Gören göz değil, duyan kulak değil; Ruh ise; bazı insanların kör veya sağır olmalarını nasıl anlamalıyız?
Değerli Kardeşimiz;
Üstad Bediüzzaman hazretleri “Göz bir hassedir ki, ruh bu âlemi o pencere ile seyreder.” buyurmakla, ruhun başka âlemleri bu göze muhtaç olmadan da seyredebileceğine işaret eder. Bunun en güzel misâli rüya hâdisesidir.
Üstad bir başka eserinde, “Ruhu cismaniyetine galib olan evliyanın işleri, fiilleri, sür’at-ı ruh mizânıyla cereyan eder.” (Mesnevî-i Nuriye) buyurur.
Demek oluyor ki, rüyada gözümüzün devreden çıkmasıyla bizim için bambaşka âlemlere kapılar açıldığı gibi, uyanık halimizde de ruhumuz bedenimize galip gelse, imkânsız sandığımız nice işler görebileceğiz.
Bilindiği gibi, cihet ve yön ancak beden için söz konusu. Ruh için ön, arka, sağ sol gibi kelimeler kullanılmaz. O halde, ruh bedene galip olunca yön ve cihet devreden çıkar ve ruh, her tarafı birlikte ve beraber görebilir. Nitekim, Allah Resûlü (asm.), arkadan gelenleri de aynen öndekiler gibi rahatlıkla görürdü.
İnsan mahiyetinin aslı ve esası ruhtur. Ruh bütün hasse ve duyguların efendisi ve hayatın kaynağıdır. Beden ise ruh ile kaim olup ruha tabidir. Ruhsuz ceset olamaz, ama cesetsiz ruh olabilir. Kabir âleminde de haşre kadar, yani cesetlerin tekrar iade edilme anına kadar ruh esaslı bir hayat vardır. Ruh basittir, bölünmez, parçalanmaz, eskimez, pörsümez, ölmez, dağılmaz, yaşlanmaz; beden ise sayılan vasıfların tam aksidir.
"Gâyet kat’î bir hads ile, belki müşahede ile sabittir ki, ceset ruhla kaimdir. Öyle ise, ruh onunla kaim değildir. Belki ruh binefsihî kaim ve hâkim olduğundan, ceset istediği gibi dağılıp toplansın, ruhun istiklâliyetine halel vermez."
Madde âleminden bir misal verecek olursak, dünya güneşin gezegenidir. Bundan kesin olarak bilinir ki güneş dünyanın gezegeni olamaz.
Bir başka misal: Ampuldeki ışık elektrik ile kaimdir, yani onunla varlığını ayakta tutar ve aydınlatmaya devam eder. Elektrik gittiğinde o da söner, ışıksız kalır. Bundan kesin olarak bilin ki, elektriğin varlığı ampule bağlı değildir. O, lambalardan tamamen bağımsız, müstakil bir ışık kaynağıdır.
Ruh, bedenden ayrıldığında ceset dağıldığına ve sonunda elementlere dönüştüğüne göre, ruh onunla kaim değil demektir. Yani ruhun varlığı ve bu varlığın devamı bedene bağlı değildir. Öyle ise, ölüm hadisesiyle bedenden ayrılan ruh, kendi varlığını yine devam ettirir.
Hayat ve şuur (akıl) ruhun bir hassesi ve vasfıdır. Beden olmasa da ruhun hayat ve şuuru devam eder. Yani insan ruhu hem görür hem işitir hem konuşur hem düşünür hem hisseder hem hatırlar hem lezzet ve elemi hisseder. Hatta insan bedeni öldükten sonra ruha münasip bir latif kılıf giydirilir; ruh bütünü ile çıplak kalmaz. Bu latif kılıf ise bedenin timsalindedir, yani her insanın siması bu misali bedene akseder. Esası itibari ile ruh bedene değil, beden ruha muhtaçtır.
"Öyle ise, mevt hengâmında bütün bütün çıplak olmaz; yuvasından çıkar, beden-i misalîsini giyer." (29. Söz)
Ruh, “haricî vücud giydirilmiş bir kanun-u emrî” olduğu için yerçekimi yahut ağaçların büyüme kanunları gibi değildir. Onun müstakil bir varlığı vardır. Kendisini diğer ruhlardan ve ruhanîlerden ayıracak bir gılaf-ı latifi ve beden-i misâlisi mevcuttur. Ölümle bedenden ayrılan ruh kendini bu misalî bedenle gösterir.
Lakin bedenimiz ve buna bağlı olan aza ve latifelerimiz de ruhun maddî âlemden istifade etmesinde bir vasıta hükmündedir.
Dil, maddî yapısı ile maddî lezzetleri ruha ulaştıran bir vasıtadır. Dil olmasa, ruh maddeye nüfuz edip oradaki maddî lezzetleri tadamaz. Allah kâinatta bir kanun ya da adet olarak beden ile ruh arasında böyle bir münasebet takdir etmiştir. Bu kaide ve adet gereği, bedenin gözü kör olduğu zaman ruh bu maddî âlemi maddî olarak seyredemiyor. Ama kabirde bu kaide olmayacağı için, ruh cesetten müstakil bir şekilde görüp duyabilir.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü