Secdenin manası nedir? İnsandaki kötü hisler Allah'ın hangi isimlerinin tezahürüdür?
Değerli Kardeşimiz;
Secde; ibadet ve Allah'a memnuniyetini ve itaatini bildirmek veya şükretmek için yere kapanarak alın, burun ucu, eller, dizler ve ayakuçları yere gelecek şekilde yapılan en büyük tazim ifade eden bir harekettir ve namazın farz olan bir rüknüdür.
Secdenin, tıpkı namazda olduğu gibi, çekirdekten ağaca kadar hadsiz keyfiyet ve makamları vardır. Veli bir zat Allah’ın bütün isim ve sıfatlarını düşünerek ve bunları iliklerinde hissederek secdeye kapanırken; avam bir Müslüman, sadece namazın bir rüknü şeklinde ifa edebilir. Bu sebeple secdenin mahiyet ve genişliği, namaz kılan kişinin kalp ve iman kuvvetine göre farklılık arz eder.
İnsan mahiyet ve fıtrat noktasında çok geniş duygu ve cihazlar ile donatıldığı için, elbette Allah’ın bütün isim ve sıfatlarını temsilen ve tevkilen secde edebilecek bir kabiliyete sahiptir. Lakin bu kabiliyet iman ve İslam terbiyesi ile inkişaf ettirilmemiş ise, o kâmil secdeye erişilemeyebilir.
Secde ile alakalı Risale-i Nurlardan birkaç değerlendirme şu şekilde geçiyor:
"İ'lem eyyühe'l-aziz! İnsanın bir ferdinde bir cemaat-i mükellefîn bulunur. Evet, her bir uzuv, bir şey için yaratılmıştır. O uzvu, o şeyde kullanmakla mükelleftir. Meselâ, her bir hasse için bir ibadet vardır. Onun hilâfında kullanılması dalâlettir. Meselâ, başla yapılan secde Allah için olursa ibadettir, gayrısı için dalâlettir. Kezâlik, şuarânın hayalen yaptıkları hayret ve muhabbet secdeleri dalâlettir. Hayal, onunla fâsık olur."(1)
"İ'lem eyyühe'l-aziz! Sath-ı âlemde kurulan şu sergi-yi İlâhîde teşhir edilen tezyinâta, kemâlâta, güzel manzaralara ve rububiyetin haşmetiyle ulûhiyetin azametine bir müşahit, bir mütenezzih, bir mütehayyir, bir mütefekkir lâzımdır ki, o güzellikleri görsün, o manzaralar arasında tenezzüh etsin, o harika nakışlara, ziynetlere tefekkürle hayran olsun. Sonra o sergiden Sâniinin celâline, Mâlikinin iktidar ve kemâlâtına intikalle Onun azametine secde-i hayret etsin. Bu vazifeyi ifa edecek, insandır. Çünkü insan gerçi cahil, zulmetli bir şeydir, ama öyle bir istidadı vardır ki, âleme bir enmuzeç ve bir nümune olmaya liyâkatı vardır. Hem o insanda öyle bir emânet vedia bırakılmıştır ki, onunla gizli defineyi bulur, açar. Hem o insandaki kuvvetler tahdit edilmeyerek mutlak bırakılmıştır. Buna binaen, küllî bir nevi şuur sâhibi olur ki, Sultan-ı Ezelin azamet ve haşmetinin şâşaasını idrak ediyor."(2)
Burada ibadetin bir bakıma tefsiri, bir bakıma kademeleri olan şu görevlere de dikkat çekiliyor: Müşahede, tenezzüh, hayret ve tefekkür.
İşte insan bu dört vazifeyi en iyi şekilde yapacak bir yaratılışa sahiptir.
