TEVFİK GÜL

TEV­FİK GÜL Ağa­bey, 1913 Is­par­ta-Sav do­ğum­lu­dur. Kül­li­yat­ta isim­le­ri çok ge­çen Sav kah­ra­ma­nı Ha­fız Meh­met Gül’ün oğ­lu; Mus­ta­fa Gül, Ali Gül ve İb­ra­him Gül’ün ye­ğe­ni­dir. Risa­le-i Nur­lar Sav köyü Mer­kez Ca­mii/Dal­bo­yu­noğ­lu Ca­mii/ imam ha­ti­bi Ha­cı Ha­fız Meh­met Av­şar va­sı­ta­sıy­la gir­miş. Tev­fik Gül Ağa­bey iş­te bu ca­mi­de 25 se­ne mü­ez­zin­lik yapmış ve ora­dan emek­li ol­muş... On se­ne­si merhum Ha­cı Ha­fız Ağa­bey­den son­ra imam olan –babasıyla aynı adlı- oğ­lu­ Mehmed Avşar’a, 15 se­ne­si de ah­fa­dı­na, ya­ni to­ru­nu Ahmed Avşar’a­ mü­ez­zin­lik ya­pa­rak geç­miş. Baba, oğul ve torunun kabirleri Merkez Camiinin penceresinin hemen altında yan yanadır.

Tev­fik Ağa­bey çok mü­dak­kik ve be­lâ­gat sa­hi­bi bir in­san­dı. Ken­di­si­ni ta­nı­dı­ğı­mız 1995 se­ne­sin­den be­ri he­men her se­ne zi­ya­ret et­tik. Tev­fik Ağa­beyi­miz 30 Ni­san 2004 ta­ri­hin­de ve­fat et­ti ve Sav kab­ris­ta­nı­na def­ne­dil­di. Muh­te­lif ta­rih­ler­de an­lat­tı­ğı çok kıymetli ha­tı­ra­la­rını kay­dettik:

“Üs­tad Bar­la’ya gel­di­ğin­de çocuk­tum”

“Biz Üs­tad’ın şah­sı­nı gör­me­den it­ti­ba et­tik. Ma­lum Şark’ta­ki Şeyh Said Ha­di­se­si’nden son­ra Üs­tad’ımı­zı Bur­dur’a nef­ye­di­yor­lar. Bur­dur’da faz­la kal­ma­dı. Yi­ne hü­kû­me­tin is­te­ğiy­le Is­par­ta’ya sür­gü­ne gön­de­ri­li­yor. Is­par­ta’da Üs­tad’ımı­za çok sa­hip çı­kan­lar olu­yor. Ben o zaman daha çocuk­tum. Ba­bam­lar­dan işi­ti­yor­dum. Is­par­ta’da do­kuz ay kal­dık­tan son­ra bu se­fer Bar­la’ya nef­ye­di­li­yor. O za­man­lar Bar­la üc­ra bir yer, es­ki­den ora­da ya­şa­yan Rum­la­rı sür­müşler, yer­le­ri­ne mu­ha­cir­le­ri ge­tir­miş­ler…

“Üs­tad Bar­la’ya yer­le­şin­ce, ka­ra­kol­dan sı­kı ta­ki­be al­dık­la­rı hal­de, baş­ta Mu­ha­cir Ha­fız Ah­met, Mü­ba­rek Sü­ley­man, Sıd­dık Sü­ley­man, Şam­lı Ha­fız Tev­fik, Lüt­fi’ler, Mus­ta­fa’lar, Ha­cı Bah­ri’ler sa­hip çık­mış­lar. Bun­lar Üs­tad’ın Bar­la’da te­lif ta­le­be­le­ri… Ma­lum Es­ki­şe­hir Mahke­me­si­ne ka­dar Üs­tad’ımız Bar­la’da se­kiz se­ne ka­dar kal­mış ol­du. Son­ra Es­ki­şe­hir’den Kasta­mo­nu’ya nef­ye­dil­di.

“Ri­sa­le-i Nur­la­rın Sav’a gir­me­si ha­ri­ka bir şe­kil­de olu­yor”

“Sav’a Ri­sa­le-i Nur hiz­me­ti­ni ilk ola­rak Mer­kez (Dal­bo­yu­noğ­lu) Ca­mii ima­mı Ha­cı Hafız Meh­met Av­şar so­ktu. Ba­bam­lar ve bu âlim zat­lar, Is­par­ta’da es­ki med­re­se usu­lü Ara­bî ders al­mış­lar­dı. Is­par­ta’da Ha­cı Rı­za Efen­di di­ye ehl-i tak­va bir ho­ca­la­rı var­dı, Mi­mar Si­nan Camii’nin de imam ha­ti­bi idi, Is­par­ta’da bir de bak­ka­lı var­dı. Sav’dan haf­ta­da bir gün mer­kep­le Is­par­ta’ya pa­za­ra gi­di­lir­di. Bu­ra­dan gi­den­ler hem ho­ca­la­rı Ha­cı Rı­za Efen­di’yle gö­rü­şür­ler, hem de eş­ya­la­rı­nı dük­ka­nı­na bı­ra­kıp iş­le­ri­ni gör­me­ye gi­der­ler­di. İş­te bir gün ora­da Ha­cı Hafız Efen­di bir ki­tap gö­rü­yor, eli­ne alı­yor, bi­raz oku­yor ve çok gü­zel bir şey ol­du­ğu­nu an­lı­yor. Ho­ca­sın­dan ki­ta­bı oku­mak için is­ti­yor.

“Ha­cı Ha­fız Efen­di, ki­ta­bı alıp Sav’a ge­li­yor. Yat­sı na­ma­zı­nı ca­mi­in­de kıl­dır­dık­tan son­ra ha­lâ mu­ha­fa­za edi­len oda­sına çe­ki­li­yor ve ki­ta­bı oku­ma­ya baş­lı­yor. Oku­duk­ça oku­yor, okuduk­ça ho­şu­na gi­di­yor. Öy­le bir da­lıp gi­di­yor ki, ‘Hay mü­ba­rek, ne gü­zel ya­zıl­mış…’ di­ye tak­dir ede ede de­vam edi­yor. Ge­ce ya­rı­sı bir­den bir ses ge­li­yor, ‘Ha­cı Ha­fız Efen­di, ben uzak­ta de­ğilim, Bar­la’da­yım, ge­lir­sen gö­rü­şü­rüz’ di­yor bu ses... Ho­ca iyi­ce he­ye­can­la­nı­yor. Ha­cı Ha­fız’ın, göz­le­ri âma, ih­ti­yar bir ba­ba­sı var­dı; ona bu ha­di­se­yi an­la­tı­yor. Ba­ba­sı da ‘Git oğ­lum, ben­den de se­lâm söy­le, bi­ze dua et­sin’ di­yor. O sı­ra­lar­da, ‘Bar­la’ya bir Ho­ca gel­miş’ di­ye du­yul­muş­tu.

“Ha­cı Ha­fız Efen­di’nin bir atı var­dı; bi­ne­rek Bar­la’ya va­rı­yor. Aca­ba ne­re­de­dir, di­ye bakı­nır­ken ora­da oy­na­yan çocuk­la­ra so­ru­yor. Ba­kı­yor ufa­cık bir oda, ya­nın­da bir mes­cit... Üs­tad ka­pı­ya çı­kı­yor, ‘Bu­yu­run Ha­cı Ha­fız!’ di­yor.

‘Fe­süb­ha­nal­lah! Ba­na köy­de Ha­cı Ha­fız der­ler, ama ne­re­den bil­di be­nim is­mi­mi! De­mek bu mü­ba­rek zat boş de­ğil…’ di­ye dü­şü­nü­yor. Ney­se eli­ni öpüp otu­ru­yor, ‘Ho­cam, be­nim ih­ti­yar bir ba­bam var, on­dan izin al­dım da gel­dim, si­ze çok se­lâ­mı var, siz­den dua ta­lep edi­yor’ di­yor. ‘Ha­cı Ha­fız Efen­di, sen as­ker­lik yap­ma­dı­ğın için bil­mez­sin; as­ker­de nö­bet­çi­le­rin, va­zi­fe­li­le­rin ye­mek­le­ri za­yi ol­maz, dö­nün­ce ye­mek­le­ri­ni yer­ler. Fa­kat ka­çan­la­rın, izin­siz çar­şı­ya gi­den­le­rin ye­mek­le­ri za­yi, he­der olur. Bi­zim de dua vak­ti­miz var­dır. Se­her vak­tin­de uya­nık olur­sa ba­ban is­ti­fa­de et­miş olur, uyur­sa du­a­dan mahrum ka­lır’ di­ye­rek, ken­di­si­ni hiç ta­nı­ma­dı­ğı hal­de yi­ne bir ke­ra­met gös­te­ri­yor.

“Ho­ca­yı harb-i umu­mî­de as­ke­re al­ma­mış­lar. Yaş­lı baş­lı adam­lar git­ti­ği hal­de ho­ca­yı al­ma­mış­lar. Ho­ca için­den tek­rar hay­ret­le, ‘Ne bil­di be­nim as­ke­re git­me­di­ği­mi!’ di­ye dü­şünme­ye baş­lı­yor. Ney­se Üs­tad eser­ler­den ve­ri­yor. Ha­cı Ha­fız, ri­sa­le­le­ri Sav’a ge­ti­ri­yor, ora­dan ba­bam­gil­le­re (Gül Ai­le­si­ne) si­ra­yet edi­yor...

Bin ka­lem­li Sav köyü

“Üs­tad’ımı­zın se­na­la­rı­na maz­har olan Sav’da mü­ba­la­ğa­sız, tek tük is­tisn­alar dı­şın­da her­kes ri­sa­le yaz­ma­ya baş­la­dı... Ki­tap­lar­da bun­lar ifa­de edi­li­yor:

“‘Sav­lı Ma­ran­goz Ah­met di­yor ki: Bi­zim köy­ü­müz, 350 ha­ne­dir. İki ho­ca, bir ha­cı, üç adam­dan baş­ka bü­tün ev­le­ri­mi­ze Ri­sa­le­tü’n-Nur gir­miş­tir.

“Ka­dın­la­ra, kız çocuk­la­rı­na va­rınca­ya ka­dar ya­zı­yor­lar... Hat­ta üm­mî­ler­den -40 ya­şın­dan yu­ka­rı- ya­zı ya­zan 10 ka­dar kar­deşi­miz var­dır.’ (Sik­ke-i Tas­dik-i Gay­bî, 46)

“‘Ma­şa­al­lah, ba­re­kal­lah, ka­lem­le­ri­ni­zin mü­kem­mel ça­lış­ma­la­rı de­vam et­mek­le be­ra­ber te­za­yüt et­me­le­ri ve hu­su­san Sav’da bir­den ço­ğal­ma­sı... Ha­cı Ha­fız’a ve köy­ü­ne bin ba­re­kal­lah, bi­zi fev­ka­lâ­de mes­rur et­ti.’ (Kas­ta­mo­nu Lâ­hi­ka­sı, 16)

“‘O za­man­lar Is­par­ta ha­va­li­sin­de, er­kek ka­dın, genç ih­ti­yar bin­ler­ce Nur ta­le­be­si, hat­ta Nur ders­ha­ne­si olan Sav köyü bin ka­lem­le, se­ne­ler­ce Nur Ri­sa­le­le­ri­ni ya­zıp ço­ğal­tı­yor­lar­dı.’ (Ta­rih­çe-i Ha­yat, 164)

“Ha­cı Ha­fız’ın kab­ri, imam­lık yap­tı­ğı Mer­kez Ca­mii’nin ar­ka bah­çe­sin­de­dir. Yi­ne çok hiz­met­le­ri ge­çen oğ­lu ve to­ru­nu Ah­met ile yan ya­na ya­tı­yor.

“Sav’da­ki vah­şî âdet­ler Ri­sa­le-i Nur sa­ye­sin­de kalk­mış­tı”

“Sav’da çok vah­şî âdet­ler var­dı. Ben as­ke­re gi­der­ken de ha­lâ de­vam edi­yor­du. Bir bu­çuk se­ne son­ra 15 gün­lük izin­le köye gel­dim, bir gör­düm ki, köy­de bam­baş­ka hal­ler ol­muş! O iç­kiler, çal­gı­lar… Hep­si si­lin­miş git­miş­ti... Hat­ta köy­de ‘Er­ba­şı’ di­ye anı­lan, ri­sa­le­ler­de ‘Efe Şükrü’ di­ye is­mi ge­çen -ki köy­de on­dan izin­siz dü­ğün bi­le ya­pı­la­maz­dı- o Efe Şük­rü bi­le ıs­lah ol­du­ğu gi­bi, 45 ya­şın­dan son­ra Kur’an’ı ve ri­sa­le­le­ri oku­yup yaz­ma­yı öğ­ren­miş­ti. Me­se­la, bakı­yor­dum o zat­lar mes­cit­ten çık­tık­tan son­ra ba­ba­mın ar­ka­sın­dan bi­rer bi­rer eve ge­li­yor­lar, diz çö­ke­rek Bi­rin­ci Lem’a’da­ki ayet­le­ri zik­re­di­yor­lar­dı. Ba­bam mü­te­ma­di­yen ri­sa­le ya­zı­yor­du. Ben de Os­man­lı­ca­dan me­zun ol­du­ğum için bi­li­yor­dum. İlk de­fa De­lâi­li’n-Nur’u yaz­dım. Böyle­ce biz de iş­ti­rak et­miş ol­duk

“İş­te bi­zim köye bu şe­kil­de gi­ren ri­sa­le­ler yaş­lı genç, ka­dın çocuk bin ka­lem­le ya­zıl­ma­ya baş­la­dı. Üs­tad Kas­ta­mo­nu’da iken çok ka­lem ye­tiş­ti. Ri­sa­le­ler­de isim­le­ri var­dır. Şük­rü Efe’nin kab­ri Sav kab­ris­ta­nın­da... Üs­tad’ımı­zın mek­tup­la­rın­da bu zat­tan ba­his­ler var: ‘Bu za­man­da Ri­sa­le-i Nur’a ek­mek­ten zi­ya­de ih­ti­yaç var ki; çift­çi­ler, ço­ban­lar, yö­rük efe­ler (Ha­şi­ye) ha­cat-ı za­ru­ri­ye­den zi­ya­de bir ha­cat-ı za­ru­ri­ye­yi, Ri­sa­le-i Nur’un ha­ka­i­kı­nı gö­rü­yor­lar. (Ha­şi­ye):

Bilhas­sa Ri­sa­le-i Nur kah­ra­man­la­rın­dan Şük­rü Efe ve bil­has­sa dağ ku­man­da­nı Ço­ban Ve­li’nin ve yö­rük aşi­ret­le­rin­den Ba­ha­dır Sü­ley­man’ın ve em­sa­li­nin gay­ret­le­ri­ne işa­ret­tir.’ (Kas­ta­mo­nu Lâ­hi­ka­sı, 121) ‘Med­re­se-i Nu­ri­ye kah­ra­man­la­rın­dan Şük­rü Efe’nin…’ (Emir­dağ Lâ­hi­ka­sı-I, 96)

“Üs­tad ta­sar­ru­fu­nu rü­ya­la­rı­mız­da de­vam et­ti­rir­di”

“Üs­tad’dan bir mek­tup, bir ri­sa­le gel­di­ğin­de ön­ce Hüs­rev Ağa­be­ye ge­lir, o da kaç ta­ne la­zım­sa el yaz­ma­sıy­la ço­ğal­tır­dı. Biz de Sav, Ku­le­ö­nü gi­bi yer­ler­de he­men ço­ğal­tır­dık. Ço­ğalttı­ğı­mız mek­tup­la­rı Hüs­rev Ağa­be­ye ve­rir­dik. Zarflar ha­zır­dır. Ki­mi Eğir­dir, ki­mi Ata­bey, ki­mi Is­par­ta gi­bi muh­te­lif pos­ta­ha­ne­ler­den gön­de­ri­lir­di. Son­ra tek­sir ma­ki­ne­si gel­di, bin­ler­ce çoğal­tıl­ma­ya baş­lan­dı. Her ne ka­dar elekt­rik yok­sa, el­le çev­ril­se bi­le bir­den 500 nüsha çı­ka­rır­dı. Ön­ce mum­lu kâ­ğı­da ya­zı­lır­dı, mü­rek­ke­bi dö­kü­lür, ‘trak, trak, trak’ di­ye çev­ri­lir­di. Önü­ne 100 ta­ba­ka kâ­ğıt ko­yar­dık. Ma­ki­ne ek­se­rî am­cam İb­ra­him Gül’ün evin­de ça­lış­tı. Baş­ka ev­ler­de de ol­du. Am­ca­mın evi­nin oda­la­rı ge­niş­ti. Ge­ce ya­rı­la­rı­na ka­dar kâ­ğıt­la­rı oda­nın için­de har­man eder, tek­sir eder, sa­y­fa nu­ma­ra­la­rı­na gö­re di­zer, cil­di ha­zır­lar­dık.

“Bi­ze üç sa­at uy­ku kâ­fi ge­lir­di. Üs­tad Sav’a ge­lir, he­men dö­ner­di; Sav’da kal­maz­dı, hiç ge­ce­le­me­di. Ama ma­ne­vî ta­sar­ru­fu de­vam eder­di. İş­te o ça­lış­ma­lar sı­ra­sın­da Üs­tad’ımız hep ar­ka­daş­la­rı rü­ya­sın­da zi­ya­ret ve tal­tif eder­di; ma­ne­vî ta­sar­ru­fu de­vam eder­di. Ri­ya ol­ma­sın, çok de­fa Üs­tad be­ni de rü­yam­da iki el­le­riy­le ok­şa­yıp tal­tif et­ti. Ora­da ça­lı­şan­lar ‘Bu ge­ce Üs­tad gel­di’ di­ye bir­bi­ri­mi­ze an­la­tır­dık.

“Ri­sa­le­ler par­ça par­ça ya­zıl­dı, son­ra top­lan­dı”

“Ri­sa­le­ler Kur’an-ı Azi­müş­şan’ın ilk ha­li gi­bi par­ça par­ça idi; son­ra top­la­nır­dı... Me­se­la, Üs­tad, Asâ-yı Mû­sâ için tak­si­mü’l-a’mal­le yaz­sın­lar, di­ye mek­tup gön­der­di, son­ra cilt­len­sin, adı da Asâ-yı Mû­sâ ol­sun di­ye mek­tup gel­di. Ki­tap­lar­da var­dır: ‘Kar­deş­le­rim! Asâ-yı Mû­sâ mec­mu­a­sı­nın yaz­ma­sın­da bir ted­bir ha­tı­rı­ma gel­di: Tak­si­mü’l-a’mal ile beş-al­tı zat, ay­nı kıt’ada her bi­ri bir kıs­mı­nı yaz­sın; daha ça­buk ve daha ko­lay olur. Hem usan­dır­maz, hem -bü­yük­lü­ğü için- yaz­mak ce­sa­re­ti­ni kır­maz.’ (Kas­ta­mo­nu Lâ­hi­ka­sı, 133)

“Üs­tad’dan ge­len mek­tup­lar­da­ki is­tek­le­ri farz gi­bi tu­tar­lar­dı o es­ki ta­le­be­ler... Ba­bam ve­fat et­tik­ten son­ra, Mus­ta­fa Gül am­cam, Ali Gül am­cam ve ben yu­ka­rı ma­hal­le­de; Ha­cı Hafız, Mus­ta­fa Yıl­dız, Sa­lih Yıl­dız, Ah­met Al­tuğ, Sü­ley­man Al­tuğ aşa­ğı ma­hal­le­de ri­sa­le­le­ri çoğal­tır­dık.

“O za­man­lar lüks lâm­ba­sı bi­le yok. Gaz kar­ney­le... Fa­kat ri­sa­le­le­re in­ti­hap eden­ler sıkın­tı çek­mez­di. Ge­ce ba­bam Ha­fız Meh­met Gül’le ri­sa­le ya­zar­dık. Am­cam Mus­ta­fa Gül tek­sirin er­ba­bıy­dı, 500 ta­ne bir­den ba­sar­dı. Tek­sir ma­ki­ne­si çok giz­li ola­rak di­ğer am­cam İb­ra­him Gül’ün evin­de bu­lu­nur ve ora­da bas­kı ya­pı­lır­dı.

“Sav­cı, Üs­tad’ın eş­ya­la­rı­nı sat­tır­dı, pa­ra­sı­nı da ver­me­di”

“De­niz­li Ho­ma’da Be­şin­ci Şua ya­ka­la­nı­yor… Üs­tad o ka­dar mah­rem­dir de­di­ği hal­de yaka­la­nı­yor... Nur ta­le­be­le­ri, Is­par­ta Ha­pish­ane­si’nde top­la­nı­yor. Üs­tad’ı da Kas­ta­mo­nu’dan getir­di­ler. Üs­tad gel­di­ğin­de bü­tün eş­ya­sı bir va­liz­de, sav­cı­nın rı­za­sıy­la dı­şa­rı­da sa­tı­lı­yor. Sav­cı pa­ra­yı alı­yor, ver­mi­yor. Be­ra­at­ten son­ra Rüş­tü Ça­kın pa­ra­yı ala­ca­ğım de­se de, Üs­tad, ‘Yok, ben hak­kı­mı he­lâl et­tim, mah­şer­de o bed­baht gel­sin de hak­kı­mı ala­yım di­ye gü­ne­şin al­tın­da bek­le­ye­mem’ di­ye mâ­ni olu­yor.

“Bu­ra­dan köy­den, ha­pis­te­ki­le­re ev­de ne var­sa, tar­ha­na, bul­gur, pek­mez, so­ğan, fa­sul­ye gö­tü­rür­dük. Ha­pish­ane mü­dü­rü­nün oda­sı ge­niş­ti. Er­zak­la­rı ora­da kont­rol eder­ler, ora­da bekler­dik. Üs­tad’ımız ora­da ka­pı­nın ya­nı ba­şın­da ufa­cık, mün­fe­rit bir oda­da idi. Mü­ba­rek Üs­tad’ımı­za çok şey ke­ra­met­le bil­di­ri­lir­di. Biz De­niz­li’ye ha­na in­dik, eş­ya­lar om­zu­muz­da hapish­ane­ye yak­laş­tı­ğı­mız­da he­men pen­ce­re­ye çık­tı, üst ta­ra­fı gö­zü­kü­yor. Bi­zi öy­le il­ti­fat­la bir kar­şı­la­dı, se­lâm­la­dı ki... Gi­der­ken yi­ne ay­nı se­lâm­la­ya­rak uğur­lu­yor­du. Üs­tad’la bir ke­re­sin­de mü­dü­rün oda­sın­da ku­cak­laş­tık. Ta­yı­nat za­ten az­dı. Üs­tad ba­zen ta­ma­men ye­me­yin, der­di. Ken­di­si iki gün­de ek­me­ğin ke­na­rın­dan az yer­di. Af­yon hap­si çok daha çe­tin geç­miş, çok eza ce­fa çek­tir­miş­ler...

“Kar­da kış­ta Üs­tad’a mek­tup gö­tür­dük”

“Yi­ne bir gün bir mek­tup gel­di. Am­cam Mus­ta­fa Gül mum­lu kâ­ğı­da ya­zıp tek­sir ma­kine­sin­de ço­ğalt­tık­tan son­ra Üs­tad’a gön­der­mek is­te­di. Üs­tad, Is­par­ta’da Hüs­rev Ağa­be­yin kaldı­ğı evin üst ka­tın­da ka­lı­yor.

Mev­sim kış, çok so­ğuk var, her ta­raf­ta kar ve yol­lar­da buz var. Komşu komş­uya çı­ka­mı­yor. ‘Bun­la­rı Üs­tad’a kim gö­tü­re­cek?’ de­di. ‘Ben gö­tü­rü­rüm am­ca!’ de­dim ve bir kar­deş­le yo­la çık­tık. Köye (Sav) ge­len bir ka­myon var­mış, onun­la gi­de­lim de­dik, ka­myo­na bin­dik. Fa­kat ha­va o ka­dar so­ğuk ve buz­lu ki, kamyon bi­raz git­tik­ten son­ra kay­dı ve yol­da kal­dı. O gün Üs­tad’a gi­de­me­dik. Er­te­si gün ço­rap­la­rı çiz­me gi­bi aya­ğı­mı­za çek­tik, ayağımız­da ça­rık; o za­man çiz­me yo­ktu... El­le­ri­miz­de el­di­ven, ka­fa­yı da sar­dık, ya­yan ola­rak Is­parta’ya var­dık.

“Bi­zi Hüs­rev Ağa­bey kar­şı­la­dı, mek­tup­la­rı al­dı. Üst ka­ta Üs­tad’ın ya­nı­na çık­ma­dan biz, ‘Ağa­bey, ma­lum ya, bu­ra­la­ra ka­dar gel­miş­ken Üs­tad’ı zi­ya­ret ede­lim’ de­dik. ‘Üs­tad has­ta, konu­şa­mı­yor’ de­di. Biz de ‘Biz ko­nuş­tur­ma­yız, sa­de­ce eli­ni öp­sek ye­ter’ de­dik. ‘Pe­ki söy­le­ye­yim, eğer mü­sa­a­de eder­se zi­ya­ret eder­si­niz’ de­di ve yu­ka­rı çık­tı. Baş­ka kim­se yok… Üs­tad ‘has­ta ol­du­ğu­nu, kim­se­yi ka­bul ede­me­ye­ce­ği­ni’ söy­lü­yor­du. Biz alt kat­tan ha­fif­çe du­yu­yor­duk. Hüs­rev Ağa­bey, ge­len­le­rin Sav­lı ol­du­ğu­nu ve hiz­met için gel­dik­le­ri­ni söy­le­yin­ce Üs­tad he­men ka­bul et­ti.

“Üs­tad’ımız şah­sı için ge­len­le­ri ka­bul et­mi­yor­du. Yu­ka­rı ka­ta çık­tık. Hüs­rev Ağa­bey, ‘Üs­tad’ım, bun­lar Sav kah­ra­man­la­rı!’ di­ye bi­zi tak­dim et­ti. Üs­tad Haz­ret­le­ri bi­zi ayak­ta kar­şıla­dı. ‘Ma­şa­al­lah, ba­re­kal­lah! Ma­şa­al­lah, ba­re­kal­lah! Ma­şa­al­lah, ba­re­kal­lah!’ di­ye­rek biz­le­re ilti­fat­lar et­ti. (Bu söz­le­ri Tev­fik Ağa­bey gü­zel ve pü­rüz­süz se­siy­le öy­le he­ye­can­lı ve tec­vit­li söylü­yor­du ki, biz­le­ri he­ye­can­lan­dı­rı­yor­du.)

“Üs­tad’ın va­zi­fe ba­şın­da apayrı bir şah­si­ye­ti var­dı”

“Üs­tad Şark şi­ve­siy­le ko­nu­şu­yor­du. ‘Şu ri­sa­le­ler­de­ki be­lâ­gat, yük­sek ede­bi­yat ve ifa­deler, bu za­tın mı?’ di­ye dü­şü­nü­lür­dü. Üs­tad’ımı­zın va­zi­fe ba­şın­da apayrı bir şah­si­ye­ti var­dı. Şark şi­ve­siy­le ko­nuş­ma­ya de­vam et­ti: ‘Hüs­rev, bun­lar Sav­lı­dır?’ Ya­nım­da­ki ar­ka­daş, be­nim Ha­fız Meh­met’in oğ­lu ol­du­ğu­mu söy­le­yin­ce Üs­tad, ‘Han­gi Ha­fız Meh­met’in oğ­lu?’ de­di. Ben ‘Sav­lı Ha­fız Meh­met’in oğ­lu’ de­yin­ce ‘Ha! Sav­lı Ha­fız Meh­met’in oğ­lu…’ Son­ra ba­na, ‘Gel gel, göz­le­rin­den öpe­yim se­ni’ de­di, çek­ti göz­le­rim­den öp­tü. Ar­ka­da­şı­mı da ‘Gel gel, se­nin de gözle­rin­den öpe­yim’ de­di. ‘Otu­run ba­ka­lım’ de­yip oturt­tu bi­zi. ‘Ba­ba­nın ma­ka­mı­nı bi­li­yor musun?’ di­ye ba­na sor­du. ‘Ben ne bi­le­yim Üs­tad’ım!’ de­dim. ‘Ba­ban Ha­fız Mu­ham­med, Ha­fız Mu­ham­med, Ha­fız Ah­met, on­la­rı is­men ec­da­dım­la be­ra­ber du­a­mın içi­ne alı­yo­rum’ de­di. -Bu üçü bu­ra­da ve­fat et­miş­ti. Ba­bam 1943’te Üs­tad De­niz­li hap­sin­dey­ken ve­fat et­miş­ti.- ‘Siz de on­lar gi­bi ol­ma­lı­sı­nız; on­lar az za­man­da çok va­zi­fe yap­tı­lar, o me­ra­ti­be ye­tiş­ti­ler; siz de on­lar gi­bi ol­ma­lı­sı­nız’ de­di. ‘Ba­ban, ak­tap­la­rın için­de­dir. Ha­fız Ali ve Meh­met Züh­tü ile be­ra­ber ak­tap ve ku­tup­lar­la bir çiz­gi­de ge­çi­yor­lar’ di­ye­rek gök­yü­zün­de eliy­le şöy­le bir yay çiz­di.

“Son­ra Üs­tad, ‘Kar­deş­le­rim! Bü­tün alem-i İs­lâm, Tür­ki­ye’ye bağ­lı­dır; Tür­ki­ye, Is­parta’ya bağ­lı­dır; Is­par­ta, Sav’a bağ­lı­dır; Sav, Ri­sa­le-i Nur’a bağ­lı­dır; Ri­sa­le-i Nur, Kur’an-ı Azi­müş­şan’a bağ­lı­dır; Kur’an-ı Azi­müş­şan da Arş-ı Âlâ’ya bağ­lı­dır’ di­ye­rek bin ka­lem­le ya­zan Sav’a ver­di­ği ehem­mi­ye­ti be­lirt­ti. Son­ra, ‘Bu ge­li­şim­de Sav’a ge­le­cek­tim, fa­kat Sav köy ol­ma­sı do­la­yı­sıy­la zi­ya­re­te ge­le­cek­ler; ka­bul et­sem ta­ham­mü­lüm yok, ka­bul et­me­sem gü­ce­ne­cek­ler, hem na­zar-ı dik­ka­ti celp ede­cek... Onun için be­nim ge­le­me­di­ği­mi ve se­lâ­mı­mı söy­ler­si­niz. Ben Sav kar­ye­si­ni kü­çük bü­yük, avam ha­vas, ta­şı­na top­ra­ğı­na dua edi­yo­rum. Ben Sav kar­yesi­ni Ca­miü’l-Ez­her ola­rak ka­bul edi­yo­rum’ de­di.

“Ri­sa­le-i Nur’un be­re­ke­ti­ni göz­le­ri­miz­le gör­dük”

“Dav­ras Da­ğı’nın ar­ka­sın­da Gök­de­re köyü var­dır. Ora­sı me­şe­lik­tir. Ora­da da­yım var­dı, bir de Ab­dur­rah­man var­dı. On­lar kış için bir ka­myon, son­ra­la­rı iki ka­myon odun eder­ler­di. Biz Sav köyü es­ki­den ‘ke­si­ci,’ ya­ni ‘bal­ta­cı’ idik. O ko­ca me­şe kü­tük­le­ri­ni ko­las­tı­ra tes­te­re­siy­le iki ki­şi ke­ser, son­ra bal­ta­lar­la par­ça­lar, is­tif eder­dik. Üs­tad pen­ce­re­den bi­ze ba­kar, ba­zen mer­di­ven ba­şı­na çı­kar, ya­nın­da­ki hiz­met­çiy­le bi­ze 25’er ku­ruş pa­ra gön­de­rir­di.

“O kar­ne ve kıt­lık za­ma­nın­da onun du­a­sı­nın ve Ri­sa­le-i Nur’un be­re­ket ke­ra­me­ti­ni açık­ça göz­le­ri­miz­le gör­dük. Hat­ta bi­zim mi­sa­fir için bir oda­mız var­dı. Ba­bam Ha­fız Mehmet’in mi­sa­fir­le­ri çok olur­du. Ben as­ker­den ye­ni gel­di­ğim­de ku­rak bir mev­sim ol­du. Kal­dırdı­ğı­mız za­hi­re­ye bak­tım ki al­tı ay yet­me­ye­cek bi­ze, mi­sa­fir de çok ge­li­yor; fa­kat bir şi­nik bi­le za­hi­re al­ma­dan se­ne­si­ne ye­tiş­tir­di Ce­nab-ı Al­lah… O be­re­ke­ti açık­ça gör­dük.

“Gaz bu­lun­maz, ku­y­ru­ğa gi­rip az bir gaz alı­na­bi­lir. Ba­bam in­zi­va­da ri­sa­le ya­zı­yor. Nere­den gel­di­y­se ada­mın bi­ri bir te­ne­ke, bi­ri de bir te­ne­ke gaz ge­tir­miş. Ben as­ker­den gel­dim, kim­se­de gaz yok, bak­tım ba­ba­mın iki te­ne­ke ga­zı var! Bu­na rağ­men ba­bam ik­ti­sa­da ria­yet eder, gün­düz ta­le­be­le­ri oku­tur, ge­ce ya­zar­dı. Beş nu­ma­ra kan­di­li olan şim­di­ki 40’lık am­pul gi­bi­dir. Ba­bam üç nu­ma­ra kul­la­nır, kan­di­li yaz­dı­ğı kâ­ğı­dın al­tı­na ge­ti­rir ışık da­ğıl­ma­sın diye... Me­se­la kat’iyen kib­rit bu­lun­mu­yor, ku­y­ru­ğa gi­ren­le­re iki­şer kib­rit da­ğı­tı­yor­lar. Bir gün ben de ku­y­ruk­ta uzun bek­le­dik­ten son­ra iki ta­ne kib­rit ala­bil­dim. Ba­bam, ‘Hay oğ­lum, hiç kib­rit al­ma­san iki se­ne ye­te­cek kib­ri­ti­miz var­dı!’ de­miş­ti. Böy­le be­re­ket­le­ri çok gör­dük...

“Ha­fız Ali’den 15 gün son­ra ba­bam da ve­fat et­ti”

“De­niz­li mah­ke­me­si­ne bi­zim Sav köy­ün­den do­kuz ki­şi git­ti. Ba­bam git­me­di, ‘Hik­me­ti var’ der­di. Me­ğer mah­ke­me de­vam eder­ken bu­ra­da ve­fat ede­cek­miş... Ha­fız Ali, De­niz­li Hapish­ane­si’ndey­ken sevk edil­di­ği has­ta­ha­ne­de ve­fat et­ti. On beş gün son­ra da ba­bam, üze­ri­ne bir ağaç dev­ri­le­rek Sav’da ve­fat et­ti...

“Ha­fız Ali, ba­bam Ha­fız Meh­met, Ho­ma­lı Ka­ra Ha­fız, 15-20 gün aray­la ve­fat et­ti­ler. Üs­tad ‘Bun­lar bi­zim be­de­li­mi­ze ve­fat et­ti­ler’ der­miş. Ha­fız Ali Ağa­be­yin me­za­rı baş­tan çok bo­zuk­muş, ba­bam­lar sır­tın­da taş ta­şı­ya­rak ye­ni­den yap­mış­lar. Ba­bam, Ha­fız Ali’yi çok se­verdi, adı­nı du­yun­ca gö­zün­den bul­gur gi­bi yaş­lar dö­kü­lür­dü; 15 gün son­ra ar­ka­sın­dan ya­nı­na git­ti. Üs­tad, Ri­sa­le-i Nur’da bu me­se­ley­le il­gi­li şöy­le der:

“‘Ha­ki­ka­ten Ha­fız Ali, Ha­fız Meh­met ve Meh­met Züh­tü’nün ve­fat­la­rı, de­ğil yal­nız bi­ze ve Is­par­ta’ya, bel­ki bu mem­le­ke­te ve âlem-i İs­lâm’a bü­yük bir za­yi­at­tır... Be­nim ta­ra­fım­dan o Ha­fız Meh­met’in ak­ra­ba­sı­nı ve mü­ba­rek köy­ü­nü ta­zi­ye edi­niz. Ben de onu Ha­fız Ali ve Ha­fız Züh­tü’ye ar­ka­daş edip, üs­tad­la­rı­mın ak­tap kıs­mı­nın isim­le­ri için­de o üçü­nün isim­le­ri­ni dâ­hil edip, Ha­fız Akif’i da­hi Asım ve Lüt­fi’ye ar­ka­daş et­tim.’” (Şu­a­lar, 338)

Ha­fız Meh­met’in yaz­dı­ğı ri­sa­le­ler

Tev­fik Gül Ağa­bey, ak­tap­la­ra ar­ka­daş olan ba­ba­sı Ha­fız Meh­met Gül’ün yaz­dı­ğı ve 70 se­ne­ye ya­kın­dır sak­la­dı­ğı ki­tap­la­rın­dan iki ta­ne­si­ni he­di­ye et­mek lüt­fun­da bu­lun­du. Hem de bi­ri­si Tev­fik Ağa­be­yin ver­di­ği bil­gi­ye gö­re Ha­fız Meh­met Ağa­be­yin 1938 se­ne­sin­de yaz­dı­ğı ilk ki­tap olan, ace­mi­lik dö­ne­mi­ne ait Fih­rist Ri­sa­le­si... Tev­fik Ağa­bey, “Ba­bam o za­man ye­ni başla­dı­ğın­dan ya­zı­sı düz­gün de­ğil, fa­kat son­ra­ki se­ne­ler­de yaz­dık­ça ya­zı­sı gü­zel­leş­ti” de­di ve buna da ör­nek ola­rak Do­ku­zun­cu Lem’a’yı he­di­ye et­ti. Ara­da­ki ba­riz fark he­men gö­rü­lü­yor.

“Üs­tad Sav’da hiç kal­ma­dı”

“‘Üs­tad, Sav’a gel­di mi?’ Bu so­ru çok so­ru­lu­yor... Üs­tad Is­par­ta’ya gel­dik­ten son­ra tebdil-i ha­va için çı­kar, bu­ra­ya ge­lir, Eğir­dir’e gi­der­di, hat­ta Eğir­dir’de ev ki­ra­la­mış­tı... Ba­zen bura­ya ge­lir, ta­le­be­le­ri cip ki­ra­lar, ge­lir­di. Gel­di­ğin­de he­men du­yu­lur, ‘Üs­tad gel­miş! Üs­tad gel­miş!’ di­ye her­kes eli­ni öp­me­ye ko­şar­dı. Üs­tad bir­kaç ke­li­me ko­nu­şur, ay­rı­lır­dı; za­ten devam­lı ta­kip edi­lir­di. Bir ke­re­si­ne Ha­cı Ha­fız’ın Ha­fi­di (to­ru­nu) di­ye ri­sa­le­ler­de adı ge­çen Ahmet’in üç kat­lı evi­nin en üst ka­tı­na çık­tı. Biz ora­yı ders­ha­ne yap­mış­tık, ora­da top­la­nır­dık. Üs­tad ora­da ka­pı­nın ağ­zın­da he­men şöy­le bir oda­la­ra bak­tı, he­men ay­rıl­dı. İş­te ora­da ri­sa­lele­ri Sav’a so­kan Ha­cı Ha­fız Efen­di için ‘Ha­cı Ha­fız ev­li­ya­dır’ de­di. Ya­ni bir eve gi­rip de oturma­sı, Sav’da ge­ce­le­me­si yo­ktur. Üs­tad, Sav’ın ya­nın­dan şim­di An­tal­ya yo­lu­nun geç­ti­ği yer­le­re gi­der, te­fek­kür eder­di.

“Üs­tad bu­lut­la­rın ara­sın­da idi”

“Bar­la­lı Şam­lı Ha­fız Tev­fik, Üs­tad’ın ser­kâ­ti­bi idi. O ka­dar se­ri ya­zar­dı ki, ya­zar­ken başka yer­le­re ba­ka­bi­lir­di. Te­lif anın­da Üs­tad’ın ke­ra­met­le­ri­ni çok gör­müş. Üs­tad onu ken­di­ne ve hiz­me­ti­ne bağ­la­mak için ol­sa ge­rek, te­lif anın­da ba­zen Üs­tad’ı hey­bet­li, şe­ca­at­li, ba­zen de küçü­lüp gi­der gö­rür­müş. Ar­tık ma­na ci­he­tiy­le mi bil­mi­yo­rum... Ba­zen de ‘Üs­tad’ım, se­sin az gel­me­ye baş­la­dı; bi­raz pek söy­le­sen ol­maz mı?’ der­miş. Bi­ze, ‘Üs­tad’ın se­si­ni du­yu­yo­rum, fakat ken­di­si­ni gö­re­mi­yor­dum, son­ra ba­şı­mı kal­dı­rıp bir bak­tı­ğın­da bu­lut­la­rın ara­sın­da gördüm Üs­tad’ı!’ di­ye an­la­tır­dı.

“Şam­lı Ha­fız Tev­fik, De­niz­li hap­sin­den son­ra bu­ra­ya Sav’a gel­miş­ti, hat­ta Is­par­ta’dan yü­rü­ye­rek be­ra­ber gel­miş­tik. Bu ha­tı­ra­la­rı ba­na an­lat­mış­tı. Am­cam Ali Gül onun ha­pish­ane ar­ka­da­şıy­dı. Bi­zim ev­le am­ca­mın evi bir blo­ktu. Am­ca­ma zi­ya­re­te Is­par­ta’dan yü­rü­ye­rek konu­şa ko­nu­şa be­ra­ber gel­miş­tik. O ben­den yaş­lı ol­du­ğun­dan yo­ru­lu­ve­ri­yor­du; he­men diz çöker, ba­na ‘Sen de diz çök, din­len’ der­di. Bay­ram Ağa­bey­ler ha­pis­tey­ken Üs­tad’a hiz­met eden, Bo­zan­önü’nden Şa­ban Ak­dağ kar­deş de bu ha­tı­ra­lar­dan an­la­tır.

Mer­kez Ca­mii ve­ya Dal­bo­yu­noğ­lu Ca­mii

“Sav’ın gi­ri­şin­de­ki bu ca­mi­nin adı Mer­kez Ca­mii ve­ya Dal­bo­yu­noğ­lu Ca­mii’dir. Ta­ri­hi yok, ama çok es­ki bir ca­mi­dir. Bu­nun bi­ze ka­dar ge­len hi­kâ­ye­si şöy­le: Es­ki­den fa­kir­lik ol­du­ğun­dan kış gü­nün­de Ay­dın’a ka­dar ça­lış­ma­ya gi­di­yor­lar, sı­cak­larda tek­rar ge­ri dö­nü­yor­lar. Bu ‘Dal­bo­yu­noğ­lu’ de­ni­len zat, ora­da sıt­ma­ya tu­tul­muş, ça­lı­şa­mamış… Hiç pa­ra ka­za­na­ma­dan, has­ta, za­yıf, pe­ri­şan bir şe­kil­de ge­ri ge­li­yor... Utan­dı­ğın­dan köye gün­düz gi­re­me­miş, bir ha­ri­min [ev­le­rin önün­de­ki bah­çe] ke­na­rın­da ka­ran­lık çö­kün­ce­ye ka­dar otur­muş, bek­le­miş. Bir ta­raf­tan da üze­rin­de­ki bit­le­ri bir ta­şın üze­rin­de öl­dür­me­ye başla­mış. Son­ra bak­mış, taş kıp­kır­mı­zı kan, ‘Bu­nu gö­ren olur­sa am­ma pis adam, der­ler’ de­yip taşı çe­vi­ri­ver­miş. Bak­mış ta­şın al­tın­da bir ‘küp,’ bir avuç alıp evi­ne ge­li­yor; ai­le­siy­le tek­rar dönüp ka­lan ha­zi­ne­yi de alı­yor­lar. Adam zen­gin ol­muş. Bir ha­mam yap­tır­mış, bu ca­mi­yi yaptır­mış. O za­man üs­tü top­rak­mış bu ca­mi­nin... Son­ra ken­di­si ev­ka­fa [va­kıf­lar] kay­det­tir­miş...

“Üs­tad, kab­ri­ni biz­zat ken­di­si kal­dır­dı”

“Ba­na Üs­tad’ın kab­ri­ni so­ru­yor­lar... Ben de ‘Lâ­hi­ka­la­rı oku­yun’ di­yo­rum. Mev­lâ­na Hazret­le­ri­nin tür­be­sini ne ha­le ge­tir­di­ler… Pa­ra ka­za­nı­yor­lar. İmam-ı Ali’nin (r.a.) gü­ya Ne­cef’te kab­ri­ni ne ha­le so­ktu­lar. Ka­dın­lar par­mak­lık­lar­dan uza­nıp ‘Ya Ali! Kur­tar bi­zi…’ di­ye bağ­rı­şıyor­lar şim­di. Üs­tad’ın kab­ri Ur­fa’da iken gün­de 500 ki­şi zi­ya­re­te ge­li­yor­du. Gür­sel hü­kû­me­ti ale­la­ce­le Üs­tad’ın kar­de­şi Ab­dül­me­cit’e di­lek­çe yaz­dır­dı. Fa­kat as­lın­da Üs­tad biz­zat ken­di­si kal­dır­dı kab­ri­ni... Bay­ram Kar­de­şe sor­duk­la­rın­da, ‘Kab­rin ye­ri­ni kaç ke­re de­ğiş­tir­dim! Üs­tad’ın va­si­ye­ti­ni oku­yun’ der­di.”

(bk. Ömer ÖZCAN, Ağabeyler Anlatıyor-I)

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...