İzzet ve azamet neden sebepler perdesini iktiza eder? Azrail (as) örneği şer gibi gözüken ölüm hakikatine bir misaldir. Halbuki bütün hayırlı şeylerde de sebepler vazedilmiş?
Değerli Kardeşimiz;
Sebeplerin, Allah’ın işlerinde ve icraatlarında aracı olarak kullanılmasındaki gaye ve hikmet, bazı haksız ve yersiz şikâyetlerin hedefini değiştirmek ve Allah’ın azamet ve izzetinin önünde bir paratoner vazifesini görmek içindir.
Evet, izzet ve azamet, sebeplerin haksız ve yersiz şikâyetlere hedef ve perde olmasını iktiza ediyor. Ta ki zahiri çirkin ve zararlı gibi görünen fiiller ve işler Allah’a isnat edilmesin. Aslında, hakikatte, o çirkin ve merhametsiz gibi görünen şeyler, çirkin ve merhametsiz değiller. İnsan dar aklı, aciz ve tahammülsüz fıtratından dolayı ağlama ve sızlamaya müsait olduğu için, şikâyet ve tenkidinin hedefini sebeplere yönlendiriyor. Sebepler olmasa, o haksız tenkit ve serzenişler direkt Allah’a gidecektir. Onun için Allah, araya sebepleri koymuş ki, haksız ve yersiz şikâyetlere maruz kalmasın.
Üstad Hazretleri bu hakikati şu şekilde izah edip örneklendiriyor:
"İşte o şekva ve şikâyetlerin hedefini değiştirmek için esbab vaz edilmiştir. Çünkü, kusur onlardan çıkıyor, onların kabiliyetsizliğinden ileri geliyor. Bu sırra bir misal-i lâtif sûretinde bir temsil-i mânevî rivayet ediliyor ki: Hazret-i Azrail Aleyhisselâm, Cenab-ı Hakka demiş ki: 'Kabz-ı ervah vazifesinde Senin ibâdın benden şekva edecekler. Benden küsecekler.' Cenab-ı Hak, lisan-ı hikmetle ona demiş ki: 'Seninle ibâdımın ortasında musibetler, hastalıklar perdesini bırakacağım. Tâ şekvaları onlara gidip sana küsmesinler.' Evet, nasıl ki hastalıklar perdedir, ecelde tevehhüm olunan fenalıklara mercidirler. Ve kabz-ı ervahta hakikî olarak hikmet ve güzellik, Hazret-i Azrail Aleyhisselâm'ın vazifesine mütealliktir. Öyle de Hazret-i Azrail Aleyhisselâm da bir perdedir. Kabz-ı ervahta zahiren merhametsiz görünen ve rahmetin kemaline münasip düşmeyen bazı hâlâta merci olmak için o memuriyete bir nâzır ve kudret-i İlâhiyyeye bir perdedir. Evet, izzet ve azamet ister ki, esbab perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve celâl ister ki, esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikîden."(1)
İnsan fıtraten zayıf ve aciz olduğu için ağlamak ve sızlanmak istiyor. Allah Celle Celalühü de insanların bu sızlanma ve şikâyetlerini hem gidermek için hem de izzetini muhafaza etmek için sebepleri araya koymuş. Şayet insan, niyetinde Allah kastı olmaksızın sebeplere şikâyet edip kızarsa, bu kâmil iman açısından belki yakışıksız olur, ama taklidi iman sahibi avam insan için belki bir ruhsat olabilir. Ama hedef ve kastında Allah varsa, eliyazübillah.
Üstad Hazretleri sebeplerin vazedilmesinin bir başka sebebini şöyle ifade ediyor:
"Kezâlik, kudretin levazımıyla hikmetin levâzımı bir değildir. Birisine ait levazımatı ötekisinden talep etmek hatadır."
"Ve keza daire-i esbabın iktizasıyla daire-i itikad ve tevhidin iktizası bir değildir. Onu bundan istememeli."
"Ve keza, kudretin taallûkatı ayrı, vücudun cilveleri veya sair sıfatın tecelliyâtı ayrıdır; birbirine iltibas edilmemeli. Meselâ, dünyada vücudun tedricîdir; berzahî aynalarda âni ve def'îdir. Çünkü, icadla tecellî arasında fark vardır."(2)
Sebepler dairesinde iken itikat dairesi hükmederse, yani yersiz tevekkül galip olursa, hata olur, cezası dünyevi sefalettir. Bir insanın mahsul alması için tarlasını ekip biçmesi şarttır. Ekmeden, biçmeden, sebeplere tam riayet etmeden tevekkül olmaz.
“Tevekkül, esbabı bütün bütün reddetmek değildir. Belki esbabı dest-i kudretin perdesi bilip riâyet ederek ve esbaba teşebbüs ise bir nevi dua-yı fiilî telâkki ederek, müsebbebatı yalnız Cenâb-ı Hakk’dan bilmek, neticeleri O’ndan istemek ve O’na minnettar olmaktan ibarettir.” (23. Söz)
Tevekkül yüksek bir haslet, ulvî bir seciyedir. İnsan ruhu için ayrı bir terakki vesilesidir. Kul ile Rabbi arasında manevî bir rabıtadır. Allah’a tevekkül eden insan, kalben O’na teveccüh etmiş demektir. Bu teveccüh, başlı başına bir neticedir. Dünyevî gaye tahakkuk etsin veya etmesin, uhrevî mahsûl alınmış; ruh, huzurun zevkine ermiş, Allah’ı anmanın ve O’na teslim olmanın safâsını sürmüştür. Allah’ı zikretme, yani O’nu hatırlama, yâd etme sadece bildiğimiz ibadetlere mahsus değildir. Sabır, teslim, rıza, havf, reca her biri ayrı bir zikirdir. Tevekkülü de böyle ulvî bir zikir olarak kabul etmek gerekir.
Müslüman, dünya hayatını daha rahat ve huzurlu geçirmek için sebeplere tam olarak teşebbüs eder, ama şunun da çok iyi farkındadır: Bu dünya zevk ve lezzet yeri değil, ancak imtihan meydanıdır ve âhiretin tarlasıdır. İmtihanda ve tarlada, sıkıntı vardır. Ferah, imtihan ötesi ve hasat sonrasıdır. Bunun için dünyanın musibet ve sıkıntılarına karşı psikolojik olarak bir ön hazırlığa sahiptir. O, herkesi misafir ve her şeyi geçici bilir. Hiçbir hâdiseye olduğundan fazla kıymet vermez. Ve ömrünü huzur içinde geçirir.
İman eden bir insan bütün ihtiyaçlarını Rabbinden ister, yalnız ona duâ eder. Şu var ki, İlâhî hikmet onun istediği bir şeyin verilmesini birtakım sebeplere bağlamışsa, onları yerine getirmesi de bir çeşit duâdır. Nitekim Nur Külliyatında “Çift sürmek, hazine-i rahmet kapısını çalmaktır.” buyuruluyor. Allah’tan hububat istemenin yolu, tohum ekmek, çift sürmek, tarlayı sulamak gibi sebeplere riâyet etmektir. Ancak, mü’min çok iyi bilir ki, buğdayı veren tarla değildir.
İtikat makamında ve dairesinde de eşyayı ve hâdiseleri sebeplere veren, şirke düşer, ebedî cehenneme girer. Bu iki dairenin hükümlerini birbirine karıştırmak çok acıklı bir netice doğurur. İki makamın birbirine karıştırılmasında iki dünya saadeti de uçar gider.
Bu manaya işaret için şöyle bir temsil verelim:
Hüneri ve mahareti çok olan bir usta, bir bina yaparak bütün hüner ve maharetini seyrettirmek ve sergilemek ister. Bu usta binayı iki şekilde yapabiliyor... Biri defi ve ani, diğeri ise tertibi ve tedricidir. Yani yavaş yavaş, tertip ve sıra ile yapmaktır.
Şayet eserini, yani, binasını halkın huzurunda defi ve ani bir şekilde inşa etse, kimse onun maharet ve hünerinden bir şey anlamaz. Hatta inkâra bile gidebilirler. Ama yavaş yavaş, tertip ile eze eze yapsa, yani temelden tavana doğru tedrici bir yol izlese, herkes onun sanatını ve hünerini takdir ile Tahsin eder ve maksat hâsıl olmuş olur.
İşte Cenab-ı Hakk'ın iki şekilde yaratma tarzı vardır. Birisi yoktan ve hiçten ani ve defi yaratmasıdır. Diğeri ise, inşa ve tecelli suretinde tertip ve sebepler ile isim ve sıfatlarını talim ettirerek yapmasıdır.
Dünyada daha çok Allah’ın inşa şeklindeki yaratması hükmediyor; sebebi ise, talimdir. Esma ve sıfatlarını ve dolayısı ile kendini bize tanıtmak istiyor. Burada defi ve ani ifadesi, kısa bir süre manasında kullanılmıştır. Yoksa göz açıp kapamak müddeti kastedilmemiştir. Defi ve ani olması hikmete zıttır. Ahirette hikmet değil, kudret hâkim olacağı için her şey ani ve birden olacaktır.
Kâinata ve sebeplere mana-yı harfi olarak bakmalıyız. Mânâ-yı harfî mahlûkata ve bütün kâinata Allah hesabına ve Allah’ın sanatı ve eseri nazarı ile bakmaktır. Yani bir harf kendi başına bir mana ifade etmez. Ancak başkasına işaret ederse mana kazanır. Bir elmada kendi nefsine bakan bir yön varsa, Mucidi ve Sanatkârı olan Allah’a bakan yüzlerce yönü vardır. İşte burada sanatkâra ve mucide bakan yüzlerce yöne mana-yı harfi denilmiştir. Biz de sebeplere bu mana ile bakarsak, her şey Allah’ı tanıtan bir levha hükmüne geçer.
Her bir sebep bir berzah ve perde olup bir ismi üstünde izhar ve ilan ediyor. Bu yüzden, sebeplere Allah’ın isim ve sıfatlarının talim edildiği birer kitap ve hatta bir mektep nazarı ile bakabiliriz.
Dipnotlar:
(1) bk. Mesnevî-i Nuriye, Lem'alar.
(2) bk. a.g.e., Katre'nin Zeyli.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
Azrail aleyhisselam da bir ''perdedir'' ALLAHUEKBER ya aslında can alma meleği diye bildiğimiz melek bile sadece bir perde cenab-ı Hak ruhu kabzettğnde Azrail aleyhisselam sadece seyrediyor RABBİN ruhu kabz vaktinde RABBİNin kudretini...RABBİN azameti,kudreti karşısında hangi abd hayrette kalmazki buhakikat gerçekten mesrurane...ELHAMDÜLİLLAH