Bu dünya sergisinde Cenâb-ı Hak, yıldızlardan çiçeklere, balıklardan böceklere kadar, irili ufaklı birçok eserini sergilemiş, onları en mükemmel manada terbiye etmiş, sonra bu sergide gezecek, ondaki eserleri görecek, her birindeki sanat inceliklerine hayret edecek ve serginin tamamını tefekkür edecek bir başka mahlûk yaratmış ve onu bütün bu görevleri yapabilecek şekilde terbiye etmiştir. İşte insan, bu İlâhî serginin “müşahidi, mütenezzihi, mütehayyiri ve mütefekkiri” olmak üzere Ahsen-i takvim üzere yaratılmış en son ve en istidatlı mahlûktur.
Bu görevleri yapma şerefine ermiş müminlerin, bir sonraki kemal mertebesi ise şöyle nazara veriliyor:
“Sonra o sergiden Sâni’in celaline, Mâlikinin iktidar ve kemalâtına intikal ile Onun azametine secde-i hayret etsin.”
Bu “hayret secdesi”, önceki gaybî faaliyetlerin bir neticesidir ve o da yine gaybîdir. Bu gaybî secde, daha sonra huzura inkılap edecek ve insan, secdeye kapanacaktır. Ruhun hayret secdesi, bu âlemdeki harika ve haşmetli terbiyelerin bir neticesi olan insan bedeninin yere kapanmasıyla, maddeten de temsil edilmiş olacaktır
Bedenin secdesi olduğu gibi, aklın, hayalin, kalbin ve ruhun da secdesi vardır. Belki de bedenin secdesi kalp, akıl ve ruhun manevî secdesinin madde âlemindeki tezahürüdür.
Beden secdesi, bir semboldür. Gerçekte ise aklın hayretini, kalbin itminanını, hayalin inbisatını ve ruhun minnet ve şükranını temsil eder. Aklın secdesi demek, mucizat-ı sanata karşı hayretini ifade etmesi demektir. Eserlerdeki fiilleri, fiillerdeki güzelliği ve güzelliğin kaynağı olan zata intikal demektir.
Mesela, aklın secdesini ifade eden birkaç pasajı yine Mesnevi-i Nuriye'den buraya alalım:
"Kalbinde hayat bulunan bir insan, kâinata, âleme bakarken, idrâkinden âciz, bilhassa şu boşlukta yapılan İlâhî manevraları görmekle hayretler içinde kalır. İşte bu gibi hayret ve dehşetengiz vaziyetleri, ancak Sübhanallah cümlesinden nebean eden mâ-i zülâli içmekle o hayret ateşi söner."
"Aynı o insan, mahlûkat-ı acibe ve harekât-ı garîbeden aklının tartamadığı ve zihninin içine alamadığı şeyleri gördüğü zaman, Allahü ekber demekle rahat bulur. Yani, Hâlıkı daha azîm ve daha büyüktür. Onların halk ve tedbirleri kendisine ağır değildir."(3)
İnsanın şerre olan kabiliyetini Allah’ın birçok ismi iktiza ediyor. Meselâ; Hakîm ismi insan mahiyetini birçok duygu ve kabiliyetleri bilkuvve, yani potansiyel olarak planlamıştır. Bu bilkuvve olan kabiliyetlerin ve duyguların inkişafını da zıtların rekabeti ve mücadelesine bağlamıştır ki, bu zaviyeden baktığımız zaman Hâkim ismi kendi planını tekmil etmek için elbette nefis, şeytan gibi rakiplerin vücudunu iktiza eder.
Yine Müzeyyin ismi kendi zinet ve güzelliğini parlatmak için bazı kaba saba çirkin şeylerin mukayese olsun diye vücutlarını iktiza eder. Evet, güzel vitrinlere eski püskü eşyaların konulmasının sebebi, vitrindeki güzelliklerin derece ve makamlarını parlatmak içindir. Daha bunun gibi birçok isim zahir ve hafi bir sebep ile nefis ve şeytan gibi şeylerin vücudunu iktiza ediyor.
Dipnotlar:
(1) bk. Mesnevî-i Nuriye, Şemme.
(2) bk. a.g.e., Zerre.
(3) bk. a.g.e., Habbe.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü