"Nübüvvetin vereseleri olan sahabeler gibi izhar ve dava edemezler; onlara kıyas edilmez." İzah eder misiniz?
Değerli Kardeşimiz;
"Bir şey daha kaldı ki, dünya cihetinde hakaik-i imaniyenin neşrindeki vazifedar, makam sahibi olsa, daha iyi tesir eder denilebilir. Bunda da iki mâni var."
"Birisi: Faraza velâyet olsa da bilerek, isteyerek makam yapmak tarzında, velâyetin mahiyetindeki ihlâs ve mahviyete münafidir. Nübüvvetin vereseleri olan sahabeler gibi izhar ve dâvâ edemezler; onlara kıyas edilmez."(1)
Üstad Hazretleri burada, iman hizmetinde bulunan kimselerin makam ve velâyetlerini öne çıkarmalarının neden doğru olmadığını izah etmektedir. Her ne kadar bu ölçü bütün zamanlar için geçerli olsa da, bilhassa enaniyetin kuvvet bulduğu ahirzamana daha ziyade bakmaktadır.
Zamanımızda insanların nefisleri çok ileri derecede benlik ve hodfüruşluk damarlarıyla hareket ettiğinden, makam iddiaları kolayca suistimale açık hâle gelmektedir. Ayrıca pozitivist anlayışın tesiriyle insanlar, delilsiz kabullere eskisi kadar teslim olmamakta; her meselenin ispatını ve tahkikini istemektedirler. Bu sebeple Üstad Hazretleri, eski zamanlarda “kaziye-i makbule” nevinden hüsnüzanla kabul edilen bazı hâllerin, bu zamanda aynı şekilde karşılık bulmayacağını ifade eder.
Metinde geçen mesele, şu iddiaya cevap vermektedir:
“İman hakikatlerini neşreden bir zat, makam sahibi ve veli bir kişi olsa, bu durum hizmetin tesirini artırmaz mı?”
Üstad Hazretleri buna iki cihetle cevap verir. Birinci cihet şudur:
Eğer bir kimse velâyet sahibi olsa bile, bunu bilerek ve isteyerek nazara vermesi; makamını ilan ve dava etmesi, velâyetin ruhu olan ihlâs ve mahviyetle bağdaşmaz. Çünkü hakiki velâyet, nefsini öne çıkarmak değil; kendini unutturup hakikati öne çıkarmaktır. Makamın nazara verilmesi ise dikkatleri doğrudan iman hakikatlerinden alıp şahsa çevirebilir. Böylece insanlar hakikate değil, şahsiyete bağlanma tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar.
İşte Üstad Hazretleri bu noktada sahabeleri istisna etmektedir. Çünkü sahabe-i kiram, doğrudan doğruya Resûlullah Efendimiz’in (asm) terbiyesinde yetişmiş; nefislerini tezkiye etmiş; ihlâs, sadakat ve ubudiyette en yüksek makama erişmişlerdir. Onların makamlarını izhar etmeleri, nefis hesabına değil; dine hizmet ve hakikatin ilanı hesabına olmuştur.
Nitekim Üstad Hazretleri, 27. Söz'de sahabelerin makamını anlatırken:
“Enbiyadan sonra nev-i beşerin en efdali Sahâbedir.”
“İçtihadda Sahâbelere yetişilmez.”
“Sahâbelerin kurbiyet-i İlâhiye noktasındaki makamlarına velâyet ayağıyla yetişilmez.”
“Fazilet-i a’mâl ve sevab-ı ef’âl cihetinde Sahâbelere yetişilmez.”
buyurarak onların erişilmez bir mertebede bulunduğunu ifade eder.
Ayrıca Kur’ân-ı Hakîm’in ve Peygamber Efendimiz’in (asm) sahabeleri açıkça medhetmesi, onların faziletlerinin ümmete ilan edilmesine bir hikmet ve meşruiyet kazandırmıştır. Dolayısıyla sahabelerin makamlarını izhar etmeleri ile sonraki asırlarda gelen velilerin hâli aynı değildir.
Bu sebeple sair evliya zatlar, ekseriyetle velâyetlerini gizlemeyi tercih etmişlerdir. Çünkü velâyette aslolan ihfâdır; yani kerameti ve makamı değil, kulluğu ve hizmeti öne çıkarmaktır. Abdülkadir Geylânî Hazretleri gibi bazı büyük kutupların makamlarının zahiren bilinmesi ise, şahsî bir dava değil; Cenâb-ı Hakk’ın hizmete binaen verdiği bir izin ve tasarruf neticesindedir.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin de kendisine atfedilen makam ve payeleri kabul etmekten kaçınması, bu ihlâs düsturunun bir tezahürüdür. Çünkü onun nazarında asıl maksat şahıs değil, Kur’ân hakikatlerinin neşridir. Şahıs ne kadar geri planda kalırsa, hizmet o derece safiyet ve tesir kazanır.
Dipnotlar:
(1) bk. Emirdağ Lâhikası-I, 170. Mektup.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
Sahabeler velayetlerini izhar ve dava mı etmişler? Yani "Biz evliyayız" demişler mi?
Nefisleri tezkiye makamında olup, üzerindeki nimetleri tamamen Allah’tan bilen sahabelerin, tahdis-i nimet kabilinden velayet davaları ve izharları olmuştur. Üstad Hazretleri bu meseleyi şu şekilde izah ediyor:
Allah’ın, insanlara ihsan ettiği sayısız nimetleri vardır. Bu nimetleri insan kendinden bilirse gurur ve kibir olur, onları inkâr edip gizlerse, bu da küfran-ı nimet olur ki; her iki durum da manevî bir hastalıktır. Yani insanın üstünde görünen nimetleri kendinden bilmesi nasıl caiz değilse, aynı şekilde o nimetleri yok sayıp inkâr etmesi de caiz değildir.
Bu yüzden, tahdis-i nimet dediğimiz; nimeti Allah’tan bilip, bu nimeti üzerinde izhar ve ilan etmek yolunu takip etmeliyiz. Tevazu hasletini bu çerçevede anlamak iktiza ediyor. Tevazu; aslında nimeti haktan bilip, insanlar üstünde faziletfuruşluk taslamamaktır. Yoksa nimeti görmezlikten gelip saklamak, tevazu değil, küfran-ı nimettir.
Sahabelerin bu hali; tahdis-i nimettir. Onlar nefislerini de tam susturdukları için, onların velayet dava etmesi gurur ve kibir değildir. Hatta onların velayeti ayetlerle de desteklenmiştir. Şayet onlarda gurur ve kibir hali olsa idi, Allah onları derhal ikaz edip uyarırdı.
Sahabeler neşir vazifesini yaparken, bu izhar ve davayı nasıl yapıyorlardı?
Allah Resulünün insibağından yani manevî boyasından geçen, onun feyzinden ziyadesiyle istifade eden ve iman kuvveti ile yüksek bir makama çıkan sahabenin nefsi âdeta şerre ve küfre kapanıyor. Sahabenin "tathir ve tezkiye" meselesini bu cihetle değerlendirebiliriz.
İnsanda iman kuvvet kazandıkça, nefis küçülür ve tesirsiz hâle gelir. Hele ki bu iman sahabede olduğu gibi hakkalyakin ise, artık nefis emmareden emin bir hâle gelir.
Sahabede görünen temeddüh (övünme), tahaddi (meydan okuma) ve izharı fazilete bu kabilden bakmak gerekir. Nefsini ıslah edememiş birisinin bu hâllere girmesi çok tehlikelidir; zira gurura düşmesi ve kibre girmesi kuvvetle muhtemeldir.
Nefisleri tezkiye makamında olup, üzerindeki nimetleri tamamen Allah’tan bilen sahabenin, tahdis-i nimet kabilinden velayet davaları ve izharları olmuştur. Siyer kitaplarında bunun misalleri mevcuttur.
Meselâ, Peygamber Efendimiz (asm)'in on sahabeyi yüzlerine karşı cennetle müjdelemesi bu kabildendir.