle ifade ediyor.
Kur’ân-ı Kerim, Müslümanların hem şahsî hem aile hayatlarına hem de toplum hayatına esaslar getirmiş, Allah Resulü (sav.) bunları ümmetine bütün tafsilatıyla anlatmış ve hayatıyla fiilen ders vermiştir. Bir Müslüman Allah’a nasıl inanacağından, namazını nasıl kılacağına, ticaret hayatında hangi esaslara uyacağına kadar her şeyi Habib-i Kibriya Efendimizden (sav.) öğrenmiştir.
Yukarıdaki misalde de ifade edildiği gibi, Habib-i Edip Efendimiz (sav.) sarayın tamamını aydınlatan merkezi bir lamba gibidir. Bir Müslüman her konuda ondan ışık almakta, her şeyiyle ona bağlı kalmaktadır. Bunun içindir ki, bir Müslüman, Resul-i Ekrem Efendimizden (sav.) alâkasını kesse hem ruh âleminde hem ahlâk dünyasında hem de dünyevî işlerinde istikameti bulamaz ve sonunda küfür karanlığına düşebilir.
Bir Hıristiyan için durum çok farklıdır. Onun gerek şahsî hayatı gerek toplum hayatı İncil ile değil, beşerî kanunlarla ve toplum kültürüyle belirlenmiştir. Bu kültürün bazı esasları, temelde yine dine dayanmakta ise de uygulamada durum çok farklıdır. Yasaklardan sakınan kişi, bunu kanunlara uymasının bir neticesi olarak yapmaktadır. Kanun hâkimiyetini tam sağlamış olmaları ve toplumun düzeni için konulan kurallara herkesin büyük bir hassasiyetle uymalarıdır. Onlardaki terakkinin kaynağı din değil, bu kurallara tam uyulmasıyla toplumda yerleşmiş bulunan genel kültürdür. Bunun içindir ki bu şahsın Hz. İsa’ya (as) bağlılığı tamamen kopsa da yaşama düzeninde büyük bir değişiklik olmaz. Nitekim bazı Hıristiyan toplumlarında özellikle de Japonlarda bütün Müslümanlarda olması gereken güzel ahlakın bazı numunelerini görmektedir.
Eğer biz Müslümanlar; “Doğru İslâmiyet’i ve İslâmiyet’e layık doğruluğu efaliyle izhar” edebilsek, dalâlet fırkalarının yanlış telakkilerinden uzak durupehl-i sünnet çizgiside bir hayat sürsek, o zaman bütün dünyaya örnek olup, onların da İslam dini ile şereflenmelerine vesile olmuş olacağız. En son, en mükemmel ve en kudsî din olan İslam’ın ulvi hakikatlerini hayatlarına tatbik etmeyen Müslümanlar, maddeten terakki edememiş, sefalete düşmüş, başka devletlerin esiri olmuşlardır. Âlem-i İslâm’ın bugünkü hali buna şahittir. Asıl mesele İslam’ın ulvi hakikatlerine yaşantımızla ayna olmamızdır. İbni Haldun’a; “Çocuklarımızı nasıl terbiye edelim” diye sormuşlar.
İbni Haldun; “Nasıl olmasını istiyorsanız, siz öyle davranın. Çünkü onlar sizi taklit edecekler, sizin ahlakınızı devam ettireceklerdir” diye cevap vermiş.
Yalancılık, desinler, içki, kumar ve dalkavukluk gibi kötü hasletlerin bir ilk safhası vardır. Bunlara müptela olmada genelde kötü arkadaş ve kötü çevrenin tesiri vardır. Tabi bunda iradesizliğin ve zafiyetin de etkisi inkâr edilemez. Kişi bunlara öylesine alışır ki, artık terk etmesi mümkün olmaz.
Dünya bir imtihan yeridir. Buraya imtihan için gönderilen insanlar, iman ve güzel ahlak ile yükselir ve saadet-i dareyne nail olurlar. Güzel ahlaktan mahrum olanlar ise her türlü çirkin işleri yapar ve insanlığa bela olurlar. İnsanda taklitçilik hassası vardır. Eğer bunu yerinde kullanırsa, güzel insanları kendine örnek alırsa, güzel meziyetler kazanır, kötüleri taklit ederse felakete sürüklenir. Huylarımızın büyük kısmının kaynağı sosyal çevre ile kazanılır. Beraber vakit geçirdiğimiz, oturup kalktığımız, arkadaşlar ve ikamet ettiğimiz köy, kasaba ve şehir gibi çevrelerin bunda büyük etkisi vardır.
İslâm’ın ulvi hakikatlerini hayatlarına tatbik eden, onu hakkıyla yaşayan fert ve cemiyetler, ilim ve irfanda, fen ve teknikte, sanayi ve ticarette ilerlemiş, maddi ve manevi bakımdan terakki etmişlerdir. Bunun en parlak misallerini Asr-ı Saadet’te, Endülüs’te, Selçuklu’da ve Osmanlı’da görmekteyiz.
Terakki ve medeniyetin ruhu, semavi dinler, hususan İslâm dinidir. İslâm dininin ilk zuhur ettiği dönemde, Müslümanlar bir süre müşriklerin baskılarına, zulümlerine maruz kalmışlar, daha sonra devlet haline gelmiş ve bir asır öncesine kadar sürekli ilerlemişlerdir. Asr-ı saadetin bir iman, ahlâk, adalet ve huzur asrı olması bunun en güzel delilidir.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü