Allah namazı niçin emretmiştir? Sadece iman etmemiz kâfi gelmiyor mu? İbadet konusunu biraz açıklar mısınız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İbadet; Yüce Allah’ın sayısız nimetlerine karşı, kulun şükür ve hamd ile mukabelede bulunması, Rabbini takdis ve tazim etmesidir.

İbadet; “Halık ile abd arasında pek yüksek bir nispet ve şerefli bir rabıtadır.”

İbadet; Allah’ın emirlerini yerine getirip, yasaklarından sakınmaktır.

İbadet; insanın kalbini huzura erdirir, nefsini dizginler ve duygularını safileştirir.

“İbadetin manası şudur ki: Dergâh-ı İlâhîde abd, kendi kusurunu ve acz ve fakrını görüp, kemâl-i Rubûbiyetin ve kudret-i Samedâniyenin ve rahmet-i İlâhiyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir.” (9. Söz)

Rububiyet: Cenâb-ı Hakk’ın mahlûkatını terbiye ederek kemale erdirmesi, yaşatması ve onlarda tasarruf etmesidir. Rububiyetin kemâli ise, milyonları aşkın bitki ve hayvan türlerinin bütün fertlerini hiçbirini unutmadan, hususî cihazlarını birbiriyle karıştırmadan, hiçbir kusur ve eksik olmaksızın terbiye etmesidir. Böyle bir rububiyete karşı hayretle secde edilmelidir. Rububiyetin bu muhteşem saltanatı, kuldan ubudiyet istemektedir. Zira küçücük bir iyilik bile mukabilinde bir teşekkür ister. Elbette rububiyetin bu muhteşem tecellisi de kula yapılan bütün ihsanlara mukabil bir şükür isteyecektir. İşte bu şükür de namazdır, ibadettir.

Allah’ın kâinattaki Rububiyeti, ubudiyet dairesini iktiza ediyor. Mesela, sonsuz bir şefkat, elbette şükrü iktiza eder. Yine sonsuz bir izzet ve azamet, insanın zilletini görüp, ibadet etmesini ve secdeye kapanmasını icap ettirir.

Üstad Hazretleri bu hususa şu şekilde işaret ediyor:

"Ey gözleri sağlam ve kalbleri kör olmayan insanlar! Bakınız, insan âleminde iki daire ve iki levha vardır:

Birinci daire: rububiyet dairesidir.
İkinci daire: ubudiyet dairesidir.

Birinci levha: hüsn-ü san'attır.
İkinci levha ise: tefekkür ve istihsandır."

"Bu iki daireyle iki levha arasındaki münasebete bakınız ki, ubudiyet dairesi bütün kuvvetiyle rububiyet dairesi hesabına çalışıyor. Tefekkür, teşekkür, istihsan levhası da bütün işaretleriyle hüsn-ü san'at ve nimet levhasına bakıyor."(1)

İnsan açısından ibadetin zaruriyeti zaten çok açıktır. Bir acı kahvenin kırk yıl hatırı oluyorken, Allah’ın sayısız ihsan ve ikramına karşı bir teşekkür ve şükran olan beş vakit namazı çok görmek, gerçekten kadirşinaslık ve insanlık ile bağdaşmaz.

İbadetin ikinci mânası ise kudret-i Samedâniye önünde secde etmektir.

Kul evvela kendindeki âcziyeti ve zayıflığı görecek ve bunu derinden derine tefekkür edecek.

Sonra diğer mahlûkların da kendi gibi âciz ve zayıf olduğunu müşahede edecek. Onlar hakkında da aynı tefekkürü yapacak.

Daha sonra da kudret-i Samedâniyenin azamet-i âsârından olan; galaksilerin yaratılışı, yıldızların gezdirilmesi, semanın direksiz durdurulması, bulut ordularının sevk ve idaresi, denizlerin yaratılışı, dağların şu dünyaya direk ve mahzen yapılması gibi İlâhî icraatları, Cenâb-ı Hakk’ın koca yıldızları bir tesbih tanesi gibi çevirdiğini hayretle temaşa edecektir.

Daha sonra da Yüce Allah’ın bu azametli eserlerine karşı istihsan ve hayret içinde “Allah u ekber” deyip, o büyüklüğün ve azametin karşısında hayret ve muhabbetle secdeye gidecek, O’na iltica ve tevekkül edecektir.

İşte bütün bu manalar “Allahu ekber” kelime-i kudsiyesinin mânasında cem edilmiştir. Bu mânaları tefekkür ederek “Allahu ekber” diyen bir kişi, rububiyetin kemâl-i kudretine karşı tekbir vazifesini yapmış demektir.

Kulun kendi fakrını ve ihtiyacını görerek rahmet-i İlâhîyenin önünde secde etmesi:

Şöyle ki:· Evvela kul kendi fakrını bilecek ve ihtiyacını hissedecek.

Sonra diğer mahlûkları temaşa edecek ve onların da aynı fakr ve ihtiyaç içinde bulunduklarını görecek.

