"Şefkat" ile "Şefkat Sırrı" ne demektir?
Değerli Kardeşimiz;
Şefkat; başkasının kederiyle alâkadar olmak, acıyarak sevmek. Yardıma, sevgiye muhtaç olanlara karşılıksız olarak merhamet ve sevgiyle yardıma koşmak. Karşılıksız, safi, ivazsız sevgi beslemek gibi manalara geliyor.
Şefkat; her canlıya merhamet etmek, muhtaçlara, ısdırap ve meşakkatlere maruz kalan felaketzedelerin imdadına koşmak, onlara maddî ve manevî yardımda bulunmaktır duygusudur. Şefkat, Yüce Allah'ın Rahmân ve Rahîm isimlerinin insandaki tecellisidir.
"Sır" ifadesi burada gereği manası geliyor. Yani şefkatin gereği olarak böyle davrandı şeklinde anlıyoruz. Zayıf, çaresiz ve yardıma muhtaç birisinin imdadına koşmak şefkatin bir gereği bir sırrı oluyor.
Sır kelimesinin bir manası da şefkatin hakikati manasına geliyor. Yani kâinatı dikkatle incelediğimizde şefkatin her şeyde görüldüğünü ve hasseten canlılar üzerinde bir kalkan gibi parladığını görüyoruz. Ki şefkatin sırrı ve hakikati, kâinatın en mühim bir hakikati, kıymeti ve bir kanunu olarak karşımıza çıkmaktadır.
Yavruların mükemmel bir şekilde beslenmesi, korunması ve gözetilmesi şefkat sırrının / hakikatinin kâinatta nasıl işlek bir cadde olduğunu gösteriyor.
Peygamber Efendimizin (asm) İslâm’ı bütün insanlık âlemine tebliğ etmek için her türlü fedakârlığa katlanması, şefkatin en ileri örneğidir. Peygamber Efendimizin (asm.) müşriklere acıması, hidayete gelmiyorlar diye son derece üzülmesi, bu konuda kendisini teselli için âyet nazil olması hayallerin ulaşamayacağı engin bir şefkat örneğidir. “(Ey Muhammed!) Mü’min olmuyorlar diye âdeta kendini helâk edeceksin!” (Şuara Suresi, 3)
Bütün Müslümanlara şefkatle davranmakla birlikte zayıfları, fakirleri, yetimleri, kimsesizleri, çocukları koruyup gözetmesi, harpte bile ashabını düşmanın çocuklarına, yaşlılarına, ekinlerine, ağaçlarına zarar vermekten men etmesi ondaki şefkat ve merhametin eserleridir ve kıyamete kadar her asırdaki Müslümanlara büyük bir misâldir.
Bediüzzaman, mesleğinin dört esasını; “acz, fakr, şefkat ve tefekkür” olarak belirler. Şefkat, insanların, manevî sahadaki mahrumiyetlerine acımak ve onların imdadına koşmakla ilgili çok bir esastır.
Bediüzzaman Hazretleri, asrın manevî ızdıraplarını kalbinin derinliklerinde hissederek yaşadı. “Alem-i İslam’a indirilen darbelerin en evvel kalbime indirildiğini hissediyorum” diyerek, bütün insanlığa kanat açmış; önüne geçilmez bir feveranla şahlanmış ve kükremiş ve şöyle haykırmıştır:
“Bana ıztırab veren, dedi, yalnız İslâmın mâruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi, mukavemet güçleşti. Korkarım ki cemiyetin bünyesi buna dayanamaz.. çünkü düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse, îman kalesi tehlikededir. İşte benim ıztırabım, yegâne ıztırabım budur. Yoksa şahsımın mâruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeğe bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate mâruz kalsam da îman kalesinin istikbali selâmette olsa!” (Tarihçe-i Hayat)
Bediüzzaman Hazretleri o karanlık ve meş’um dönemde İslam âlemini içine düştüğü yeis ve ümitsizlikten kurtarmak için bütün gücüyle çalışmış, milletin imanını kurtarma ve İslam birliğini kurma yolunda yanıp tutuşmuştur. Bütün insanların imanını kurtarma yolunda azami gayret göstermiş ve şöyle buyurmuştur;
“Kur'ânımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa Cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmağa razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.” (Tarihçe-i Hayat)
Bu ifadeler, onun emsalsiz bir iman, engin bir şefkat sahibi olduğunun en büyük delilidir.
Bediüzzaman’ın İhtiyarlar Risalesi’nde geçen şu ifadeleri, onun engin şefkatinin bir delilidir:
“…fıtratımda rikkat-ı cinsiye ile acımak hissi ziyade bulunduğundan, kendi elemimden başka binler kardeşlerimin elemlerini de o şefkat sırrıyla çektiğimden, yüzler sene yaşamış gibi ihtiyarım.
Ve siz ne kadar firak belasını çekmiş iseniz, benim kadar o belaya maruz kalmamışsınız. Çünki oğlum yoktur ki yalnız oğlumu düşüneyim. Bendeki fıtrî olan bu ziyade acımaklık ve şefkat, binler Müslüman evlâdlarının, hattâ masum hayvanların teellümlerine karşı dahi bir rikkat, bir elem, o sırr-ı şefkat ile hissediyordum.
Hususî bir hanem yoktur ki fikrimi yalnız ona hasredeyim; belki bu memleket ile ve belki âlem-i İslâmınkıt’asıyla hanem gibi, hamiyet-i İslâmiye noktasında alâkadarım. Ve o iki büyük hanedeki dindaşlarımın elemleriyle müteellim ve firaklarıyla mahzun oluyorum..!”
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü