"Bu zaman tarikat zamanı değil, imanı kurtarmak zamanıdır." Cümlesini izah eder misiniz, hakikatten maksat nedir?

"Bu zaman tarikat zamanı değil, imanı kurtarmak zamanıdır." Cümlesini izah eder misiniz, hakikatten maksat nedir?
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Üstad Hazretlerinin "zaman tarikat zamanı değildir" demesinden tarikatı inkâr ya da tahkir anlaşılmamalı. Zira Üstad Hazretleri meseleye zamanın şartlarına ve ilcaatına göre bakıyor.

İnsanın hikmetini kavrayamadığı bir sözü hemen reddetmektense; onu tahkik ve tetkik etmesi daha isabetli ve ihtiyata daha uygun bir yoldur. İnsaf ve adalet de bunu icab ettirir.

Bütün hareketlerinde akıl ve hikmeti esas ittihaz eden, milletin uhuvvet ve muhabbetine fevkalade hassasiyet gösteren, fitnenin kapısını kapamaya hayatı boyunca gayret eden, İslamiyet’in ruhuna hakkıyla nüfuz eden, bu asrın efkâr ve irfanından hakkıyla haberdar olan ve “Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur.” diyen bir zat, “Zaman tarikat zamanı değil” demişse, elbette bu sözü bir hikmete binaen söylemiştir. O’nun mukaddes hizmeti bir küll halinde ele alınıp incelenmedikçe bu ifade ile neyi kastetmek istediği hakkıyla takdir edilemez.

Evvela, “Zaman tarîkat zamanı değil, hakikat zamanıdır.” ifadesindeki zaman mefhumu üzerinde durmak icab ediyor. Şöyle ki; Tekke, zaviye ve medreseler kapatılmış, her türlü dinî tedrisat yasak edilmiş, Kur’an okuyup okutanlar takibat altına alınmışlardı. Batı kaynaklı menfi cereyanlar meydana çıkarak, bu necib milletin imanına ve vicdanına hücum ediyor, inkıraz ve izmihlaline çalışıyordu. Okuyan gençlerin mukaddesatına set çekiliyor, vicdanlarına taarruz ve tahakküm ediliyordu. Bu hâl milletimizi manen sarsmış ve ruhen çökertmişti. Mekteplerde sadece fen ve tekniğe ait dersler okutulmuş, din ilimleri ihmal edilmiş ve âdeta cephe alınmıştı. Öyle ki, İslamiyet hafife alınıyor, ulvi hakikatlerle istihza ediliyordu. Böylece, dinî ve millî şuurdan mahrum, kendi mukaddesatıyla alay eden bir nesil yetişmeye başladı. Artık, dimağlar düşünmekten, zihinler tetebbudan menedilmiş, akıl ve muhakeme tahakküm altına alınmış, fikirlere kilit vurulmuştu. İslam ahlakının kapıları sımsıkı kapatılmıştı. Avrupa’ya tahsil için gönderilen gençler materyalist felsefenin tesirinde kalarak oradan ilim, irfan ve teknoloji yerine; şüphe, tereddüt ve inkâr getirmişlerdi. Artık hariçten gelen menfi cereyanlar ve ideolojilere karşı kapılar ardına kadar açılmıştı. Yetişen nesil, mukaddesatına, tarihine, öz kültürüne karşı yabancılaşmış, dinî ve millî seciyelerini muhafaza ve müdafaa etmek istidadını bütün bütün kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya bırakılmıştı. Az zaman içerisinde cehalet bulutları afâkı kaplamıştı. Maneviyat ve mukaddesat düşmanları yekvücut olmuşlar ve cemaat hâlinde bütün müesseseleriyle, İslam’a karşı hücuma geçmişlerdi. O dehşetli zamanın tesbit ve teşhisini, Üstad Bediüzzaman’ın ifadelerinden takib edelim:

“Eski zamanda küfr-ü mutlak ve fenden gelen dalâletler ve küfr-ü inadiden gelen temerrüd bu zamana nisbeten pek az idi. Onun için, eski İslâm muhakkiklerinin dersleri, hüccetleri o zamanlarda tam kâfi olurdu. Küfr-ü meşkuku çabuk izale ederlerdi. Allah’a iman umumi olduğundan, Allah’ı tanıttırmakla ve cehennem azabını ihtar etmekle çokları sefahetlerden, dalâletlerden vazgeçebilirlerdi.” (Şualar)

“Onların zamanlarında imanın esasatına ve köklerine hücum yoktu ve erkân-ı iman sarsılmıyordu. Şimdi ise köklerine ve erkânına şiddetli ve cemaatli bir surette taarruz var.”(Kastamonu Lahikası)

“Evet bu asrın dehşetine karşı taklidî olan itikadın istinad kal’aları sarsılmış ve uzaklaşmış ve perdelenmiş olduğundan her mü’min tek başıyla dalâletin cemaatle hücumuna mukavemet ettirecek gayet kuvvetli bir iman-ı tahkikî lâzımdır ki dayanabilsin.” ( Sikke-i Tasdik-i Gaybî)

Bu hikmete binaen asırlarını feyizleriyle nurlandıran büyük tarikat kahramanları bu zamanda olsalardı bütün himmet ve gayretlerini imanda temerküz ettireceklerini Bediüzzaman Hazretleri şöyle ifade ediyor:

“Ben tahmin ediyorum ki; Eğer Şeyh Abdulkadir-i Geylanî (ra.) ve Şah-ı Nakşibend (ra.) ve İmam-ı Rabbanî (ra.) gibi zâtlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, hakaik-ı imaniyenin ve akaid-i islâmîyenin takviyesine sarf edeceklerdi. Çünkü: Saâdet-i Ebediyenin medarı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyeye sebebiyet verir. İmansız Cennete gidemez, fakat tasavvufsuz Cennete giden pek çoktur. Ekmeksiz insan yaşayamaz, fakat meyvesiz yaşayabilir. Tasavvuf meyvedir, hakaik-ı İslâmiye gıdadır.” (Mektubat)

Hakikaten, zamanın fetvaya tesirine binaen o vazifeli zatlar asırlarının ilcaatlarına göre hizmet etmişlerdi. Eğer Bediüzzaman Hazretleri de onların asırlarında gelmiş olsaydı onların yaptıklarından başka bir şey yapmayacaktı. Bediüzzaman’ın bu ifadelerinden açıkça anlaşılacağı gibi bu zamanda şüphe ve tereddütlerin izalesi; akılların tatmini ve kalplerin tenvir edilmesiyle iman hakikatlerinin sarsılmaz delil ve burhanlarla insanın ruhuna, vicdanına, aklına ve bütün his dünyasına nakşedilmesi ile olabilir. Yoksa bu ifadeyi, bu zamanda tarîkat verilmez, zikir yapılmaz şeklinde anlamak doğru değildir.

“Bu zaman tarikat zamanı değil, imanı kurtarmak zamanıdır” cümlesini; “Şüphe ve tereddütlerle kalpleri yaralanan bu asrın gençliğine, hakikatleri, tasavvuf berzahına girmeden, sahabe döneminde olduğu gibi doğrudan doğruya takdim etmek gerekir.

Her ehl-i insafın kabul etmesi gerekir ki, İslam medeniyetlerinin en muhteşem devirleri tekke, zaviye ve dergâhların en feyizli yıllarıdır. Yapılan bu tarihî hizmetler ilelebet rahmet ile anılıp, takdir ile yâd edilecektir. Bediüzzaman Hazretleri tarikatların bu kıymetli hizmetlerini çok iyi bilmek ve takdir etmekle beraber zamanın şartlarını nazara alarak tasavvuf ve tarikat mesleğine girmeden, bir ilim ve irfan hareketi başlatmıştır. Bu hareketi kendisi şöyle ifade etmiştir:

“Esrâr-ı Kur’aniyeye ait yazılan Sözler, şu zamanın yaralarına en münasip bir ilaç, bir merhem ve zulümatın tehacümatına mâruz hey’et-i İslâmîyeye en nâfi’ bir nur ve dalâlet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu itikadındayım. Bilirsiniz ki; eğer dalâlet cehaletten gelse izalesi kolaydır. Fakat dalâlet, fenden ve ilimden gelse, izalesi müşküldür. Eski zamanda ikinci kısım, binde bir bulunuyordu. Bulunanlardan ancak binden biri irşad ile yola gelebilirdi. Çünkü: Öyleler kendilerini beğeniyorlar; hem bilmiyorlar, hem kendilerini bilir zannediyorlar. Cenab-ı Hak şu zamanda, i’caz-ı Kur’an’ın mânevi lemaatından olan mâlum Sözler’i, şu dalâlet zındıkasına bir tiryak hâsiyetini vermiş tasavvurundayım.” (Mektubat)

Malumdur ki, ruhu ve fikri şüphe ve tereddütlerle yaralanan, kalp ve vicdanında derin cerihalar alan, itikadî meselelerde tereddütlere düşen bir insana, “Gel tarikata gir, zikir yaparak akıl ve kalbini tatmin et, iman hakikatlerini yakinen anla ve böylece şüphe ve tereddütlerden kurtul!” diyerek onu irşad etmek mümkün değildir. Dinsiz felsefeden gelen şüphe ve tereddütlere tarikatın adabıyla karşı çıkmanın fevkalade zor olduğu ehl-i dikkatin malumudur. İşte Üstad Hazretleri’nin, “Zaman tarikat zamanı değil, hakikat zamanıdır” demesinden maksat bu olsa gerektir. Yoksa bu sözden tarikatları ve yaptıkları ulvi hizmetleri inkâr manasını çıkarmak mümkün değildir.

Bu hakikate binaen bu asrın, akıllara tereddüt veren, kalplere şüphe saçan ve zihinleri bulandıran batıl fikirlerine ilim ve hüccet ile karşı durdu. Evet, müsellem bir hakikattir ki beşerin fikrine istikamet vermek ilim ve irfan iledir. Fikirler üzerinde tesir icra etmek ancak delil ve hüccet ile olabilir. İlim ise öyle bir nur, öyle bir ziyadır ki insanın hem aklını, hem kalbini, hem de vicdanını aydınlatır.

Risale-i Nur, çaresizlik içinde kıvranan, manen dehşetli yaralar alan ve kalplerinin en derin köşelerine kadar dalâlet darbelerini yiyen bu asır gençliğinin ruh ve vicdanlarını tedavi etti ve onları sefahet ateşinden korudu. Onların manevî yaralarını sardı, nesim-i nevbahar ve bâd-ı saba gibi müşfik ve merhametli nefesiyle idraklere çöken buzları eritip kalpleri hayatlandırdı. Ve bu asrın bütün dalâlet ve sefahet cereyanlarına rağmen imanını, irfanını, ihlâsını, haysiyetini muhafaza edebilen tahkikî iman sahibi bir nesil yetiştirmeye, biiznillah, muvaffak oldu.

Tarikat, ekseri olarak sağlam iman sahibi ve farzları ifa eden ehl-i takva Müslümanların velayet derecesine çıkmasını temin etmek için kurulmuş manevî bir seyahattir. Bu yüzden, tarikatın en mühim şahı ve piri olan İmam-ı Rabbanî Hazretleri, “imanı tahkiki olmayan ve farzlarda kusuru olanlar tarikat seyahatinde gidemezler” diye hüküm vermiştir. Demek tarikatın mukaddemesi olan sağlam iman ve farzların ifası olmasa tarikatta gitmek esaslı ve hakikatli olmuyor. Bu, umumî bir hüküm olup her zaman için geçerlidir. Hükmü asla nesh olmaz, zaten hüküm İmam Rabbanî’nin bir hükmüdür.

Hâlbuki günümüzdeki insanların ekserisi, tahkikî iman sahibi değil, farzları ifa etmiyor, hatta çoklarının imanı tehlikede. Böyle bir cemiyette öncelikli vazife, sağlam bir imanı vermek ve akabinde farzları ifa etmesini temin etmektir. Yoksa Allah’ın varlığından şüphe duyan adamlara tarikat dersi vermek abesle iştigal etmektir. Üstad Hazretleri bu hakikati iyi okuduğu için, "Zaman tarikat zamanı değil, imanı kurtarmak zamanıdır" diye hüküm veriyor. Üstad Hazretleri iman-ı tahkiki dersleri vererek ve farzları teşvik ederek, tarikat ve tasavvufun temelini ve altyapısını temin ediyor ve bu zamanda tarikat adı altında yapılan hizmetlerin de bir iman hizmeti olabileceğine dikkat çekiyor. Yoksa bu hakikatin belli bir döneme mahsus olduğunu söylemek doğru olmaz.

Bu zamandaki tasavvuf erbabının mücadele ve hizmet şekli, eski zamandaki tarikatın hakiki mücadele ve hizmet şeklinden çok uzak ve çok farklıdır. Yani bir cihetle tarikatlar kendi kendilerine tarikatın usul ve hakikatlerinden uzak bir yapıya girmişler. Zaten bu zamanın hükmü, onlara eski zamanın usullerini tatbik etmeye müsaade etmiyor.

Mesela, ehl-i tasavvuf bir emniyet müdürünün kırk gün çilehaneye girip ıslah-ı nefs etmesi mümkün değildir. Ya da zengin bir sofinin son model arabaya binerek ve çok lüks villalarda oturarak velayet makamını elde etmesi pek mümkün değildir. Bunlar tarikat perdesi ve ismi altında ancak iman ve ahlakını kurtarabilirler. Üstad Hazretlerinin "Zaman tarikat zamanı değildir" demesi biraz da bu manaya ve bu hakikate işaret ediyor. Yoksa tarikat perdesi altında yapılan iman hizmetine kimsenin bir dediği yok.

Tarikat, İslam'ın en güzel bir şekilde yaşanma tarzlarından biridir. Yani, İslam tarikatla da yaşanır, tarikatsız da... Üstad Bediüzzaman, günümüz şartlarında “ilim içinde hakikate bir yol bularak” yeni bir yol, yeni bir çığır açmıştır.

Kendisi doğrudan tarikatta olmamakla birlikte tarikatların zikirlerini okumuş, o yolların feyzinden istifade etmiştir. “Nur risalelerinin on iki tarikatın hülasası olduğunu” söyler.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri tarikatın içinde olmamakla birlikte -hâşâ- ona karşı da değildir. Nitekim Yirmi Dokuzuncu Mektup'ta yer alan “Telvihat-ı Tis’a” isimli risalesi ile tarikatın ve tasavvufun sayısız faydalarını, güzelliklerini, hikmetlerini, hakikatlerini, ehemmiyetini ve dindeki yerini harika bir şekilde izah etmiştir. Böyle bir esere, tarikat mensuplarının daha ziyade ihtiyacı vardır.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu harika eserinde tarikata intisab eden bazı ehliyetsiz fertlerin hatalarını nazara vererek tarikata hücum edenlere karşı tarikatın maksadını, gayesini ve ehemmiyetini fevkalade bir vukufla ortaya koymuş, tarikata hücum eden din düşmanlarına şiddetli ve dehşetli tokatlar vurmuş, herkesin kendi köşesine çekildiği o dehşetli dönemde kaleme aldığı bu eser ile mülhitleri ilzam etmiş, mü’minleri, bilhassa da tarikat erbabını memnun ve mesrur etmiştir.

Tarikatta olan biri, teslimiyetle İslam'ı yaşadığından şüphelerden uzak kalır, böylece imanını kurtarabilir. Sadece kuru malumatla İslam'ı yaşamaya çalışan biri ise, şüphelerden kolayca kurtulamadığından durumu tehlikede olabilir.

Üstad Bediüzzaman, Risalelerin tarikattan matlub olan neticeleri kazandırdığını söyler.(1) Çünkü Risaleler sadece akla değil, aynı zamanda ruh, kalb ve latifelere de hitap eder.

Buradaki "hakikat" tabirinden kastedilen mâna; iman ve İslam meselelerinin açıklığa kavuşup, tahkiki bir surette kabul edilmesi manasındadır.

"Hakikat" tabirinin diğer bir manası; tarikat berzahına girmeden, İslam ve iman hakikatlerini doğrudan tahkikî bir surette inkişaf ettirilmesi mesleğidir. Zira tarikatın terbiye ve seyir usulleri hem uzun, hem de meşakkatlidir. Bu zaman ve zemin böyle bir tarz ve usule müsait değildir. Bu zaman insanının riyazet ve çile gibi ağır terbiye metotları ile uzun bir seyrüseferden sonra hakikatlere ulaşması çok zordur.

Üstad bu manaya şöyle işaret ediyor:

"İ'lem eyyühe'l-aziz! Tevfik-i İlâhî refiki olan adam, tarikat berzahına girmeden zahirden hakikate geçebilir. Evet, Kur'ân'dan, hakikat-i tarikati, tarikatsiz feyiz suretiyle gördüm ve bir parça aldım. Ve keza, maksud-u bizzat olan ilimlere ulûm-u âliyeyi okumaksızın isâl edici bir yol buldum."

"Serîüsseyir olan bu zamanın evlâdına, kısa ve selâmet bir tarîki ihsan etmek rahmet-i hâkimenin şânındandır."
(2)

Dipnotlar:

(1) bk. Kastamonu Lahikası, 52. Mektup.
(2) bk. Mesnevî-i Nuriye, Onuncu Risale.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Kategorileri:
Okunma sayısı : 37.014
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

elcevaz13
Bu söz belirli bir devreye aittir ve bizim düşüncelerimizi aşan bir derinlik ifade eder. Bu hususta şu mülahazalar gözetilmiş olabilir: 1. Bediüzzamanın (ra) yetiştiği devrede medrese ve tekyeler kendi üzerlerine düşen görevi yapamıyorlardı ve yenilenmeleri lazımdı. Ama, ehl-i dünya ve ehl-i dalâlet ile uğraşıldığı bir dönemde medreselerle hesaplaşmaya gitmek katiyen doğru değildi. 2. O dönemde tarikatlar yakın takibe alınmıştı. Zaten nurlardan dolayı tarassut edilen bir insan, bir de tarikatçılık vehmiyle mi durumunu ağırlaştırsaydı? Kaptanın gemisindeki tayfayı koruması gibi Bediüzzaman da cemaatini koruma ve kollama durumundaydı. Yoksa, Efendimizin tavsiye etmiş olduğu zühd ve takvayı esas alan tarikatlara Bediüzzaman gibi engin ve ledûnnî birisinin karşı olması asla düşünülemez.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
ihsan sıddık

Gerek editörün gerekse elcevaz kardeşimizin bu suale verdikleri cevapları makuk bulmakla beraber,bu latif suale değişik bir şekilde cevap vererek,kardeşlerimize farklı pencerelerden baktırmak istiyorum.

Evvela bilinmesi lazımdır ki; Risale-i Nur,tarikatlardan çok çok farklı oLarak, ibadet yerinde, ilim içinde hakikata bir yol açmış; sülûk ve evrad yerinde, mantıkî bürhanlarla ilmî hüccetler içinde hakikat-ül hakaika yol açmış; ve ilm-i tasavvuf ve tarîkat yerinde, doğrudan doğruya İlm-i Kelâm içinde ve İlm-i Akide ve Usûl-üd Din içinde bir velayet-i kübra yolunu açmış ki; bu asrın hakikat ve tarîkat cereyanlarına galebe çalan felsefî dalaletlere galebe ediyor, meydandadır.Saniyen:Üstadımız 5.mektupta diyor ki:Eğer Şeyh Abdülkadir-i Geylânî (R.A.) ve Şâh-ı Nakşibend (R.A.) ve İmâm-ı Rabbânî (R.A.) gibi zâtlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, hakaik-i îmaniyenin ve akaid-i İslâmiyenin takviyesine sarfedeceklerdi. Çünki saadet-i ebediyenin medarı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyeye sebebiyet verir. İmansız Cennet'e gidemez, fakat tasavvufsuz Cennet'e giden pek çoktur. Ekmeksiz insan yaşayamaz, fakat meyvesiz yaşayabilir. Tasavvuf meyvedir, hakaik-i İslâmiye gıdadır. Eskiden kırk günden tut, tâ kırk seneye kadar bir seyr ü sülûk ile bazı hakaik-i îmaniyeye ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise Cenâb-ı Hakk'ın rahmetiyle, kırk dakikada o hakaika çıkılacak bir yol bulunsa; o yola karşı lâkayd kalmak, elbette kâr-ı akıl değil... İşte otuzüç aded Sözler, böyle Kur'anî bir yolu açtığını, dikkatle okuyanlar hükmediyorlar. Mâdem hakikat budur; esrar-ı Kur'aniyeye ait yazılan Sözler, şu zamanın yaralarına en münasib bir ilâç, bir merhem ve zulümatın tehacümatına maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi' bir nur ve dalalet vadilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu itikadındayım.

Bilirsiniz ki: Eğer dalalet cehaletten gelse izalesi kolaydır. Fakat dalalet, fenden ve ilimden gelse, izalesi müşkildir. Eski zamanda ikinci kısım, binde bir bulunuyordu. Bulunanlardan ancak binden biri irşad ile yola gelebilirdi. Çünki öyleler kendilerini beğeniyorlar; hem bilmiyorlar, hem kendilerini bilir zannediyorlar. Cenab-ı Hak şu zamanda, i'caz-ı Kur'anın manevî lemaâtından olan malûm Sözler'i, şu dalalet zındıkasına bir tiryak hâsiyetini vermiş tasavvurundayım. Hem "Risale-i Nur'un mesleği tarîkat değil, hakikattır; sahabe mesleğinin bir cilvesidir. Bu zaman, tarîkat zamanı değil, imanı kurtarmak zamanıdır." Risale-i Nur, bu hizmeti lillahilhamd en müşkil ve ağır zamanlarda yapmış ve yapıyor. Risale-i Nur dairesi, Hazret-i Ali ve Hasan ve Hüseyn'in (R.A.) ve Gavs-ı Azam'ın (K.S.) -ihbarat-ı gaybiyeleriyle- şakirdlerinin bu zamanda bir dairesidir.Salisen:RİSALE-İ NUR, manevî hakikatları ve iman ilmini Avrupanın fen ilimleriyle mezcederek gayet kuvvetli bürhan ve hüccetlerle aklen ve mantıken isbat eder. RİSALE-İ NUR, hal ve istikbalin, ilmî, imanî, aklî ve fikrî ihtiyaçlarına tam cevap verir bir kuvvet ve mahiyet ve hususiyettedir. RİSALE-İ NUR'da başka eserlerden nakil yokdur, KUR'AN'ın mu'cize-i mâneviyesidir. RİSALE-İ NUR, yüz mânevi keşfiyatı havî ve tılsım-ı kâinatın muammasını keşif ve halleden bir keşşafdır. RİSALE-İ NUR, yalnız bu vatan ve bu millet için değil, Âlem-i İslâm ve beşeriyet için yazılmıştır. RİSALE-İ NUR, şu zamanın yaralarına en münasip bir ilâç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne Maruz heyet-i islamiyeye en nâfi bir nur ve dalâlet vadilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu yüzbinlerle kimseler tarafından tasdik edilen bir eser külliyatıdır.

Rabian: İmam-ı Rabbani(r.a)32.mektubunda der ki:Tasavvuf yolculugunda, her makâmin, ayri bilgileri, ma'rifetleri, hâlleri vardir. Her makâm için ayri vazîfe, zikr ve teveccüh lâzimdir. Ba'zi makâmda zikr, baska makâmda Kur'ân-i kerîm okumak, nemâz kilmak, ba'zisinda cezbe, ba'zisinda sülûk, ba'zisinda ise bu ni'metin her ikisi vardir. Öyle makâmlar da vardir ki, cezbe ve sülûk oraya yanasamaz. Bu son makâmlar çok yüksek, pek kiymetlidir. Peygamberimizin ?sallallahü aleyhi ve sellem" eshâb-i kirâminin ?aleyhimürridvân" hepsi, bu makâmlara kavusmus, bu büyük ni'met ile sereflenmisdir. Bu makâmlarin sâhibleri, baska makâmlarin sâhiblerine benzemez. Baska makâmlarin sâhibleri ise, birbirlerine az çok benzer. Bu makâm, Eshâb-i kirâmdan sonra, hazret-i Mehdîde görünecekdir. Tesavvuf büyüklerinden pek az kimse, bu makâmdan haber vermisdir. Bu makâmin ilmlerinden, ma'rifetlerinden söyliyen ise, yok gibidir. Bu makâm, Allahü teâlânin, öyle büyük bir ni'metidir ki, diledigi, seçdigi bahtiyârlara nasîb olur. Eshâb-i kirâm aleyhimürridvân" bu pek yüksek mertebeye, dahâ ilk sohbetde ayak basardi ve zemânla bu mertebelerde yükselirlerdi. Sonra gelen Evliyâdan birini, bu ni'met ile sereflendirmek ve Eshâb-i kirâmin terbiyesi ile yetisdirmek isterlerse, cezbe ve sülûk mertebelerini geçirip ve bunlarin ilm ve ma'rifetlerini atlatdikdan sonra, bu devlete erisdirirler.Hamisen:Üçüncü Sual: Tarîkatlar, hakikatların yollarıdır. Tarîkatların içerisinde en meşhur ve en yüksek ve cadde-i kübrâ iddia olunan tarîk-ı Nakşbendî hakkında, o tarîkatın kahramanlarından ve imamlarından bâzıları esâsını böyle târif etmişler.

