"Gözleri küsûf tutmuş bazı adamlar, gözleri önünde vukua gelen gayr-ı mahdut hususî haşr ü neşirleri kör gözleriyle gördükleri halde, kıyamet-i kübrâyı ve haşr-i umumîyeyi nasıl istiğrab ediyorlar?.." Devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Gözleri küsûf tutmuş bazı adamlar, gözleri önünde vukua gelen gayr-ı mahdut hususî haşr ü neşirleri kör gözleriyle gördükleri halde, kıyamet-i kübrâyı ve haşr-i umumîyeyi nasıl istiğrab ediyorlar? Acaba çiçek açıp, semere veren ağaçlarda her sene îcad edilen meyvelerin haşr ü neşirlerini gördükten sonra haşr-i umumîyi istib'ad eden sıkılmaz mı? Eğer onlar şuhudî bir yakîn ile haşr-i umumîyi görmek isterlerse, -akıllarını da berâber bulundurmak şartıyla- yaz mevsiminde küre-i arz bahçesine girsinler. Acaba ağaç dallarından sallanan o tatlı, ballı, nazîf, lâtif kudret mu'cizeleri o mahlukat-ı lâtife, evvelkisinin, yani ölüp giden semerâtın aynı veya misli değil midir?"

"Eğer insanlarda olduğu gibi o meyvelerde de vahdet-i ruhiye olmuş olsa idi, geçmiş ve gelen yeni meyveler birbirinin aynı olmaz mıydı? Fakat ruhları olmadığı için aralarında ayniyete yakın öyle bir misliyet vardır ki, ne aynıdır ve ne de gayr keyfiyeti gösterir. Acaba semerattaki bu vaziyeti gören haşri istib'ad edebilir mi?"

"Ve kezâ mânevî asansörler ile lâzım olan erzak ve gıdalarını ağacın yüksek dallarına çıkartmakla, tebessümleriyle arz-ı dîdar eden dut ve kayısı gibi meyveleri kuru ve câmid bir ağaçtan ihraç ve îcad etmekle o kuru ağacı acib bir vaziyete ve hayatdâr antika bir şekle koyan Kudret-i Ezeliyeye haşr-i umumî ağır gelir mi? Hâşâ! Bu lâtif, nâzik masnûatı o kuru ağaçlardan ihraç eden kudrete hiç bir şey ağır gelmez. Bu bedihî bir mes'eledir. Fakat gözleri kör olanlar göremiyorlar."(1)

Küsuf; Güneş tutulması demektir. Küsuf halinde nasıl Güneş görünmüyor, nazarlardan saklanıyorsa, gözlerin küsuf tutması halinde de hakikatler görünmez olur. Hakikate kapanmış bu gibi gözler için “kör gözler” tabiri kullanılmış. Bakar körler vardır hani; görünürde gözler açıktır, ama görme hâdisesi gerçekleşmez. Cahil bir insanın ilmî bir eserden hiçbir şey anlayamaması da buna misal olabilir. Gözleri zahiren açıktır, ama hakikatte kör gibidir, o kitaptaki manalardan hiçbir şey göremez.

İşte gözleri küsuf tutmuş, anlayışları donuklaşmış, muhakeme güçleri dumûra uğramış bu gibi kimseler, bu dünyada “gözleri önünde vukua gelen gayr-ı mahdut hususî haşr ü neşirleri” gördükleri halde haşri ve ahiretin gelmesini garip karşılıyorlar, akıllarına sığıştıramıyorlar.

Güz mevsiminde dallarından kopan bütün yaprakların, tüketilen bütün meyvelerin, yeşilliklerini karın beyazlığına terk etmiş bütün çayır ve çimenlerin bahar mevsiminde yeniden canlanması, renklenmesi, yenilenmesi “hususî haşr ü neşirler”dir. Kıyametin kopmasından sonra, bütün canlıların yeniden diriltilerek mahşer meydanına toplanması ise “haşr-i umumîye”dir. İşte bu sayısız hususî haşirleri gören insanın umumî haşri garip karşılamaması gerekir.

Bu derste anlatılan hakikatler, Haşir Risalesi’ne ilham kaynağı olan şu ayet-i kerimenin bir tefsiri ve haşir risalesinin de bir çekirdeği hükmündedir:

“Şimdi bak Allah'ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor. Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O her şeye hakkıyla kâdirdir.” (Rum, 30/50)

Dokuzuncu Söz’de geçen şu ifadeler, haşri aklına sığıştıramayanlara çok mühim bir irşad kapısı açıyor:

“Evet, şu gecenin sabahı ve şu kışın baharı ne kadar mâkul ve lâzım ve kat'î ise, haşrin sabahı da berzahın baharı da o kat'iyettedir.”(2)

Haşri akıllarına sığıştıramayanlar güneş ve baharı hiç düşünmüyorlar demektir. Gecenin karanlığında sabahı arıyorlar, kışın kar ve soğuğunda baharı, çiçekleri bulmak istiyorlar. Bulamayınca da şüphe ve inkâr yolunu tutuyorlar. Güneş doğduğunda her şey bir anda ve birlikte aydınlandığı gibi, haşrin sabahı geldiğinde de bütün ölenler birden dirilecekler. Keza, bahar geldiğinde bütün çiçekler birden açtığı gibi, kabir âleminin baharı geldiğinde de bütün insanlar birden mahşer meydanına çıkacaklar.

“...Acaba çiçek açıp, semere veren ağaçlarda her sene icad edilen meyvelerin haşr ü neşirlerini gördükten sonra haşr-i umumîyi istib'ad eden sıkılmaz mı?”

Haşirde bütün insanların bir anda ve birlikte dirilmelerinin en güzel misali yine baharda sergileniyor. Üstad Hazretleri bir ağaçta “çiçekleri, yaprakları ve meyveleri cihetiyle” üç çeşit haşir numunesi mevcut olduğuna dikkatimizi çeker. Bir ağacın bütün çiçekleri beraber açarlar, yaprakları ve meyveleri de öyle; aşağı daldakiler önce, en üsttekiler sonra değil.

Bunun bir misalini de kendi saçlarımızda seyredebiliriz. Saçımızın bütün telleri de sırayla değil, birlikte uzarlar. Hücreler âlemimizde, bu hakikatin sonsuz denecek kadar misalleri var.

Şu âyet-i kerîme de bu yüksek hakikati akla yaklaştırarak kalbe kabul ettirmektedir: “Ey insanlar! Sizin yaratılmanız ve tekrar dirilmeniz tek bir nefsin yaratılması ve tekrar diriltilmesi gibidir. Şüphesiz Allah işitendir, görendir.” (Lokman Suresi, 31/28)

Bu sırlarda geçen temsiller, Cenâb-ı Hakk'ın kudretine nisbeten az ile çoğun, büyükle küçüğün, haşirde bütün insanları diriltilmesi ile bir tek nefsin ihyasının fark etmediği hakikatini akla yaklaştırmak için mahlûkat âleminden verilmiş misallerdir. Yani, “Allah’ın bir mahlûku için bile, az ile çok, büyükle küçük fark etmezse, elbette sonsuz ve mutlak olan İlâhî kudret için bir ile bin, fert ile cemaat, küçükle büyük hiç fark etmez” hakikatini nefse de kabul ettirmek için verilmiş harika misallerdir. Bunları İlâhî icraatlara aynen tatbik doğru değildir. Nitekim aynı konunun biraz daha genişçe işlendiği Yirmi Dokuzuncu Söz'de bu sırların izahından sonra şu not düşülür:

“Şu altı temsil; hem nâkıs, hem mütenahî, hem zaîf, hem tesir-i hakikîsi yok olan mümkinat kuvvetinde ve fiilinde bilmüşahede görünse; elbette hem gayr-ı mütenahî, hem ezelî, hem ebedî, hem bütün kâinatı adem-i sırftan icad eden ve bütün ukûlü hayrette bırakan, hem âsâr-ı azametiyle tecellî eden kudret-i ezelîyeye nisbeten şüphesiz her şey müsavidir. Hiçbir şey ona ağır gelmez (Gaflet olunmaya). Şu altı sırrın küçük mizanlarıyla o kudret tartılmaz ve münasebete giremez. Yalnız fehme takrib ve istib'adı izale için zikredilir.”

Cenâb-ı Hakk'ın bir ismi Nur olduğu gibi, bütün isimleri ve sıfatları da nuranîdirler. Maddeden münezzeh olan Allah’ın, sıfatları da maddî olmaktan münezzehtir. Hepsi, latiftir, hepsi nuranîdir.

Güneş, Nur ismine kesif bir aynadır. Bu aynadan bize şu hakikat ders verilir: Nuranî bir şey için az çok, büyük küçük fark etmez. Güneşin bir çiçeği aydınlatmasıyla, bütün çiçekleri aydınlatması nasıl fark etmezse, her ikisini de aynı kolaylıkla aydınlatırsa, Allah için de bir insanın yaratılması ve haşirde yeniden diriltilmesi ile bütün insanların yaratılmaları ve diriltilmeleri arasında hiç fark yoktur.

“Bir baharı halk etmek, bir çiçek kadar kolaydır.” (Sözler)

“... Acaba semerattaki bu vaziyeti gören haşri istib'ad edebilir mi?”

İstib’ad; akıldan uzak görmek, aklının almadığını inkâra sapmak demektir ve bir çeşit akıl hastalığıdır. Bir asır önceki insanlara bugünün medeniyet harikaları haber verilseydi, aklını esas alanlar bunların tümünü inkâr ederlerdi. Ne radyoya inanırlardı, ne televizyona, ne internete. Kapıların otomatik olarak açılmasını da lambaların bizi görünce kendiliğinden yanmalarını da birer masal olarak değerlendirirlerdi. Zaman, o akılları mahcup etti. “Haşrin sabahında ve berzahın baharında” da bütün inkârcılar, hayret, dehşet ve pişmanlık karışımı büyük bir mahcubiyet içinde kıvranacaklar.

Biz Üstadımızın ifadesiyle bir “mektub-u Rabbanîyiz.” Bizi, yazan siliyor ve başka bir sayfada daha mükemmel olarak yeniden yazacağını haber veriyor. Biz bu dünya sayfasına yazılırken “Yazılmam” diyemedik ki, ahirette “Dirilmem” diyebilelim. Bir yazının ne yazılmasında bir hissesi var, ne de silinmesinde. Onun, kendi iradesi dışında cereyan eden bu ızdırarî fiillere müdahale gücü yoktur.

O halde, biz sağlam ölmeye, bu imtihan dünyasını imanlı olarak terk etmeye çalışalım; dirilme bizim işimiz değil. Biz henüz hayattayken uykudan uyanamıyoruz, öldükten sonra nasıl dirileceğiz!?.

Bizi, uyutan uyandırdığı gibi, öldüren diriltecek.

Dipnotlar:

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Zeylü'l-Hubab.
(2) bk. Sözler, Dokuzuncu Söz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...