Block title
Block content

Üstad seyyittir, öyleyse Arap'tır. Peki niye Kürt deniliyor ve kendisi de kendisine Saidi Kürdî derdi eskiden? Hem seyyid hem Kürt nasıl oluyor?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Bir iki asır öncesine gidildiğinde, şu an Türk olarak görülenler Kürd, Kürd olarak görülenlerde Türk olabilir. 600 yüzyıl boyunca aynı çatı altında yaşayan ve Osmanlı'dan önce de yine birliktelikleri bulunan, özellikle Türk ve Kürtler, gerek aynı topraklarda yaşamaları, gerekse de birbirlerinden kız alıp vermeleri vb. sebebler neticesinde âdeta tek millet haline gelmişlerdir.. Nesebi net olarak bilinenlerin dışında, diğer kimselerin nesep noktasında fazla teferruata girmemeleri gerekmektedir.

Bizim için esas olan İslamiyet noktasıdır. Milliyet ise âyet-i kerimenin ifadesiyle "tanışıp kaynaşma"mız noktasından, bizim isteğimizin dışında Rabbimizin bize bahşettiği bir husustur.

Osmanlı döneminde doğu illerine "Kürdistan" deniliyordu. Bu isim herhangi bir ırki mana taşımıyordu. Yalnızca coğrafi bir bölgeye verilen bir ismi çağrıştırıyordu. Pakistan, Afganistan gibi…

O bölgeden olan insanlara ise "Kürdî" denilmekteydi. Yine bu, şahsın o bölgeden olduğunu gösteren bir aidiyet ihsas ediyordu. Erzurumî, Konevî, Bursevî gibi… Bu manada Üstad Hazretleri de, Osmanlı döneminde bu nam ile çağrılıyordu. Fakat bu aidiyetin daha sonra farklı manalar ihsas etmesi sebebiyle, Üstad, Osmanlı sonrasında kendi köyüne nisbetle "Nursi" soyadını almış ve bunu kullanmıştır.

Üstad Hazretlerinin Risalelerde açıkça "Ben seyydim." dediği vaki olmadığından ve çok yerlerde "Kürdî" lakabı kullanılması itibariyle, Üstad'ın milliyet olarak Kürt olduğu anlaşılıyor.

Ama Üstad Hazretlerinin (mealen),

 "Bu Anadolu tarih içerisinde çok muhaceretlere ve göçlere mazhar olduğundan, buradaki ırkları teşhis etmek çok zorlaşmış."(1)

ifadesinden yola çıkarak diyebiliriz ki, bu vatanda nesiller bilinmiyor.

Bu noktada kendi fikrimizle değil de Risale-i Nur ışığında Üstad'ın ırk ve milliyetini teşhis edemiyoruz. Ama Üstad Hazretlerinin "İslam Milliyetçisi" olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

(1) bk. Mektubat, Yirmi Altıncı Mektup, Üçüncü Mebhas.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş

Yorumlar

hakan

Değerli Ağabeyler, Üstad Nurlarda kendisi kürd oldugunu söyluyorsa neden hemen tevillere basvuruyoruz. İçimizdeki bazı önyargılarımızı bertaraf etmenin zamanı gelmedi mi? Bu unsuriyet belasını aşmamız lazım. çaresi Nurları hakikat namına okumak. Ha kürd ha türk ne fark eder önemli olan kuran hakikati değil mi? her bir müslaman Cennete girmek istemiyormu? Orada bir kürd veya bir türk oldugu zaman girmeyecezmi? Birde o bölgeye niçin Kürdistan denilirmiş, oralarda kürdler yaşadığı için. Sonrada Nurs soyadını alması o zamanki şartlara göre olmus. Üstad Ismi Hakime mazhar o davasini düsünmüs Irkini da dava icin feda etmis, cünkü bu dava irklar ötesi bir davadir. Üstad kürddür dedigimiz zaman ne kaybedecegiz.Birisi bu kürd oldugu icin ben bu kitplari okumayacagim dese ben hayir efendim yanlis anladin Üstad Araptir veya türktür demem mi lazim. Bu yüce din beni böyle safsatalara sevk etmez bunu kendini bilmeyen insanlar yapar. Allah icin görüselim, Allah icin calisalim. Üstad kendisini iyi taniyordu kim oldugunu biliyordu.Hz. Ali olsun Hz.Geylani olsun onlarda Üstadi kürd lakabiyla sesleniyorlardi. Kürdler eski bir kavimdir. Her kavme bir Peygamber gönderilmis.Ne malumdurki Hz. Ibrahim kürd olabilir ve sonradan Arab bölge tarafina giderek orda hizmet etmis ve zamanla nesil Arablasmis.Böyle seyler muhalmi.Bunlarda anlatiliyor.O zaman kürdlerde seyyid cikabilir.Abeler yanlis anlasma olmassin. Samimiyetle toplumdaki problemleri söylemek ve tedavi etmek lazim Sakirdler bunu yapmassa kim yapacak Nurlar tedavidir. Hakkinizi helal edin. Allah sizden razi olsun. Hata yapmissam bana söylersiniz memnun olurum. yorumunuzu bekliyorum.sizlerle bunu konusamassam kimseyle konusamam.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
prens
ne yani kürt diye bir millet yok mu.siz diyorsunuz o bölgeye kürdistan deniliyordu.ordaki insanlarada kürdi deniliyordu.orda kürdi denilmesi ırk manasını hiç taşımıyor mu.sadece coğrafi mi.hem sorumun cevabını tam alamadım üstad kürt mü değilmi?bunu öğrenmek istiyorum.kendi yorumunuzu değilde gerçekleri yazarsanız daha seviniriz.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (burhan)
Üstad hazretlerinin risalelerde açıkça " ben seyydim" dediği vaki olmadığından ve çok yerlerde "kürdi" lakabı kullanılması itibariyle, Üstadın milliyet olarak Kürt olduğu anlaşılıyor.

Ama Üstad hazretlerinin " bu anadolu tarih içerisinde çok muhaceretlere ve göçlere mazhar olduğundan, buradaki ırkları teşhis etmek çok zorlaşmış" ifadesinden yola çıkarak diyebiliriz ki, bu vatanda nesiller bilinmiyor.

Bu noktada kendi fikrimizle değilde risale-i nur ışığında Üstadın ırk ve milliyetini teşhis edemiyoruz. Ama Üstad hazretlerinin "İslam Milliyetçisi" olduğunu rahatlıkla söyleyebilriz.


Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
prens
teşekkür ederim.hakikatın daima konuşması lazım.üstad kürtse kürt denilmeli.başka yol yok ki.hem hadis var bu kanuda :kendi ırkını inkar eden bizden değildir.ayrıca hakan kardeşime de teşekküer ederim. hakikat konuştuğu için.ayrıca bir sorun daha var::sorunmun başlığı üstad kürt müdür şeklindeydi daha sonra seyyitliğin ölçütü nedir diye değiştirmişsiniz.tamamen sorumun yönünü başka tarafa çevirdiniz.ben seyyitliğin ölçütünü filan sormadım sadece üstad kürt mü diye sordum.bu değiştirmenin hikmetini söylerseniz seviniriz.şimdiden teşekkürler.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
prens
ayrıca üstad eski said döneminde hem Kürdistan da medresetül zehrayı kurmak istemiş.istanbuldayken Kürtleri öven ve onları destekleyen ve onlara yol güsteren makaleler yazmış.kürtçe makaleleride mevcuttur.bu konu hakkında geniş bilgi almak isteyen Asarı Bediyye ye başvurabilir.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (burhan)
Bazı sorular, başkalarının nazarında yara açabilecek durumda olduğunda, mahiyeti ve içeriği değiştirmeden farklı ifade veya başlıklarla yayınlamayı meşveretle uygun gördük. Bunu akl-ı selim olanlar hikmetli bir uygulama olarak kabul ederler.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
prens
Madem değiştirmişsiniz elbette bir bildiğiniz vardır. Allah razı olsun
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Lemalar
Şimdi en mühim bir hücum benim şahsımadır. Diyorlar ki: "Said Kürddür, neden bu kadar ona hürmet ediyorsunuz, arkasına düşüyorsunuz?" İşte bilmecburiye böyle herifleri susturmak için, Dördüncü Desise-i Şeytaniyeyi, istemeyerek Eski Said lisanıyla zikredeceğim. sh: » (M: 450) Dördüncü Desise-i Şeytaniye: Şeytanın telkini ile ve ehl-i dalaletin ilkaatıyla, bana karşı propaganda ile hücum eden ve mühim mevkileri işgal eden bazı mülhidler, kardeşlerimi aldatmak ve asabiyet-i milliyelerini tahrik etmek için diyorlar ki: "Siz Türksünüz. Mâşâallah Türklerde her nevi ulema ve ehl-i kemal vardır. Said bir Kürddür. Milliyetinizden olmayan birisiyle teşrik-i mesaî etmek hamiyet-i milliyeye münafîdir?" Elcevap: Ey bedbaht mülhid! Ben Felillahilhamd müslümanım. Her zamanda, kudsî milletimin üçyüz elli milyon efradı vardır. Böyle ebedî bir uhuvveti tesis eden ve dualarıyla bana yardım eden ve içinde Kürdlerin ekseriyet-i mutlakası bulunan üçyüz elli milyon kardeşi, unsuriyet ve menfî milliyet fikrine feda etmek ve o mübarek hadsiz kardeşlere bedel, Kürd namını taşıyan ve Kürd unsurundan addedilen mahdud birkaç dinsiz veya mezhebsiz bir mesleğe girenleri kazanmaktan yüzbin defa istiaze ediyorum!.. Ey mülhid! Senin gibi ahmaklar lâzım ki, Macar kâfirleri veyahut dinsiz olmuş ve firenkleşmiş birkaç Türkleri muvakkaten, dünyaca dahi faidesiz uhuvvetini kazanmak için; üçyüz elli milyon hakikî, nuranî menfaatdar bir cemaatin bâki uhuvvetlerini terketsin. Yirmialtıncı Mektub'un Üçüncü Mes'elesinde, delilleriyle menfî milliyetin mahiyetini ve zararlarını gösterdiğimizden ona havale edip, yalnız o Üçüncü Mes'elenin âhirinde icmal edilen bir hakikatı burada bir derece izah edeceğiz. Şöyle ki: O Türkçülük perdesi altına giren ve hakikaten Türk düşmanı olan hamiyet-füruş mülhidlere derim ki: Din-i İslâmiyet milletiyle ebedî ve hakikî bir uhuvvet ile, Türk denilen bu vatan ehl-i îmanıyla şiddetli ve pek hakikî alâkadarım. Ve bin seneye yakın, Kur'anın bayrağını cihanın cihat-ı sittesinin etrafında galibane gezdiren bu vatan evlâdlarına, İslâmiyet hesabına müftehirane ve tarafdarane muhabbetdarım. Sen ise ey hamiyet-füruş sahtekâr! Türk'ün mefahir-i hakikiye-i milliyesini unutturacak bir surette mecazî ve unsurî ve muvakkat ve garazkârane bir uhuvvetin var. Senden soruyorum: Türk Milleti, yalnız yirmi ile kırk yaşı ortasındaki gafil ve heveskâr gençlerden ibaret midir? Hem onların menfaati ve onların hakkında hamiyet-i milliyenin iktiza ettiği hizmet, yalnız onların gafletini ziyadeleştiren ve ahlâksızlıklara alıştıran ve menhiyata teşci eden firenk-meşrebane terbiyede midir? Ve ihtiyarlıkta onları ağlattıracak olan muvakkat bir güldürmekte midir? Eğer hamiyet-i milliye sh: » (M: 451) bunlardan ibaret ise ve terakki ve saadet-i hayatiye bu ise; evet sen böyle Türkçü isen ve böyle milliyetperver isen; ben o Türkçülükten kaçıyorum, sen de benden kaçabilirsin! Eğer zerre miktar hamiyet ve şuurun ve insafın varsa, şimdiki taksimata bak, cevab ver. --------------------------------------------------------------------- Devamınıda Okumanızı istirham ederim : http://www.saidnur.com/foreign/trk/risaleler/mektubat/29mektub.html
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
efsunkâr17853
iyi de kardeşim neyin peşindeyiz. sempozyumdan bahseden siz önemlwe yadeden siz. sempozyum dahil bizim dışımızda üstadı müçtehid kabul eden herkes. müçtehid seyyid olmak zorunda bunu bilen herkes. üstad müçtehid diye söyleyen ağabeylerimiz. benim derdim kürt olup olmaması deil. üstadın müçtehid olduğu bunu. neden hala gizlemek ihtiyacı duyuyorsunuz.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
ahmet0
Bir ilave: Üstad "Nursî" soyadını almamıştır. Bu kelime onun künyesidir. Soyadı kanunundan sonra "OKUR" soyadını almıştır ve bu soyismi resmi işlemlerde kullanılmıştır. Kainatı ve Kur'anı hakkıyla okuyan bir alime pek güzel yakışan bir soyisimdir doğrusu.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
msaydin
Bediüzzaman seyyid miydi? Eğer öyle ise neden aşikare bir biçimde söylememektedir? Çünkü seyyidlik konusunda Bediüzzaman'ın kendisini öne çıkarması Mehdilik iddiası olduğunu gündeme getirecekti. Toplumda Mehdî hakkında öylesine bir imaj yerleşmiştir ki, o sanki harikulâde özelliklere sahip bir kimsedir. Bir çırpıda zulme gömülen dünyayı düzeltecek, hakkı, adaleti tesis edecek, kurtla kuzuyu barıştıracak, birden Sünnet-i Seniyyeyi yerleştirecek, Şeriatı hâkim kılacak… Ve bunları îman, hayat ve şeriat hakikatleri çerçevesinde gerçekleştirecek. Bu durum gönlü kırık, morali bozuk birkısım mü'minlere büyük bir ümit ve tesellî kaynağı olurken, birçoklarına da aradıklarını bulamamanın, görememenin ezikliğini de yaşatabilmektedir. Çünkü daha çok gördükleriyle hükmeden halk tabakası, bu vazifelerin üçünü birden bizzât Hz. Mehdî'nin şahsından beklemeye başlıyorlar. Devamını şahs-ı mânevînin yürüteceği bu hizmetin harikalığını tam göremedikleri için de hakikatlerin kuvveti bir derece noksanlaşıyor, kesin deliller zann-ı gâlibe dönüşmeye, mütehayyir ehl-i îmanda da muannid dalâlet ve zındıkaya karşı tam galebesi görünmemeye başlıyor. Ehl-i siyaset evhama kalkışırken bir kısım hocalar da itiraza kalkıyorlar. Siyasîlerin evhamı büyük bir problem. Çünkü rahatsızlıklarını hücumlarını arttırarak aksettiriyorlar. Bir mektûbunda bu hususa dikkat çeken Bediüzzaman, böyle fikirleri ortaya atmanın, ehl-i dünya ve ehl-i siyaseti telaşa vereceğini, hatta verdiğini, hücumlara vesile olduğunu belirtiyor. Böyleleri Risale-i Nur'un neşrine zarar verebilirlerdi. İşte bunlar ve daha başka önemli sebepler dolayısıyladır ki Bediüzzaman, bilhassa mahkemelerde seyyidliği konusunda aşikar ifadelerden kaçınmıştır. Seyyidlik, dolayısıyla Mehdîlik meselesini gündeme getirme ve tartışma konusu yapmanın diğer bir önemli sakıncası da, herşeyden önce Risale-i Nur'un esas edindiği hakiki ihlasa, hiçbirşeye, hatta mânevî ve uhrevî makamlara dahi âlet olmayışına zarar vermesiydi. Bediüzzaman, “Bu zaman, şahs-ı mânevî zamanı olduğu için, böyle büyük ve bakì hakikatler, fânî ve sukùt edebilir şahsiyetlere binâ edilmez” 2 diyor, daima şahs-ı mânevîyi nazara veriyor, bakì hakikatlerin fanî ve çürütülebilir şahsiyetlere binâ edilemeyeceğini söylüyor, hizmetkârlığı, sadece maddî değil mânevî makamlara dahi tercih ediyor, maddî ve mânevî füyuzât hislerini fedâ etmede tereddüt etmiyor, ihlas gereği o büyük makamlar dahi verilse tereddütsüzce fedâ edeceğini söylüyor, bütün himmet ve mesâîsini îmanların kurtulmasına tahsis ediyordu. Bu ve buna benzer birkısım hikmetler sebebiyledir ki Bediüzzaman kendini, seyyidliğini her zaman mevz-u bahis etmemiş Risalelerde ise bu konu hakkında kesin ifade kullanmamıştı. Afyon Mahkemesi müdafaasında, “Hiçbir vakit böyle haddimden yüz derece ziyade hallerde bulunmamışım” 3 diye cevap vermişti. Onun, kendisinden alabildiğine korkan, tedirgin olan günün siyasîlerini rahatlatmak için de, Denizli Ehl-i Vukufunun, “Eğer Said Mehdîliğini ortaya atsa, bütün şakirdleri kabul edecek” dediklerinde de, seyyidliği hakkında aşikar ifadelerden kaçındığını görüyoruz. 4 Bir müdafaasında da şöyle demişti Bediüzzaman: “Hem mahkemede Denizli Ehl-i Vukufu, bazı şâkirdlerin bu itikadlarına göre, bana karşı demişler ki, “Eğer Mehdîlik dâvâ etse, bütün şâkirdleri kabul edecekler. Ben de onlara demişim: ‘Ben kendimi seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Halbuki âhirzamanın o büyük şahsı Âl-i Beytten olacaktır. Gerçi mânen ben Hz. Ali'nin (r.a.) bir veled-i mânevîsi hükmünde ondan hakikat dersini aldım. Ve Âl-i Muhammed (a.s.m.) bir mânâda hakiki Nur Şâkirdlerine şâmil olmasından ben de Âl-i Beytten sayılabilirim.” 5 Bediüzzaman talebelerine seyyid olduğunu açık açık söylediği ve Muhakemat isimli eserinde de seyyid olan birisinin bunu gizlemesinin haram olduğunu ifade ettiği halde yukarıdaki ifadelerde geçen “Ben kendimi seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Halbuki âhirzamanın o büyük şahsı Âl-i Beytten olacaktır.” cümlesindeki Seyyid kelimesinin, lügatteki ilk mana karşılığı olan “Efendi” manasında kullanılması ihtimali akla gelmektedir. Kaldı ki, sonra gelen cümlede “âhirzamanın o büyük şahsı Âl-i Beytten olacaktır” ifadesi ilk cümleden bağımsız düşünüldüğünde ortada bir inkardan ve kaçınmadan ziyade nazarı farklı tarafa kaydırma olduğu açıkça görülmektedir. Öte tarafdan “Bu zamanda nesiller bilinmiyor.” ifadesinden de anlaşıldığı gibi seyyidliğine dair Bediüzzaman'ın elinde resmî bir şecere yoktu ki, ibraz edebilsindi. Bilhassa belge ve delillerin konuşturulduğu bir mahkemede; ele aldığı, söz konusu ettiği her hususu belgelere dayandıran Bediüzzaman'ın böyle bir iddiada bulunması düşünülemezdi. Ama buna rağmen o elinde her ne kadar bir belge bulunmasa da, Âl-i Beyttendi, öyle olduğunu da kesinkes biliyordu. Hem mânen, hem de maddeten Ehl-i Beyttendi Bediüzzaman. Mânen Ehl-i Beyttendi. Çünkü Allah Resûlü (a.s.m.) her takvâ sahibi kimsenin Ehl-i Beytinden olduğunu 6 müjdelemişlerdi. Bu mânâda Bediüzzaman da, hakiki Nur Talebeleri de Ehl-i Beyttendirler. Mahkemede savcının iddiâları üzerine bu konuya da temas etmek zorunda kalan Bediüzzaman bu mânâda seyyidliğini açıkça söylüyordu: "'Ben de Âl-i Beytten sayılabilirim' demekten maksadım; bir kısım müçtehidlerin, 'Ve alâ Âlihî ve sahbihî' duâsında, 'Seyyid olmayan, fakat ehl-i takvâ bulunanlar o duâda dahildirler' dediklerinden, o umûmî duâda benim de bir hissem bulunması için ricakârâne bir tevildir." 7 Hem Resûl-ü Ekremin (a.s.m.) iki "âl"i (Ehl-i Beyti) bulunmaktaydı. Bunlardan biri nesebî âli; diğeri de şahs-ı mânevî ve nûrânîsinin risalet noktasındaki âli. 8 Bediüzzaman'ın bu ikinci kısma girdiği açık. Çünkü Risale-i Nur dairesinin, Hz. Ali, Hasan, Hüseyin (r.a.) ve Gavs-ı Âzamın (k.s.)—gaybî ihbarlarıyla—bu zamandaki bir dairesi olduğunu 9 biliyoruz. Bununla birlikte Bediüzzaman maddeten, yani neseben de Ehl-i Beyttendir. Onun, yukarıda bir kısmına yer verdiğimiz, geniş kesimlere aşikar olarak ifade etmediği ve eserlerinde açık açık belirtmediği bu hususu bütün bütün de gizlemediğini, hususî sohbetlerinde talebelerine söylemekten çekinmediğini de görüyoruz. Bir makam gizlemeyi, başka bir makam da söylemeyi gerektirebiliyordu. Meselâ sorularıyla Mektûbât'ın büyük bir kısmının yazılmasına vesile olan, vefatına kadar Risale-i Nur'a büyük bir ihlas ve sadakatla hizmet eden merhum Albay Hulusi Yahyagil'e, ziyaretlerinin bir defasında, “Kardeşim, sen de ben de sâdâttanız (seyyidlerdeniz.)” dediğini görüyoruz. Emirdağlı Mehmet Çalışkan'ın anlattığına göre de, bir gün yanlarına Ahmet Feyzi Kul gelir. Üstadın vasıfları ve yüksek makamından bahseder. Cifir ve ebced hesabıyla çıkardığı tevafukları anlatır. O anda Osman Çalışkan'ın kalbine, “Biz Üstadımızı Kürt olarak biliyoruz. Ahmet Feyzi Efendinin anlattığı büyük müceddit ise Âl-i Beyt-i Nebevîden olacaktır” gibisinden bir şüphe gelir. Bu hadiseden az sonra Bediüzzaman, Osman Çalışkan'ı yanına çağırır ve, “Kardeşim ben hem Hasenîyim, hem de Hüseynîyim… Ahmed Feyzînin bütün söylediklerini kabul ediyorum. Haydi git!” der. 10 Evet, Bediüzzaman'ın Kürt olması seyyidliğine engel değildir. Doğuda öyle aşiretler vardır ki Kürt oldukları halde bütünüyle seyyiddirler. Çünkü nesiller fetihler, göçler, farklı evlilikler sebebiyle zamanla dünyanın değişik yerlerine dağılmış, karışmışlardır. Meselâ Abbasîlerin yanlış tutumlarına tepki gösterdikleri için o günün tabiriyle Kürdistan bölgesine birkısım Ehl-i Beytin göç ettikleri bilinmektedir. Bediüzzaman'ın dedelerinin de bu göç esnasında buralara gelip yerleşmeleri mümkündür. Nitekim Bugün Mardin'deki Arvasîler, Hakkari'deki Ahmedîler ve Muş'taki Nehrîlerin Ehl-i Beytten 11 oldukları düşünülürse, Kürt olmanın Ehl-i Beytten olmaya engel olmadığı açıkça görülür. Eğer Kürtlük Ehl-i Beytten olmaya mani olsaydı, az önce de belirttiğimiz gibi Bediüzzaman, herhalde Osman Çalışkan'a, “Kardeşim, git ben Kürd'üm, nasıl Ehl-i Beytten olabilirim?” derdi. Nitekim, Hz. Üstadın, “Denizli Kahramanı” diye iltifat ettiği merhum Hasan Feyzi, onun Kürt olmasının seyyidliğine engel olmadığını, Kürdistan'da doğduğu için bu isimle anıldığını, böylece kendini gizlediğini söyleyerek. 62 bu gerçeği teyid eder. Bediüzzaman'ın, Urfalı Salih Özcan'a da seyyidliğinden söz ettiğini görüyoruz. Salih Özcan ziyaretlerine geldiklerinde, nesebini sormuş, seyyid ve Hüseynî olduğunu öğrenmişti. Üstad da ona, “Ben hem Hasenîyim, hem de Hüseynîyim” cevabını vermişlerdi. 63 Nur Talebelerinin de Bediüzzaman'ın seyyidliği konusunda hiçbir tereddütleri yoktur. Çünkü onun âhirzamanda gelecek şahıs olduğu kanaatindedirler. Meselâ Ahmed Feyzi, Zübeyr, Ahmed Nazif, Ceylan, Tabancalı, Salahaddin ve Sungur imzalarıyla neşrolan bir mektupta, Bediüzzaman'dan, envar-ı Muhammediyeyi (a.s.m.), maarif-i Ahmediyeyi (a.s.m.) ve füyûzât-ı şem'-i ilâhiyeyi en şaşalı şekilde parlatan, Kur'ân'ın ve hadisin riyazî (matematiksel) işaretleri kendisinde son bulan, Nebevî hitapları ifade eden âyet-i celilelerin riyazî beyanlarını kendi üzerinde toplayan kişi olarak bahseder ve şöyle derler: “O Zât, hizmet-i îmaniye noktasında risaletin bir mir'at-ı mücellâsı (peygamberliğin parlak bir aynası) ve şecere-i risaletin bir son meyve-i münevveri ve lisan-ı risaletin irsiyet noktasında (soyca) son dehan-ı hakikati (hakikati dile getiren dudağı) ve şem-i İlâhînin hizmet-i îmaniye cihetinde bir son hamil-i zîsaadeti olduğuna şüphe yoktur.” 14 Merhum Hüsrev Altınbaşak, ondan “Bütün günlerde Mehdi-i Azam,” merhum Ceylan Çalışkan'ın vefatı üzerine hizmetinde bulunan talebelerinden Tahirî, Sungur, Zübeyr, Bayram, Hüsnü de, “bir mücahid-i ekber, hem bir mehdi-i âzam, hem bir müceddid-i ekmel ve hem bir ferd-i ferîd” 15 diye bahsederler. Küçük Ali bir mektubunda, Risale-i Nur hakkında büyük evliyaların müjdelerine yer verdikten sonra, onun asırlardır beklenilen zât olduğunu söyler. Kuleönünde Sofoğlu Talebeniz Mustafa Hulusî (r.h.), Üstada yazdığı ve onun tasdikinden geçip Barla Lahikasında 16 yer alan mektubunda “Risale-i Nur, şu zamanın bir mehdîsi ve müceddidir” der. Nur Talebeleri, Bediüzzaman'ın, bilhassa en birinci vazifesi, en yüksek mesleği olan îmanı kurtarmak ve îmanı tahkikî bir surette herkese ders vermek, hatta avamın da îmanın tahkiki yapmak vazifesini göz önüne alarak, onu, büyük mânevî ve gerçek hidayet edici, irşad edici olarak görmüş, seyyidliği ve Mehdîliği kanaatinde birleşmişlerdir. Onun içindir ki Bediüzzaman bir mektubunda, “İşte Nur Talebeleri bu vazifeyi tamamıyla Risale-i Nur'da gördüklerinden, ‘İkinci ve üçüncü vazifeler buna nisbeten ikinci ve üçüncü derecedir’ diye, Risale-i Nur'un şahs-ı mânevîsini haklı olarak bir nevi mehdî telakkì etmişler” demekte ve Nur Talebelerinin tesanüdünden meydana gelen o şahs-ı mânevînin temsilcisi ve tercümanı olan kendisine de bu ünvanı verdiklerini belirtmekte, ancak durumun nezaketi ve bir kısım sakıncaları sebebiyle tevil etmeye çalışmaktadır. 17 Evet, dün olduğu gibi bugün de milyonlarca Nur Talebesi Bediüzzaman'ı ve onun şahs-ı mânevîsini Mehdî olarak görmekte tereddüt etmemektedirler. Risale-i Nur'un üstlendiği vazife ve bu hususta elde ettiği başarı da bu mazhariyeti doğrulamaktadır. Çünkü, Bediüzzaman dinsizliği esas alan Deccalizmle mücadeleyi hayatının gâyesi edinmiştir. Şöyle der: "Bir tek gâyem vardır: O da mezara yaklaştığım bu zamanda, İslâm memleketi olan bu vatanda bolşevik baykuşlarının seslerini işitiyoruz. Bu ses, âlem-i İslâmın îman esaslarını zedeliyor. Halkı bilhassa gençleri îmansız yaparak kendisine bağlıyor. Ben bütün mevcûdiyetimle bunlarla mücadele ederek gençleri ve Müslümanları îmana davet ediyorum. Bu îmansız kitleye karşı mücadele ediyorum. Bu mücahedem ile inşâallah Allah huzuruna girmek istiyorum. Beni bu gâyemden alıkoyanlar da, korkarım ki bolşevikler olsun! Bu îman düşmanlarına karşı mücahede açan dindar kuvvetlerle el ele vermek, benim için mukaddes bir gâyedir. Beni serbest bırakınız. Elbirliğiyle komünistlikle zehirlenen gençlerin ıslahına ve memleketin îmanına, Allah'ın birliğine hizmet edeyim." 18 Sonra onun ortaya koyduğu, “Risale-i Nur, yalnız bir cüz'î tahribatı, bir küçük haneyi tamir etmiyor; belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal'ayı tamir ediyor; ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor, belki bin senedenberi tedarik ve teraküm edilen (yığılan) müfsit âletler ile dehşetli rahnelenen kalb-i umûmî ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun, bâhusus avam-ı mü'minînin istinadgâhları olan İslâmî esaslar ve cereyanlar ve şeâirler kırılmasıyla, bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi Kur'ân'ın i'caziyle o geniş yaralarını, Kur'ân'ın ve îmanın ilaçları ile tedavî etmeye çalışıyor. Elbette böyle küllî ve dehşetli rahnelere ve yaralara hakka'l-yakîn derecesinde ve dağlar kuvvetinde hüccetler, cihazlar ve bin tiryak hâsiyetinde mücerreb ilaçlar, hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki; bu zamanda, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyanın i'caz-ı mânevîsinden çıkan Risale-i Nur, o vazifeyi görmekle beraber, îmanın hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkişafâta medardır.” 19 Böylesine önemli bir vazifeyi üstlenen bir eser ve onun müellifinin bu sırra mazhar olması akıldan uzak olmasa gerek. Şaban Döğen, Mehdi ve Deccal
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
rüzgargülü88
admin birşey sorabilirmiyim yani kürt seyyid olamazmı bunumu anlamalıyız seyyidlerin şeriflerin hepsi arap mıdır?
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)
Peygamberimiz Arap olduğu için onun soyundan gelenlerde doğal olarak Arap olurlar.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
BENZER SORULAR
Yükleniyor...