"Mahlûkatın her nevine, her ferdine ve o nev’e ve o ferde mürettep olan âsâr-ı mahsusasını müntiç ve istidad-ı kemâline münasip bir vücudun verilmesidir..." Bu paragrafı izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

“Mahlûkatın her nevine, her ferdine ve o nev’e ve o ferde mürettep olan âsâr-ı mahsusasını müntic ve istîdâd-ı kemâline münasib bir vücûdun verilmesidir. Hiçbir nevi müteselsil-i ezelî değildir. İmkân bırakmaz. İnkılâb-ı hakikat olmaz. Mutavassıt nev’in silsilesi devam etmez. Tahavvül-ü esnaf inkılâb-ı hakaikin gayrısıdır. Madde dedikleri şey, suret-i mütegayyire, hem harekât-ı mütehavvile-i hâdiseden tecerrüd etmediğinden hudûsu muhakkaktır. Kuvvet ve suretler, a’râziyetleri cihetiyle envâdaki mübâyenet-i cevheriyeyi teşkil edemez. A’râz cevher olamaz. Demek envâının fasîleleri ve umum a’râzının havâss-ı mümeyyizeleri bizzarure adem-i sırftan muhteradırlar. Silsilede tenâsül, şerait-i âdiye-i itibariyedendir.”(1)

İhtira; icad etmek, modelsiz, hiçbir şeyi taklit etmeden, ilk defa yapmak demektir. Güneş bir başka güneşten, deniz bir başka denizden ve insan bir başka insandan taklit edilerek yapılmış değil. Hepsi ilk defa ve en mükemmel şekliyle icad edilmişler.

“Mahlûkatın her nevine, her ferdine” öyle bir vücut verilmiştir ki, onun yaratılış gayesine en güzel şekilde hizmet etsin ve o şey kendi istidadına uygun bir kemale erebilsin.

“Âsâr-ı mahsusa”, her varlığın ortaya koyduğu neticelere deniliyor. O varlığa ihsan edilen vücut, bu neticeleri verecek şekilde planlanmış ve yaratılmıştır. Her varlık bu hakikati ilan eder. Biz en yakın olan kendi varlığımıza bakalım:

Cenab-ı Hak, insanı, Üstad'ın ifadesiyle “bir abd-i sâcid fıtratında yaratmıştır.”

“Ve insanı dahi öyle bir tarzda icad edip, ona akıl vererek, onunla o mu’cizât-ı san’atına ve o bedî kudretine karşı secde-i hayret ettirerek, ona âyât-ı kibriyâyı okutturup, kemerbeste-i ubûdiyet ettirerek, o mescid-i kebirde bir abd-i sâcid fıtratında yaratmıştır.”(2)

İnsanın gözü, bu âlemdeki eşyayı görmek için gerekli özelliklerle donatıldığı gibi, dili bütün tatlar âlemini teftiş edebilecek, aklı bu eşyadaki mucize sanatları inceleyip hayran olacak bir kabiliyette yaratılmıştır. Kalbi; imana, muhabbete, şefkate, hayrete en uygun şekildedir. Eli dua etmeye, alnı secdeye kapanmaya münasiptir.

Bu yaratılışı onu önce “secde-i hayrete” götürür, sonra bu gaybî secdesini ilan etmek üzere alnını yere koyar ve “bir abd-i sacid” (secde eden kul) olur.

Arzın halifesi olan insana yaratılış gayesine en uygun bir vücut verilmesi hakikati, onun emrine verilen, istifadesine ve tefekkürüne sunulan bütün canlı türleri için de geçerlidir. Koyun süt vermeye, at yük taşımaya, arı bal yapmaya en uygun bir vücut yapısına sahiptir. Aslan niçin yaratılmışsa bedeni ona en uygun şekildedir. Balık yüzmeye, kuş ise uçmaya en uygun bir yaratılışa sahiptir.

İşte bütün bu özellikler her türün bütün fertlerine sonsuz bir ilim ve hikmetle, yine sonsuz bir rahmet ve inayetle taksim edilmiştir.

Bu mükemmel yaratılış, ne bu mahlûkların kendi hünerleridir, ne de içinde yaşadıkları tabiat şartlarının bir eseridir. Zira aynı tabiattan, aynı kâinattan böyle birbirinden mahiyetçe farklı milyonlarca tür hayvanın ve bitkinin yaratılması gösteriyor ki, bunlar tabiî olarak değil, Allah’ın irade etmesi ve yaratmasıyla bu mükemmel hallerine kavuşmuşlardır.

Toprak ve su müstakil varlıklardır. Bunlardan bir çiçeğin meydana gelmesi inkılab-ı hakaik değildir. Yâni toprağın ve suyun hakikatleri değişerek çiçeğe inkılap etmiş değildir. Bunlar kendi hakikatlerini yine korumakla birlikte, Cenab-ı Hak onlara çiçeğin yaratılmasında görev vermiştir. Nitekim çiçek solup kuruduğunda ve toprağa inkılap ettiğinde bu iki unsurun hakikatleri yine devam eder.

Nur’larda izah edildiği gibi, Allah’ın hem ibda, hem de inşa suretinde yaratması vardır. Ruhumuzun yaratılması ibda iledir, yani yoktan yaratılmıştır. Bedenimizin yaratılması ise inşa yoluyladır. Birçok elementler o bedende görev almışlar ve tahavvül ederek yeni bir şey olmuşlardır. Nitekim beden dağıldığında yine her element kendi mahiyetiyle varlığını devam ettirir.

Ama ruhta tahavvül düşünülemez. Ruh bir başka ruhun değişimiyle meydana gelmiş değildir. Doğrudan yaratılmıştır. Bedenler ruhların haneleridir. Ruhların hakikati değişmediğine göre, farklı bedenler birbirlerinden yaratılmış olamazlar. Her beden onda görev yapacak ruha hizmet etmek üzere müstakil olarak yaratılmıştır.

Dipnotlar:

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Nokta.
(2) bk. Mektubat, Yirmi İkinci Mektup, İkinci Makam.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...