Demişler ki: 'Der tariki nakşi bendi, lazım amed çarı terk, terki dünya, terki ukba, terki hesti, terki terk.  Yâni, tarîk-ı Nakşîde dört şeyi bırakmak lâzım. Hem dünyayı, hem nefis hesabına âhireti dahi maksud-u hakikî yapmamak; hem vücudunu unutmak, hem ucbe, fahre girmemek için bu terkleri düşünmemektir. Demek hakikî mârifetullah ve Kemâlât-ı insâniye terk-i mâsiva ile olur? Elcevab: Eğer insan yalnız bir kalbden ibaret olsaydı; bütün mâsivayı terk, hattâ Esmâ ve sıfâtı dahi bırakmak, yalnız Cenâb-ı Hakk'ın zâtına rabt-ı kalb etmek lâzım gelirdi. Fakat insanın akıl, ruh, sır, nefis gibi pek çok vazifedâr letâifi ve hâssaları vardır. İnsan-ı kâmil odur ki: Bütün o letâifi; kendilerine mahsus ayrı ayrı tarîk-ı ubûdiyette, hakikat canibine sevketmek ile sahabe gibi geniş bir dairede, zengin bir Sûrette.. kalb bir kumandan gibi, letâif askerleriyle kahramânâne maksada yürüsün. Yoksa kalb, yalnız kendini kurtarmak için askerini bırakıp tek başıyla gitmek, medâr-ı iftihar değil, belki netice-i ıztırardır.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
eğirdir
Yani bu zamanda imanlar zaafa uğradığı için onun takviyesine ihtiyaç vardır.Çünkü imandaki zafiyet ebedi helakete sürükler.zaman ahirzamandır.Ortalık yangın yeridir.böyle bir zamanda kişinin cennetini genişletecek tarikata değil,cehennemden kurtaracak imanın muhafazasına ihtiyaç vardır.İnsanın canı tehlikede,kurşun yağmuru altında iken baklava yemek düşünür mü.Önce gelen kurşunlardan sakınmak lazımdır.Üstad tarikat kötüdür demiyor.Zaman,tarikat zamanı değil diyor.Kışın tişört giyilmez.Tişörtün zamanı değildir.Yoksa tişört kötü değildir.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
kamuranturk

“Tarîkat zamanı değil, belki imanı kurtarmak zamanıdır. Tarîkatsız Cennet’e giden pek çok, fakat imansız Cennet’e girecek yok. Onun için imana çalışmak zamanıdır.” sözü ise yanlış anlaşılmaktadır. Şöyle bir misal vereyim. Trafik kazası olmuş yaralılar hastahaneye gelmiş. Doktor hemen kalbe ve beyne müdahale ediyor. Oradan birisi çıkıyor doktor kalbi beyni bırak bacak kırılmış ona müdahale edin dese doğru olur mu?
Veya pamuk Çukurovada yetişir o pamuk tohumunu alsan Yozgata eksen olur mu? Olur ama pamuk çıkmaz. Veya Akdeniz meyvesini Turunçgilleri getir Yozgata ek olur mu olur ama meyve vermez. Veya çay’ı al Çukurovaya götür olur mu? Olur ama meyve vermez… işte üstadımız da zaman tarikat zamanı değil demekle tarikata düşman olmuyor zaman ve zemin uygun olmadığı izah etmektedir.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yükleniyor...