OSMAN NURİ TOL (ESKİ ALAY MÜFTÜLERİNDEN, YARBAY)

Merhum Osman Nuri Tol 1885 doğumludur ve Abdullah Yeğin Ağabey gibi Kastamonu/Araçlıdır. Milli Müdafaa Vekâleti Alay Müftülerinin en sonuncusudur. Bu görevi Cumhuriyet döneminde de uzun süre yapmış olup, muhtemelen 1940’lı yılların içinde Yarbay olarak ordudan emekli olmuştur. Bediüzzaman Hazretlerine yazdığı bir mektuptan böyle anlaşılmaktadır. Emekli olduktan sonra da Ankara’da ikamet eden Osman Nuri Tol, 1 Ekim 1955 tarihinde Ankara’da vefat etmiştir. Mezarı Ankara Cebeci Kabristanında bulunmaktadır.

Milli Müdafaa sıralarında tanıştığı Bediüzzaman Hazretlerine karşı çok büyük dostluğu ve takdiratı olan Osman Nuri Tol, Nakşî Tarikatı mensubu idi. Âlim, fazıl ve ehl-i kalp bir zat olan merhum Osman Nuri, Ankara’da bulunan nur talebelerine Bediüzzaman Hazretlerinin de arzu etmesiyle müzahir olmuştur. Mustafa Sungur, Abdullah Yeğin ve buraya hatıralarını aldığımız Ahmet Atak bunları anlatmaktadırlar. Osman Nuri Efendi Kurtuluş Semti’nde bulunan evinde uzun yıllar İslami ders ve talimlerde bulunmuştur. Cemaati ise Büyükelçiler, Genel Müdürler, Hâkimler, Generaller idi.

Osman Nuri Tol ile Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri arasında karşılıklı mektuplaşmalar yapılmış olup, bu mektupların bazıları Tarihçe-i Hayat kitabında ve Emirdağ Lahikalarında neşredilmiştir. Osman Nuri Efendi, bir mektupla Said Nursi Hazretlerini Ankara’ya davet etmiş olup, kendi evine bitişik bir ev hazırlayıp tefriş bile etmiştir.

Osman Nuri Efendi, Bediüzzaman’a yazdığı mektubunun bir paragrafında şöyle tanıtıyor kendisini:

“Pek mübarek kalbî, ruhî, sırrî dostum!

Bilmem, abd-i âcizi hatırladınız mı? Her ihtimale karşı hatırlatayım: Yurdun her tarafında mücahede-i milliyye devam ederken zât-ı hakîmanelerine, Ankarada mücahede-i milliyeye birlikte devamı mutazammın, muhtelif eşhasdan onsekizi mütecaviz davetnâmeler geldiği zaman, bu davetlere icabet edip etmemek hususunda İstanbulda ikametgâhınızda beynimizde tekarrur eden günde buluşarak istişare buyurduğunuz alay müftülerinden dost-u kadiminiz Ankaralı Osman Nuri'yim.

Son zamanlarda Millî Müdafaa Vekâleti Müftülüğüne tayin olundum. 25 seneye karib burada müftülük yaptım. Üç sene evvel tekaüd oldum. Şimdi Ankara'da evimde ikamet ediyorum. Zâtınıza ve ehl-i iman ve İslâma leyl ü nehar dua ile imrar-ı hayat eyliyorum. En büyük emelim ve arzum, ölmeden evvel, dünya göziyle zatınızı görmek ve ziyaret etmek, hasbeten lillâh bir sohbetinizde bulunmaktır. Bunu can ü gönülden arzu eyliyorum.” (Tarihçe-i Hayat 645)

Merhum Osman Nuri Tol’u bize Ahmet Atak ağabey anlattı, hakkında bilgiler verdi, hatıralarından nakletti. Ahmet Atak -sonradan değiştirdiği adıyla Ahmet Remzi Hatip- o yıllarda Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesinde okuyordu. Tarihçe-i Hayatta mektubu vardır. Hz. Üstad’ın da arzu etmesiyle, diğer ağabeylerle birlikte Osman Nuri Efendiyle sık görüşüyorlardı. Ahmet Atak’ın, Bediüzzaman’la ilgili kendi kapsamlı hatıraları ise serimizin 5. kitabında neşredilmiştir. Verdiği bilgiler, anlattığı hatıralar Ahmet Atak’a tashih ettirilmiştir…

AHMET ATAK OSMAN NURU TOL’U ANLATIYOR

1930 Aydın Bozdoğan doğumluyum. Risale-i Nur’u Konya’da Sabri Halıcı ve Zübeyir Gündüzalp ağabeylerden tanıdım. Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesini bitirince kaymakamlık dâhil devletin çeşitli kademelerinde bürokrat olarak görev yaptım. Milletvekilliği ve senatörlük de bunun içinde... Bediüzzaman Hazretleriyle çok sıkı irtibatlarım oldu.

Ankara’da okurken Osman Nuri Tol Efendi ile de sıkı görüşüyor, derslerine gidiyordum. Kendisiyle ilgili bildiklerimi ve beraber yaşadığımız birkaç hatıra anlatayım:

Osman Nuri Tol, Üstad için Ankara’da bir ev hazırlamıştı

Emekli Milli Müdafaa Vekâleti Müftülerinin en sonuncusu olan Osman Nuri Tol, evliyadan bir zattır. Kastamonu Araçlıdır. Yanında çok bulunduk... Ben kendisini 1948’de tanıdım. Evi, devamlı ziyaretçilerin geldiği müstakil bir bina idi. Emekliliği de o tarihe yakın bir geçmişte olsa gerek. Biz Osman Nuri Efendinin Üstad’a yazdığı mektupları, Üstad’ın da ona verdiği cevapları getirip götürürdük. Üstad Bediüzzaman’a çok muhabbet ve takdiratı vardı.[1]

O, Üstad’ın uzaktan nasihatler etmesinden ziyade; bunlar güzel, fakat esas Ankara’ya gelip, burada oturup, ziyaretçi kabül etmesini ve kendisinin randevu alıp ilgili zevata gitmesini ve ikazlarını Ankara’da devam ettirmesini arzu ediyordu. Bunun lüzumuna kail idi[2]...

Bunun fiilen gerçekleşmesi için Osman Nuri Efendi, Ankara’nın Kurtuluş semtinde bulunan kendi evinin arkasındaki avluda Üstad’a kendi evinden daha mükemmel bir daire hazırladı. İçerisinde her şey vardı. Misafir kalsa, onun için bile yer vardı. Evin yerini tarif edeyim: Ankara’nın Kurtuluş semtinde yukarıya doğru çıkan, güneye giden bir cadde vardır. Eskiden adı Misafir Sokak’tı, şimdi Kıbrıs Caddesi olmuş. İlerde, caddenin sağ tarafında, hafif çukurda olduğu için, altında bodrum katı olan tek katlı eski bir Ankara evi... Biz orada kendisini ziyaret ederdik.

Kendi evi, eski Ankara’ya göre döşenmişken, bitişikte yapılan daire çatısı çinko kaplı, altı bahçe katı, müstakil bir evdi. O tarihteki (1951) inşaat malzemesine göre modern ve kullanışlı idi. Üstad için hazırlanmış, maksada uygun, kullanılışlı bir tarzda dizayn edilmişti. Osman Nuri Efendi Üstad’ı oraya davet etti.

Bu davet mektubunu da biz yazdık, götürdük Üstad’a. İmzasını da “Yâr-ı gârınız, müntehâ-yı zirve-i hiçîde biricik abd-i gübar. Osman Nûri Tol” şeklinde atmıştı. Târihçe-i Hayatta bu mektup vardır. Fakat Üstad’ın şehir dışına çıkmak tasarrufu kendi elinde olmadığından ona icabet edemedi[3].

O günün unvanlı kimseleri onun sohbetine gelirdi. Mesela Askerî Temyiz’in Başkanı Kemal Kalkan Paşa gelirdi. Büyükelçiler, genel müdürler, hâkimler, Generaller gelirdi, çok var böyle… Bu cemaatin mutad toplantıları vardı… Dersleri hakaik-ı imaniye dersleriydi, haftalar sürerdi bazıları…

Son derece otoriterdi

Osman Nuri Efendi derslerinde bir köşede oturur… Son derece otoriter… Onun karşısında el pençe oturacaksın... Başka türlü derhal rahatsız olurdu... Şöyle bir gülsen; “Ne o beşaret mi var? Biz de bilelim?” diye sorardı. Temel İslam esaslarını ders verirdi.

Osman Nuri Tol Evliyadan bir zattı

Bir hadisesini anlatayım: Sene 1948… Yine Kurtuluş Misafir Sokak’taki kendi evinde sohbet var. Fakat cemaat eksik... Hattat Mahmut Bedreddin Yazır yok. O, müfessir Elmalılı Hamdi Yazır’ın kardeşidir. Vakıflar Genel Müdürlüğünde müşavir… Evi de Numune Hastanesinin tam karşısında bulunan eski vakıf evlerindendi. Ticaret Bakanlığında çalışan çok değerli Necati Güleç ağabeyimiz vardı, Osman Nuri Efendinin hizmetinde el pençe dururdu. “Necati! Derhal bir taksi çevir, doğru gideceksin Mahmut Efendiye, onu alıp geleceksin.”

O da, hemen gidip Mahmut Efendinin kapısını çalıyor, “Efendim, Mahmud Bey’i Osman Nuri Efendi çağırıyor” diyor. Hanımefendi: “Evde yoklar efendim” diyor. Geliyor Osman Nuri Efendiye: “Evde yokmuş efendim” diyor. Osman Nuri Efendi sesini yükselterek: “Git tekrar evine, kapıyı çal, ‘Osman Nuri buyuruyor ki; o -Vav’-ı akşama kadar uğraşsa düşüremeyecek’ de, kapıyı çek gel.” Necati gidiyor ve içerden duyulacak şekilde bunu bağırarak söylüyor. Daha kapıyı çekmeden Mahmud Bey pijama ile koşup “bir dakika, bir dakika hemen pantolonumu giyip geliyorum” diyor. Osman Nuri Efendi hiçbir şey olmamış gibi derse başlıyor… Evliyadan bir zattı o...

Bu as­rın şeyh-i ek­ber Mu­hyid­din Ara­bî’si, Şah-ı Nak­şi­ben­di-i Kud­sî’si ve Sul­tan Ab­dül­ka­dir’i Be­di­üz­za­man’dır

Mustafa Sungur Anlatıyor:

An­ka­ra’da 25 se­ne Mil­lî Mü­da­faa Müf­tü­lü­ğün­de de bu­­lu­nan Os­man Nu­ri Efendi’nin (Tarihçe-i Hayatta) mektu­bu var. Os­man Nu­ri Efen­­di’nin ge­len çok zi­ya­ret­çi­si var­dı. Biz 1950’de onun­la gö­rüş­tük. Me­se­la o za­man­ki As­ke­rî Yar­gı­tay baş­ka­nı, onun mü­ri­diy­di... Böy­le en yük­sek makam­da olan­la­ra çe­kin­me­den söy­ler­di Os­­man Nu­ri Efen­di. Şöyle: ‘Bu as­rın şeyh-i ek­ber Mu­hyid­din Ara­bî’si, Şah-ı Nak­şi­ben­di-i Kud­sî’si ve Sul­tan Ab­dül­ka­dir’i Be­di­üz­za­man’dır’ der­di. İş­te bu Os­man Nu­ri, bü­yük bir âlim, hem de ta­ri­kat şey­hi. Nakşî şeyh­le­rin­den bir zat... (Ağabeyler Anlatıyor-1)

Siz Üstad’ın makamını bilmezsiniz, Bediüzzaman’da dört makam vardır

Nazillili Mustafa Öztürk Anlatıyor:

Nazilli’den Ankara’ya gitmiştim. Orada Üstad’ın çok eski dostlarından eski Alay Müftülerinden Osman Nuri Efendi vardır. İşte O Osman Nuri Efendi dedi ki: ‘Siz Üstad’ın makamını bilmezsiniz. Bediüzzaman’da dört makam vardır. O hem Gavs-ı Azam, hem Kutb-u Azam, hem Ferd-i Azam, hem de Mehdi-i Azam’dır.’

Ben, Üstad’ın yanına gideceğim deyince: ‘Ben sana bal vereyim, Üstada götür. Kimseden almaz, ama benden alır’ dedi. Üstad’a gittiğimde Osman Nuri’nin selamını söyledim. Hediyeyi verdim… Üstad: ‘Sana külliyatı veriyorum, para verme’ dedi. ‘Benim param var Üstad’ım’ dediysem de, Üstad katiyen para almadı. Bir kuruş almadan, bir bohça kitap verdi üstad bana. (Ağabeyler Anlatıyor-2)

[1] Osman Nuri Tol’un, Bediüzzaman Hazretlerine yazdığı bir mektup, Tarihçe-i Hayat kitabının 644. sayfasında neşredilmiştir. Osman Nuri Efendinin Bediüzzaman’a olan muhabbet ve takdiratı bu mektupta geçen şu hitaplarından da anlaşılmaktadır.

“Sahibül- ihlâs vennur velkemal velirşad mücahid-i ekber Bediüzzaman Hazretleri!”

“Sâhibünnur olan Bediüzzamanımız!”

“Pek mübarek kalbî, ruhî, sırrî dostum!”

“Azizlerin azizi azizim!”

[2] Osman Nuri Efendinin, Bediüzzaman’ın Ankara’da bulunması gerektiğine dair düşünce ve talebi Hz. Üstad tarafından şu şekilde cevaplandırılmıştır:

Aziz, sıddık kardeşim Osman Nuri!

“Madem Cenab-ı Hak, senin kudsî niyet ve ihlâsınla Ankara'da en mühim genç Said'leri senin etrafına toplamış. Madem Ankara'da benim bulunmamı lüzumlu görüyorsunuz. Ben de şimdi nafakamla tedarik ettiğim nüshalarımı, o küçük Medrese-i Nuriyeme benim bedelime gönderiyorum. Onların adedince Said'ler, seninle komşu olurlar. Hem fedakâr evlâdın çok fevkinde sadakatla şimdiye kadar hizmetleriyle her biri birer genç Said olarak beş-on Abdurrahmanlarım hükmünde Sungur, Ceylan, Tillo'lu Said, Sâlih, Abdullah, Ahmed, Ziya gibi genç ve çalışkan Said'leri senin yanına hem benim vekilim, hem senin talebelerin olarak benim bedelime o küçücük Medrese-i Nuriyeye nezaret ve bir nevi dershane olarak re'yinize bırakıyorum.” (Emirdağ L.II 44)

Kardeşiniz

Said Nursî

[3] Bahsi geçen davet ve ev ile ilgili Hz. Üstad’ın, Osman Nuri Efendiye verdiği cevap şu şekildedir:

“Ankara'da Osman Nuri kardeşimiz oranın bir Hasan Feyzi'si hükmünde Nurlara tesirli hizmet ve benim için hanesi yanında bir menzil yapması ve hastalığım zamanında güya hastalığımın tahfifine Hasan Feyzi gibi yardım eder gibi kendi hastalığına memnun olmasına çok minnetdarım. Fakat kitablarımızı mahkemeden almadığımızdan burada bekliyorum. Kur'anımızı ve bazı mecmualarımızı tab' zamanında orada bulunmak istiyorum. Fakat şimdi burada çok lüzumlu işler olduğundan gidemiyorum, gücenmesin. Eğer o orada olmasa idi, benim gitmem lâzımdı. Fakat o, bana ihtiyaç bırakmıyor. Allah razı olsun, hizmet-i Nuriyede onu muvaffak etsin.” (Emirdağ L.II 34)

(bk. Ömer ÖZCAN, Ağabeyler Anlatıyor-VIII)

***

Üstad'ı Millî Mücadele yıllarında tanıyordu

Eski alay müftülerinden Osman Nuri Efendi aslen Ankara'lıdır. İstanbul'da vazife yapmıştır. Rütbesi yarbaydı. l885'te dünyaya gelmiş, l Ekim l955'te Ankara'da vefat etti. Mezarı Cebeci Kabristanındadır. Osman Nuri Efendinin kızının kızı, İlâhiyat Fakültesi hocası Âgâh Oktay Güner'in eşi İnci Güner, dedesinin, hoş sohbet, ilmî sohbetler yapan, herkes tarafından sevilen ve tatlı bir insan olduğunu ifade etmektedir.

Osman Nuri Efendi, Üstad Bediüzzaman'ı millî mücadele senelerinde İstanbul'dan tanıyordu. O zamanlar görüşmeleri ve sohbetleri olmuştu. Osman Nuri, Bediüzzaman'ı seviyor ve ilmî dehasını çok takdir ediyordu. Daha sonra Emirdağ'da Üstad Bediüzzaman'ı ziyaret etmişti.

Osman Nuri Efendi'nin Tarihçe-i Hayat'ta Üstada yazdığı çok güzel bir mektup vardır. İkinci Emirdağ Lâhikası'nda da Üstad Bediüzzaman'ın kendisine hitaben mektubu bulunmaktadır. Ayrıca lâhikalarda ismi ve şiirleri mevcuttur.

l950 yılından sonra merhum Ceylân Çalışkan ve Mustafa Sungur'un, Osman Nuri Efendiyle çok görüşmeleri, ziyaretleri ve sohbetleri olmuştu.

Osman Nuri hakkında Mustafa Sungur Ağabey'in anlattıkları

"Bu zatı l950'de, Hazret-i Üstad bizleri Ankara'ya hizmete hâdim kıldıkları zaman tanımıştık. Celâlli bir zat idi. Nakşî tarikatına mensup, Hazret-i Üstadımızın tabiriyle, ehl-i kalb bir zat idi. Hazret-i Üstadımız ona yazdıkları mektuplarda 'Benim Ankara'da bir vekilim' diye hususî iltifatta bulunurdu. Ziyaretine gittiğimizde 'Elvekilü kel-asîl, velev kâne kör fasil' diye söze başlardı. O zaman Abdullah Ağabey, Seyyid Sâlih, Ahmed Atak gibi Nur talebeleri yanına giderdik. Rahmetli Ceylân kardeş de vardı. Bu ibareyi söylemekteki maksadı: Hazret-i Üstad'ın kendisini Ankara'da vekil tayin ettiğinden bahisle, kendisini dinlememiz icap ettiğini ve izinsiz bir hizmette bulunulmaması lâzım geldiğini ihtarda bulunurdu. Ve kendisinde Osmanlı devrindeki âlî tavırlar ve İslâmî terbiye ve edep âşikâre görünürdü. Hazret-i Üstadımızı çok severdi. Tarihçe-i Hayat'ta mevcut 'Sahibü'n-nur ve ihlâs' diye başlayan bir mektubunda kendini tanıtmak babında eski alay müftülerinden olduğunu ve devr-i Cumhuriyette 25 seneye yakın Millî Müdafaa Müftülüğünde bulunduğunu ifade etmektedir.

"Millî Müdafaa Müftülüğünde bulunduğu müddetçe hem sabık alay müftülerinden olmak hasebiyle, hem de Nakşî tarikatında vazifedâr kâmil bir zat olmak itibarıyla, o zamanın Askerî Temyiz Reisi Kemal Kalkan Paşa ve daha bilemediğimiz pek çok zevat-ı muhterem, kendisine bağlı manevî talebeleri ve müritleri idi. Kendisi ifade ederdi ki, ilk iki reis-i cumhurla defaatle satranç oyunu oynamış ki, Kur'ân ve İslâmiyet aleyhindeki hareketlere mâni olsun.

l944 Denizli Ağır Ceza Mahkemesi beraatının Mahkeme-i Temyizdeki tasdikinde fiilî duâ mânâsında samimî alâka ve gayretleri olmuştur.

l950'de demokrasinin zuhuruyla bazı cüz'i de olsa İslâmî hareket ve hizmetleri görüp duydukça, Risale-i Nur'un muazzam ve ulvî mazhariyetini ifade için zaman zaman yanına gelenlere bilhassa şu ifadede bulunurdu:

'Bu zamanın Şeyhü'l-Ekber Muhiddin-i Arabî'si ve Şah-ı Nakibend-i Kudsîsi ve Sultan Abdülkadir'i, Bediüzzaman'dır.'

"Ve zaman zaman bazı izahlarında 'Bu Bediüzzaman'ın Risale-i Nur yolu peygamberler, sahabeler, evliyalar ve asfiyalar yolu, sırat-ı müstakim caddesidir. O mukaddes silsilenin bu zamanda devamıdır.' derdi.

Fevzi Çakmak sohbetlerine devam etmişti

"Ben kendisinden değil, fakat sadık dostu Cevad Beyden dinlemiştim. Millet Partisini 23 kişi olarak kendisi kurdurmuş. Bu itibarla Demokratlara pek iltifat etmezdi.

"Askeriyeden mütekait alay müftüsü ve Millî Müdafaa müftülüklerinde de bulunmuş olması noktasında olacak ki, Mareşal Fevzi Çakmak ile de alâkadar imiş. Fevzi Çakmak hayatının sonunda Osman Nuri Efendinin sohbetlerine devam etmiş. İki defa Osman Nuri Efendinin ayağına kapanmış ki, affı için dua etmesini rica etmiş.

"Çünkü Maarif Vekili Hasan Ali Yücel'in, Türkiye'nin geleceğinin temel taşlarından en ehemmiyetlisi olan Maarif Vekâletini elde edip, bütün imkânlarını 'İleri bir gençlik yetiştireceğiz' maskesi altında komünizm rejimine zemin hazırlamak için sarf etmesi neticesi çok, azîm ve dehşetli bir tehlikenin vatan ve millet âfâkını sarsması noktasından, Erkân-ı- Harbiye Reisi Fevzi Paşa bundaki büyük hisse ve iştiraki görüyor ve ekilen zakkum tohumlarının birden çok geniş bir sahada filizlenmesini müşahede etmekle, elbette 'Nereden, nereye?' sualini kendi kendine soruyordu. Vatan ve milletin âtisinden endişe duyuyordu. Ve bin-netice, bir tesellî ve gufran kapısı aramakta idi. Osman Nuri'nin kendi çapında teşkil eylediği cemaate, bu noktadan dahil oluyor ki, Kurtuluş Savaşını kazanan mukaddes ruhun, millet ve vatana bağlılığın en yüksek örneğini asker ve sivilden müteşekkil- az da olsa- Osman Nuri cemaatinde görmekte ve bütün bunların mülâhazasıyla bir af ve mağrifet yolunu Osman Nuri delaletiyle aramakta idi. Bu nokta-i nazardan rahmetli Osman Nuri Efendi, o dehşetli zamanların mes'uliyetlerinden kendisini kurtaracak şekilde çalışmıştır.

"Nitekim zaman zaman anlattığı ve en güzel ve isabetli tabirini Ahmed Feyzi Ağabeyin beyânında bulan bir sâdık rüyâ veya mânâda gördüğü şöyle bir vak'a vardır:

"Bir mecliste Peygamberimiz Fahr-i Âlem (a.s.m.) ile Ebû Bekir Sıddîk( r.a.) ve kendisi de bulunduğu halde, Sıddîk-i Ekber Efendimiz soruyor: 'Yâ Resulallah, ümmet-i Muhammed'in (a.s.m.) hâli ne olacak?' Cevaben Resul-i Ekrem (a.s.m.) Efendimiz, 'Âlem-i insaniyet, İslâmiyete inkılâb edecek ve medeniyet-i Muhammediye bütün beşerin ruhuna nefhedilecek'. buyuruyor. Bunun üzerine tekrar Sıddîk-i Ekber Efendimiz, 'Bunu kim yapacak?' dediği zaman, Peygamber Efendimiz, 'İşte!' diye Osman Nurî Efendiyi gösterdiğini söylerdi. Millet Partisini kurdurması, Hazret-i Üstad'ı Ankara'ya davet etmesi ve Hazret-i Üstad için evine muttasıl bir yer yaptırmış olması da gördüğü mezkûr muhavereye binâen idi."

l950 güz aylarında rahmetli Ahmed Feyzi Ağabeye bunu anlatmıştı. Feyzi Ağabey onun şevkini kırmamak için yanında söylemeyip, dışarı çıktığımızda dedi ki: 'Osman Nuri Efendinin bu Ankara'da bulunuşu, Risale-i Nur'a samimî alâkası, irtibatı ve Hazret-i Üstad'a dostluğu ve yakınlığı itibarıyla, o küllî şahs-ı manevîye olan teveccüh ve mazhariyeti cihetinden kendi aynasında o küllî mânâyı görmüş.'

"Evet, Osmanlılardan sonra hem âlem-i İslâmda, hem âlem-i insaniyette dehşetli tahavvüller ve inkılâplar zuhura geldi. Bugün Nurların ışığıyla baktığımız zaman anlıyoruz ki, ümmet-i Muhammed'in l400 seneden beri zuhuruna intizar ettikleri ve dehşetinden Allah'a sığındıkları âhir zaman hâdisatının zuhuru bu zaman imiş. Nitekim otuz-kırk sene sonra gerek dünya üzerinde, gerek memleketimizde meydana gelen anarşi hâdiseleri ve komünizm tehlikesi gibi milyonları kasıp kavuran müthiş bir ahlâksızlık ve imansızlık tâunu, ebede namzet insan için ne azîm bir tehlike arz ettiği mâlûmdur.

"Evet, çekirdeğin kıymeti, ondan fışkıran ağacının heybetiyle ölçülür. Bu mânâ hayırda da şeyde de aynıdır. Peygamberimiz Efendimizin,

'Kim iyi bir çığır açarsa, ondaki hayır devam ettikçe, bir misli o çığırı açanın defter-i âmaline yazılır. Kim de fenâ bir çığır açar, o devam ettiği müddetçe yekûn şerler ona yazılır.'

meâlindeki bir hadis-i şerif var. 'Essebebü kel-fâil' sırrı ile ki, Allahü alem, âhir zamanda zuhur eden hâdiseler de böyledir. Hayır ve şerde başlayan, devam eden, gittikçe gelişen ve milyonları içine alan iki cereyan-ı azîmin mebdeleri, sebep ve vesileleri, fâilleri olan reisleri, evvelleri büyüyorlar, inkişaf ediyorlar. Dal budak salıyorlar, küllîleşiyorlar. Cenneti baştan başa kuşatan Tûbâ ağacı gibi ve cehennemi ihata eden korkunç zakkum ağacı gibi her tarafa uzanıyorlar.

"İşte rahmetli Osman Nuri Efendi, merkez-i pây-i taht-i hükûmette samimî hizmet-i diniyesi, Risale-i Nur'un Denizli beraatinin tasdikindeki hizmeti ve kendi zât-ı mübarekindeki yüksek imanı ve metanetiyle, manevî bir müjde-i Nebeviyenin bir nebze tecellî-i iltifatına bu sûretle nâil olur, demektir.

"Osman Nuri Efendi hücre-i nuriye olarak tesmiye ettiği ve Hazret-i Üstadımızın da medrese-i nuriye olarak kabul ettikleri, dershâne-i nuriye tamamlandıktan sonra, tekrar Hazret-i Üstad'ı dâvet etti. Hazret-i Üstadımız aşağıdaki mektubu kendisine göndermişti:

Üstad'ın Osman Nuri Efendiye mektubu

"Aziz Sıddık Kardeşim Osman Nuri,

"Madem Cenab-ı Hak, senin kudsî niyet ve ihlâsınla, Ankara'da en mühim genç Said'ler, senin etrafına toplanmış. Madem Ankara'da benim bulunmamı lüzumlu görüyorsunuz. Ben de şimdi nafakamla tedarik ettiğim nüshalarımı o küçük medrese-i nuriyeme benim bedelime gönderiyorum. Onların adedince Said'ler, seninle komşu olurlar."

"Hem fedakâr evlâdın çok fevkinde sadâkatle şimdiye kadar hizmetleriyle her biri birer genç Said olarak beş-on Abdurrahman'larım hükmünde Sungur, Ceylân, Salih, Abdullah, Ahmed, Ziya gibi genç ve çalışkan Said'leri senin yanına hem benim vekilim, hem senin talebelerin olarak benim bedelime o küçücük medrese-i nuriyeye nezaret ve bir nevi dershane olarak reyinize bırakıyorum.'(bk. Emirdağ Lahikası, II/57)

"Fakat rahmetli Osman Nuri Efendi mutlaka Hazret-i Üstadımızın teşrifini bekliyordu. Yakın bir istikbalde yüzlere binlere bâliğ olacak ve bütün vatanperverler tarafından ileride takdirle karşılanacak, böyle ulvi ve genç talebelere her sahada faydalı olacak dershane-i nuriyelerin mebde ve başlangıcı olacak mânâdaki büyük mazhariyet yerinde, illâ Hazret-i Üstad'ın gelmesi isteğine, bu tarz mukabelesinden bir derece mahzun ve mükedder olmuştu. Bizim de üniversiteliler arasındaki Nurlarla hizmet faaliyetimizi, meselâ Zübeyir Ağabeyin, Ceylân, Seyyid Salih ve sâir kardeşlerin konferans gibi, temaslar gibi ayrı ayrı sahalardaki hizmetlerini 'Haber vermeden yapıyorlar' endişelerinden mütevellit olacak ki, üzüntüsünü izhar etti. Biz de Hazret-i Üstadımıza durumu arz ettiğimizde Emirdağ Lâhikası'na geçen mektubu gönderdiler."

(Son Şahitler kitabının, birinci cildinden derlenmiştir...)

Yükleniyor...