"İnsanlarda olduğu gibi o meyvelerde de vahdet-i ruhiye olmuş olsaydı, geçmiş ve gelen yeni meyveler birbirinin aynı olmaz mıydı?" Buradaki "vahdet-i ruhiye"yi açıklar mısınız?
Değerli Kardeşimiz;
Yirmi Dokuzuncu Söz'de geçen aşağıdaki tespitler ışığında bir değerlendirme yapalım:
"Dördüncü Menba: Ruha bir derece müşabih ve ikisi de âlem-i emirden ve iradeden geldiklerinden masdar itibarıyla ruha bir derece muvafık fakat yalnız vücud-u hissî olmayan nevilerde hükümran olan kavanine dikkat edilse ve o namuslara bakılsa görünür ki eğer o kanun-u emrî, vücud-u haricî giyse idi o nevilerin birer ruhu olurdu. Halbuki o kanun daima bâkidir. Daima müstemir, sabittir. Hiçbir tagayyürat ve inkılabat, o kanunların vahdetine tesir etmez, bozmaz. Mesela, bir incir ağacı ölse, dağılsa onun ruhu hükmünde olan kanun-u teşekkülatı, zerre gibi bir çekirdeğinde ölmeyerek bâki kalır.
İşte madem en âdi ve zayıf emrî kanunlar dahi böyle beka ile devam ile alâkadardır. Elbette ruh-u insanî, değil yalnız beka ile belki ebedü’l-âbâd ile alâkadar olmak lâzım gelir. Çünkü ruh dahi Kur’an’ın nassı ile قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّٖى ferman-ı celili ile âlem-i emirden gelmiş bir kanun-u zîşuur ve bir namus-u zîhayattır ki kudret-i ezeliye, ona vücud-u haricî giydirmiş."
"Demek, nasıl ki sıfat-ı iradeden ve âlem-i emirden gelen şuursuz kavanin, daima veya ağleben bâki kalıyor. Aynen onların bir nevi kardeşi ve onlar gibi sıfat-ı iradenin tecellisi ve âlem-i emirden gelen ruh, bekaya mazhar olmak daha ziyade kat’îdir, lâyıktır. Çünkü zîvücuddur, hakikat-i hariciye sahibidir. Hem onlardan daha kavîdir, daha ulvidir. Çünkü zîşuurdur. Hem onlardan daha daimîdir, daha kıymettardır. Çünkü zîhayattır."(1)
Yukarıdaki ifadelerden anlaşılıyor ki; ruh; zîşuur, zîruh ve müstakil vücudu olan bir kanundur. Dolayısıyla vücudun dağılması ve parçalanması, ruhun bekasına ve vahdetine zarar vermiyor.
Ruh, bedene bağlı olarak hareket etmiyor. Kıyametin kopması ve bedenin ölmesi ruha zarar vermediğinden, Allah'ın rahmeti de ruhun idamına müsaade etmediği için ruh; bütün sıfatlarını muhafaza ederek ebed yolculuğuna devam edecektir.
Bu durum diğer varlıklardaki kanunlar için geçerli olmadığından bekaya mazhar değildirler.
"Eğer insanlarda olduğu gibi o meyvelerde de vahdet-i ruhiye olmuş olsaydı, geçmiş ve gelen yeni meyveler birbirinin aynı olmaz mıydı? Fakat, ruhları olmadığı için aralarında ayniyete yakın öyle bir misliyet vardır ki, ne aynıdır ve ne de gayr keyfiyeti gösterir. Acaba semerattaki bu vaziyeti gören, haşri istib’ad edebilir mi?"(2)
Ruh, varlığın esası ve özü olduğu için, sahibine bir hüviyet ve şahsiyet bahşediyor. Yani kimde ruh varsa; o kimse şahsiyet ve ferdiyet kazanıyor.
Mesela, bir tavuğun ruhunun olması ona bir şahsiyet verdiği için, ahiret âleminde cismi ile değil ama ruhen ebedî olarak yaşayacaktır. Şayet her bir bitki böyle bir ruha sahip olsa idi, tıpkı hayvanlarda olduğu gibi; haşir gününde ferdiyet ve şahsiyeti ile bekaya mazhar olur, evvelki vaziyetini aynı ile muhafaza ederdi.
Dipnotlar:
(1) bk. Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz, İkinci Maksat.
(2) bk. Mesnevi-i Nuriye, Zeylû'l-Hubâb.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
Soru ve cevap insan ruhu üzerinden değil ruha benzeyen diğer kanunlar üzerinden gidiyor. Dolayısı ile cevabı insan ruhuna tatbik etmek mümkün değildir. Her insanın müstakil kendine ait bir ruhu vardır bunda en ufak bir tereddüde mahal bulunmuyor. İnsan ruhunun dışında kalan kanunlar ya da bitkilerin kolektif ruhu bunun dışındadır. Yani kanunlar ve bitkilerin teşekkülat esasları ruhu andırır ama insan ruhunun özdeşi değildir. Bu yüzden bitkilerin her bir ferdinin insanda olduğu gibi müstakil ve kendine özgü bir ruhu bulunmuyor. Onların oluşum kanunu onların ortak bir ruhu niteliğindedir. Mesela bütün elmaların ortak ve kolektif bir oluşum esası vardır ki bu esas onların ortak bir ruhu hükmündedir.
Ruha bir derece müşabih ve ikisi de âlem-i emirden ve iradeden geldiklerinden masdar itibarıyla ruha bir derece muvafık, fakat yalnız vücud-u hissî olmayan nevilerde hükümran olan kavânîne dikkat edilse ve o namuslara bakılsa görünür ki, eğer o kanun-u emrî vücud-u haricî giyseydi, o nevilerin birer ruhu olurdu. Halbuki o kanun daima bâkidir. Daima müstemir, sabittir. Hiçbir tagayyürat ve inkılâbat, o kanunların vahdetine tesir etmez, bozmaz. Meselâ, bir incir ağacı ölse, dağılsa, onun ruhu hükmünde olan kanun-u teşekkülâtı, zerre gibi bir çekirdeğinde, ölmeyerek bâki kalır. Yirmi Dokuzuncu Söz
"Eğer insanlarda olduğu gibi o meyvelerde de vahdet-i ruhiye olmuş olsaydı, geçmiş ve gelen yeni meyveler birbirinin aynı olmaz mıydı?" Deniliyor. Zaten geçmiş gelen ve gelen yeni meyvelerin insanda oluğu gibi, vahdet-i ruhiyeleri olmadığı için, yani ruha benzer tek bir kanunla idare edildikleti için bir birlerinin aynısı değilmi? Eğer insanlarda olduğu gibi onlarındada, vahdet-i ruhiye olsaydı o zaman birbirlerinin aynısı değil, birbirlerinden farklı olması gerekmezmiydi? Çünkü insanda bu vahdet-i ruhiye olmasından dolayı, insanın bir ferdi bir nev gibi denilmiyormu. Öyle ise "birbirinin aynı olması gerekmezmi" çümlesini nasıl anlamalıyız?
Sayın editör, cümlenin girişinde "Türlerin kanunları insan ruhu gibi kişisel değil kamusal" diyorsunaz. Devamında ise, " her bir meyveye kamusal ruh girse idi" diyorsunuz.Türlerin kanunları kamusal olduğuna göre, zaten her bir meyveye kamusal ruh girmiş olmuyormu? Ayniyet ve misliyet meselesini izah ederseniz, bu konunun anlaşılmasına yardımcı olacağını düşünüyorum.
Cevap için linke tıklayınız:
https://sorularlarisale.com/ayniyet-ve-misliyet-mevzuunu-daha-detayli-anlatabilir-misiniz