Daha sonra sual ve duâ lisanıyla hem kendi ihtiyacını hem de diğer mahlûkların ihtiyaçlarını Rabbine izhar ve ilan edecek.

Ve Rabb-i Kerîm olan Mevla’sının ihsan ve nimetlerine karşı şükür ve sena ile mukabele edecektir.

İşte bütün bu mânalar “Elhamdülillâh” kelime-i kudsiyenin mânasında cem edilmiştir. Bu mânaları tefekkür ederek “Elhamdülillâh!..” diyen bir kişi, rububiyetin nihâyetsiz hazine-i rahmetine karşı şükür ve sena vazifesini yapmış demektir.

“Sath-ı âlemde kurulan şu sergi-yi İlahîde teşhir edilen tezyinata, kemâlâta, güzel manzaralara ve rububiyetin haşmetiyle ulûhiyetin azametine bir müşahid, bir mütenezzih, bir mütehayyir, bir mütefekkir lâzımdır ki, o güzellikleri görsün; o manzaralar arasında tenezzüh etsin; o hârika nakışlara, zînetlere tefekkür ile hayran olsun. Sonra o sergiden Sâni'in celâline, Mâlikinin iktidar ve kemâlâtına intikal ile Onun azametine secde-i hayret etsin.” (Mesnevi-i Nuriye)

İnsanı yokluktan varlık âlemine çıkaran, insaniyet ile şereflendiren, en mükemmel bir mahiyette yaratan, en büyük hayat mertebesini bahşeden, akıl, idrak, kalp, hayal ve sevgi gibi harika duygularla donatan, ona bütün mahlûkat üstünde bir makam veren O Sultan-ı Ezel ve Ebed’e iman ve kulluk vicdanî bir vazifedir. Cenab-ı Hak kullarına ibadet etmeyi teklif etmeseydi bile, bu kadar nihayetsiz nimetlere, lütuf ve ihsanlara karşı bir şükür olarak kulların yine de, O’nu tespih, zikir ve tazim etmeleri gerekirdi.

Unutulmamalıdır ki, kulluktan daha büyük bir izzet ve daha âli bir şeref olamaz. Kâinatın yaratılması insan için, insanın yaratılması ise ubudiyet içindir.

Allah Samed’dir; her şey O’na muhtaç, O ise hiçbir şeye muhtaç değildir. Hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın bizim ibadetlerimize ne ihtiyacı olabilir!?...

Nihayetsiz aciz, fakir ve kusur sahibi olan insanın ise ibadetlere ihtiyacı vardır. Allah “Hiçbir cihetle kâinata ve mevcudata ihtiyacı olmayan bir Ganiyy-i Ale'l-Itlaktır.” Yani, mahlûkatın varlığı ile yokluğu, insanların inanmaları ile inanmamaları, ibadet etmeleriyle etmemeleri O’nun zâtı için müsavidir. İnsanların inanmalarıyla O’nun zâtının kemalinde bir artma olmayacağı gibi, bütün insanların küfür ve isyan içinde bulunmaları halinde de yine O’nun zatının kemalinde hiçbir noksanlık olmaz.

Üstad hazretleri bu hususa şu şekilde işaret ediyor:

"Evet, Cenâb-ı Hak senin ibadetine, belki hiçbir şeye muhtaç değil. Fakat sen ibadete muhtaçsın; mânen hastasın. İbadet ise, mânevî yaralarına tiryaklar hükmünde olduğunu çok risalelerde ispat etmişiz. Acaba bir hasta, o hastalık hakkında, şefkatli bir hekimin ona nâfi ilâçları içirmek hususunda ettiği ısrara mukabil, hekime dese: 'Senin ne ihtiyacın var, bana böyle ısrar ediyorsun?' Ne kadar mânâsız olduğunu anlarsın." (2)

Allah’ın birçok emir ve yasaklar koyması ve bunlara şiddetle uyulmasını istemesi, ona muhtaç olduğu manasına gelmez. Tam aksine ona muhtaç olanlara muhtaçlığını ihtar ve ikaz ediyor. Allah kendi için değil, kullarının selamet ve saadeti için iman ve ibadeti emrediyor. Doktorun hastaya şiddetle "şu ilacı iç" diye ısrar etmesi, kendi ihtiyacı olduğu için değil, hastanın hastalığının ciddiyetinden dolayıdır.

Namaz Allah’ın sayısız nimetlerine teşekkür etmek için bir fırsattır, bunu kaçırmak ise büyük bir hasarettir. Risale-i Nurların birçok yerinde namazın ehemmiyeti harika bir şekilde izah edilmiştir O kısımların güzelce mütalaa edilmesi maksadı daha güzel ifade eder kanaatindeyiz.

Dipnotlar:

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Reşhalar.
(2) bk. Lem'alar, Yirmi Üçüncü Lem'a, Hatime.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

derser
Allh rAzi olsn abi...
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...