"Sâni-i Zülcelâlin âlem-i ekberdeki san'atı o derece mânidardır ki, o san'at bir kitap suretinde tezahür edip, kâinatı bir kitab-ı kebir hükmüne getirdiğinden, akl-ı beşer, hakikî fenn-i hikmet kütüphanesini ondan aldı ve ona göre yazdı." İzah nasıldır?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Kainatı mükemmel ve hikmetli bir kitap suretinde yaratan Allah, insanı da o kitabı okuyup anlayacak ve takdir edecek bir mahiyette yarattı. Nasıl kainatı hikmetli ve manalı büyük bir kitap yaptı, o kitabı okuyacak olan insanın cansız, maddi ve cismani olan kafasında manevi ve hayatlı bir şuuru ihsan etmiş ki, hem okuyor hem takdir ve tahsin ile hitap ediyor. Üstelik o hitap ve beyan etme kabiliyetini çok üstün cihazlarla donatmış, o cihazların inkişaf etmesi ve kullanılması ile alemlerin Rabb'ine muhatap seviyesine çıkıyor. Yani insan öyle antika ve mükemmel bir sanat ki, hem hitap eder, hem de hitab-ı İlahiyeye muhatap olur. Bir nevi, Allah’ın (sıbgası) boyası ile boyanmış, yani isim ve sıfatlarının geniş ve parlak bir aynası olmuş.

Allah’ın sanatları içinde külli ve geniş, her yönü ile sanatın manasını anlayan tek sanat insandır. Böyle mükemmel bir sanat, sahibini çok açık ve kati olarak akla ispat eder ve sebeplerin müdahalesini reddeder.

Özet olarak, insanın fıtratına İlahi isimlerle tevdi edilen istidat tohumcukları iman ve ubudiyet vasıtası ile öyle bir inkişaf ve terakki etti ki, insanda hitab-ı İlâhî çiçeğini açtı. Yani insan Allah’ın hitabına muhatap derecesine ulaştı. Ona külli bir kul ve muhatap oldu. Bunda da insanın istidat ve şuurunun büyük payı var, manasına vurgu yapılıyor.

İnsanlar basit bir radyo ve televizyonu konuşturmak sanatı ile övünürken, Allah’ın sanatı olan insan hem konuşur hem düşünür hem de takdir eder mükemmel bir sanat-ı İlahidir.

"Sâni-i Zülcelâlin âlem-i ekberdeki san'atı o derece mânidardır ki, o san'at bir kitap suretinde tezahür edip, kâinatı bir kitab-ı kebir hükmüne getirdiğinden, akl-ı beşer, hakikî fenn-i hikmet kütüphanesini ondan aldı ve ona göre yazdı. Ve o kitab-ı hikmet, o derece hakikatle bağlı ve hakikatten medet alıyor ki, büyük Kitab-ı Mübînin bir nüshası olan Kur'ân-ı Hakîm şeklinde ilân edildi."(1)

Alem-i ekber, şu içinde yaşadığımız dünya ve kainattır. Kainat ve içindeki her bir mahluk, mükemmel bir sanat ve nakış ile yaratılmışlardır. Öyle ki her bir nakış ve sanat içinde ciltlerle kitabı barındırıyor.

Mesela, insanın yüz gramlık gözü içinde on beş yıl okuyup da tam manası ile çözülemeyen ilimler mevcuttur. Bugün bir göz doktoru göz üstünde uzman olmak için on beş yıl okuyor, ihtisas yapıyor; demek o göz içinde sıkıştırılmış ciltlerle kitaplar var. Bu misali diğer mahlukat içinde tatbik edebiliriz. Yani şu evren içindeki her bir mahluk mükemmel bir sanat ve mükemmel bir ilim içinde yaratılmışlardır.

Bugün bilim ve fen dediğimiz insanların kolektif aklı ile keşfedip oluşturduğu ilimlerin hepsi, bu kainat kitabından bir alıntıdır. Yukarıda verdiğimiz göz misali gibi bütün bilim dalları kainatın bir cüzünün incelenmesinden hasıl olmuştur. Mesela, botanik ilmi bitkilerin incelenmesidir, tıp ilmi canlıların anatomisinden hasıl olan bir bilim dalıdır, kimya elementlerin incelenmesi, fizik kainattaki yasaların tahkikidir vs... Her bilim dalı, Allah’ın kainat kitabından birer alıntıdır.

Kur’an ise, bu kainat kitabına nasıl bakılması gerektiğine işaret eden ve kainatın bütün letafet inceliklerini görünür hale getiren ve insanlar ile kainat arasında mükemmel bir köprü kuran müthiş bir hülasa-i kainattır, yani şu kainatın bir özeti gibidir. Tabiri yerinde ise, kainat ile insan arasında bir adaptördür. Ya da donanım ile yazılım arasında uyum sağlayan bir sürücü gibidir. Nasıl sürücü olmadığı zaman yazılım ile donanım arasında bir kopukluk oluyor ise, Kur’an da olmazsa kainat ile insan arasında kopukluk olur. İnsan kainatı istikametli bir şekilde okuyamaz, yanlış şeylere sapar. İnkarcı felsefenin durumu buna şahittir.

(1) bk. Mektubat, Yirminci Mektup, İkinci Makam.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...