Allah'ın ezelî ve ebedî olduğunu, Risale-i Nur'daki delillerle ispat eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Bu sualin temelinde "zaman" ve "ezel" mefhumlarının iltibası ve yanlış değerlendirilmesi yatmaktadır. İnsan zaman ve mekân içerisinde yaşadığı için her hâdiseyi ve her hakikati zaman ölçüsüne göre değerlendirmekte ve zamanı ezele teşmil etmekle gafilâne bir kıyas yapmaktadır. İşte yukarıdaki sual böyle bir yanlış kıyasın mahsulüdür.

"Zaman" mahlûkatın yaratılması ile başlayan ve içerisinde "hâdiseler silsilesinin birbirini takip etmesi", "mahlûkatın birbiri ardınca akıp gitmesi" gibi hadistın cereyan ettiği mücerred bir mefhumdur. Umum mevcudatın halk ve icadı, tebeddül ve tagayyürü, fena ve zevali hep bu nehr-i azim içerisinde cereyan eder. Vâcib-ül Vücud'un mutlak irâdesi ile yokluktan varlığa çıkarılan umum mevcudat, bü nehir içerisinde mütemadiyen hareket, seyr ve cevelan ederler.

"Mazi, hâl ve istikbal" olmak üzere üçe taksim edilen zaman, bir emr-i nisbî ve izafîdir. Bu izafet mahlû-kata göredir. Yâni, "asır, sene, gün, dün, bugün, yarın..." ancak mahlûkat için söz konusudur.

Ezel'e gelince, ezel zaman itibariyle bir sonsuzluk demek değildir. Ezelde "mazi, hâl, istikbal, mekân ve mahlûk" yoktur. Zihin ezel hakkında bir zaman silsilesi tasavvur edemez. Zaman "devir, asır, yıl, ay, gün, saat, saniye, an..." gibi birimlere taksim edildiği halde, ezel için böyle bir taksimat yapılamaz. Ezel için bir başlangıç noktası da tasavvur edilemez.

Ezel, ancak mekân ve zamandan münezzeh olan Allahü Azîmüşşhan'ın (C.C.) ferdiyetinden, mutlak varlığın sadece ve sadece O'na münhasır olmasından ibarettir. Allahü Azîmüşşân'ın bu ferdiyetini Peygamber Efendimiz (S.A.V.) "Allah vardı. Beraberinde başka bir şey yoktu." hadîsi ile beyan buyurmuştur. O halde Cenâb-ı Hakk'ın ezelî olması demek, O'nun kıdemi demektir. Yâni, yegâne bir tek bir olan O Vâcib-ül Vücud'un evveliyetine bir bidayet, bir başlangıç olmadığı manasınadır.

Zât-ı Akdes'in ezeliyeti, devam ve bekası hâdiselerin zaman içerisinde akışı şeklinde tasavvur edilemez. O'nun evveliyetine bidayet, âhiriyetine nihayet yoktur. Tebeddül, tagayyür ve teselsülden münezzeh olan kıdem ve bekâ-i İlâhî hakkında zaman, boyut, silsile, mazi, hâl ve istikbal düşünülemez. Öyleyse zaman kavramı maziye doğru hayâlen ne kadar uzatılırsa uzatılsın Cenâb-ı Allah'ın ezeliyeti ile mukayese edilemez. Farz-ı muhal olarak zamanın bidayetinden geriye doğru ha yâlen gitsek ve şu kâinat gibi milyarlarca kâinat daha yaratıldığını düşünsek bu hayâli ve vehmî zaman yine Cenâb-ı Hakk'ın ezeliyeti ile beraber olamaz, ve O'nunla kıyasa girmez. Zira, böyle bir mukayese Kadîm'i hadis ile, mahlûku Hâlık ile, mütenahiyi na mütenahi ile mukayese etmek demektir.

Bu izahlardan anlaşıldı ki Cenâb-ı Hak Kadîm'dir, ezelîdir. Zaman ise mevcudatın yaratılması ile başlamıştır.

Risale-i Nurlarda ezeliyet ve ebediyet şu şekilde izah ve ispat ediliyor:

"Meselâ, nasıl gündüzde çalkanan bir deniz yüzünde ve akan bir nehir üstündeki kabarcıklarda görünen güneşcikler gitmeleriyle arkalarından gelen yeni kabarcıklar, aynen gidenler gibi güneşcikleri gösterip gökteki güneşe işaret ve şehadet ederler ve zeval ve vefatlarıyla bir daimî güneşin mevcudiyetine ve bekasına delâlet ederler. Aynen öyle de, her vakit değişen kâinat denizinin yüzünde ve tazelenen hadsiz fezasında ve zerrat tarlasında ve bütün hadisatı ve fâni mevcudatı kucağına alarak beraber çalkanan zaman nehrinin içinde mahlûkat, mütemadiyen sür'atle akıp gidiyorlar, zâhirî sebepleriyle beraber vefat ediyorlar. Her sene, hergün bir kâinat ölür, bir tazesi yerine gelir. Ve zerrat tarlasında, mütemadiyen seyyar dünyalar ve seyyal âlemler mahsulâtı alındığından, elbette kabarcıklar ve güneşcikler zevalleriyle daimî bir güneşi gösterdikleri gibi, o hadsiz mahlûkat ve mahsulâtın vefatları ve zâhirî sebepleriyle beraber kemâl-i intizamla terhisleri, gündüz gibi şüphesiz, güneş gibi zâhir bir kat'iyette bir Hayy-ı Lâyemutun, bir Şems-i Sermedînin, bir Hallâk-ı Bâkînin ve bir Kumandan-ı akdesin vücub-u vücudu ve vahdeti ve mevcudiyeti, kâinatın mevcudiyetinden bin derece zâhir ve kat'îdir diye bütün mevcudat ayrı ayrı ve beraber şehadet ederler."(1)

"Dördüncü hüccet: Malûmdur ki, ziyayı verenin ziyadar olması lâzım; tenvir edenin nuranî olması gerek; ihsan gınâdan gelir; lütuf lâtiften zuhur eder. Madem öyledir; kâinata bu kadar hüsün ve cemal vermek ve mevcudata muhtelif kemâlât vermek, ışık güneşi gösterdiği gibi, bir cemâl-i sermedîyi gösterirler."

"Madem mevcudat, zeminin yüzünde büyük bir nehir gibi, kemâlâtın lem'alarıyla parlar, geçer. O nehir güneşin cilveleriyle parladığı gibi, şu seyl-i mevcudat dahi hüsün ve cemal ve kemâlin lem'alarıyla muvakkaten parlar, gider. Arkalarından gelenler aynı parlamayı, aynı lem'aları gösterdiklerinden anlaşılıyor ki, cereyan eden suyun kabarcıklarındaki cilveler, güzellikler nasıl kendilerinden değil, belki bir güneşin ziyasının güzellikleri, cilveleridir. Öyle de, şu seyl-i kâinattaki muvakkat parlayan mehâsin ve kemâlât, bir Şems-i Sermedînin lemeât-ı cemâl-i esmâsıdır."(2)

Ayrıca akli ve mantıki delillerden birkaç tanesini numune olarak takdim edelim:

İmkân: Kelime olarak; varlığı mümkün olan şeylere denir. Mümkün, “varlığı da yokluğu da müsavi olan” diye tarif ediliyor. Mümkünün varlığı kendinden değildir, evveli ve sonu vardır, bütün sıfatları sınırlıdır. Yani, var olması ile yok olması eşit olan demektir. Bu eşitlikten var olanlara; vaki, yok olanlara da; mümkün denir.

İşte bu eşitliği bozmak ancak ve ancak mümkinat cinsinden olmayan Vacip bir vücutla mümkündür. Vacib; “varlığı zâtından, olmaması muhal, ezelî ve ebedî” demektir. Allah’ın varlığı vacibdir, bütün mümkünatı varlık sahasına çıkaran yahut yaratmayıp yoklukta bırakan O’dur. Zira mümkünün, mümküne illet, yani sebep olması imkânsızdır. Yoksa devir ve teselsül dediğimiz, mantıksız şeyleri kabul etmemiz gerekir ki, bu da muhaldir.

Bir makale düşünelim. “Bunu kim yazdı?” diye sorduğumuzda yazı cinsinden olmayan bir varlık arayacağız ki o da insandır. Yani yazıyı insan yazmıştır. Yazının bir kelimesi diğerini yazmış olamaz, zira ikisi de aynı cinstendirler. Bir insanı anne ve babasının yaptığını söylemek, bir kelimeyi kendinden önce gelen kelimelerin yazdığını söylemek demektir.

Devir: Mümkün bir şeyin, mümkün olan bir şeyi varlık sahanına çıkarması demektir ki, bu da batıldır.

Devir muhaldir, yani mümkün olan bir şey bir başka mümkünü yapamaz.

Devrin muhal olduğuna şöyle bir misâl veriliyor:

Yumurtayı kim yaptı?

Cevap: Tavuk.

Tavuğu kim yaptı?

Cevap: Yumurta.

O zaman tavuğu aradan çıkarırsanız yumurta, yumurtayı yapmış oluyor. Yahut yumurtayı aradan çıkarırsanız tavuk, tavuğu yapmış oluyor. Bu ise bir şeyin kendisini yapması demektir ve muhaldir.

Devir için şöyle bir misal verelim:

“A okuluna kayıt yaptırmak için müracaat ettiniz. A okulu dedi ki, ‘Kayıt şartımız, B okuluna kayıt belgesidir.’ Sen hemen B okuluna gittin. Onlar da dedi ki; ‘Kayıt şartımız A okuluna kayıt olmanızdır.’ Böyle bir durumda senin, her iki okula da kayıt yaptırman imkânsız hale gelir. İşte devir, yani, kısır döngü denilen şey budur.”

Teselsül: Bir varlık bir başka varlıktan olmuş, o da bir önceki varlıktan, o da daha önceki varlıktan olmuş diyerek sonsuza kadar uzanan bir sebeb-netice zinciridir ki, bu da akıl va mantığın kabul etmeyeceği imkânsız bir şeydir. Bu görüşü çürütmek üzere deniliyor ki, eşya madem değişime uğramaktadır, o halde ezelî olamaz. Bu sebepler zincirinin ilk halkası mutlaka olacaktır. O halkayı yapan kim ise ondan teselsül eden bütün varlıkları da o yaratmıştır.

Şimdi varlık sahasına çıkmamış bir mümkün, nasıl olur da başka bir mümkünün varlık sahasına çıkmasına sebep olabilir. Önce kendisi, bir varlığa kavuşacak ki, sonra da başka mümküne illet ve sebep olsun. Buradan açıkça anlaşılır ki: Mümkün, mümkünün varlık sahasına çıkmasına sebep olamaz.

Kendimizden bir misal verelim: “İnsanı kim yapmıştır?” sualine anne ve babası diye cevap veriyorlar. “Onları kim yaptı?” denildiğinde “onları da kendi anne ve babaları yaptı” deniliyor. İnsanlık ezelî olmadığına göre bu silsile ilk insana kadar gidecektir. İşte o ilk insanı kim yaratmışsa ondan doğan bütün torunlarını da O yaratmıştır. Biz ilk atamızı Âdem aleyhisselâm olarak biliyoruz. Ondan ve zevcesinden Habil ve Kabil’i yaratan Allah, bu insanlık silsilesini günümüze kadar getirmiş ve bütün insanlık âlemini de O yaratmıştır. Dünyanın ömrü oldukça gelecek yeni insanları da yine O yaratacaktır.

Teselsülün batıl bir fikir olduğunu kelam âlimleri arşi ve süllemi denilen on iki delille çürütmüşlerdir. Burada numune olarak ikisini zikredelim:

Burhan-i Tatbik: Birbirlerine eşit olan iki miktarın birinden belli bir miktar çıkarılınca, eşitlik bozulur. İki sonsuz silsilesi de birbirine eşittir. İki sonsuz silsilesinin birinden belli bir kısım çıkarılınca, bunların eşitliği bozulur.

Bir cemiyet silsilesinden bazı parçalar çıkarılınca, kalan kısım o silsilenin tamamından küçüktür.

Kelamcılar, son ma'lûlden başlamak üzere, mazi cihetine doğru giden bir illet ma'lûl silsilesi, ayrıca buna nisbetle mesela beş halka geride bitmiş başka bir illet-malûl zincirini tasavvur ederler. Teselsül zincirinde her halka kendisinden öncekine nisbetle ma'lûl, kendisinden sonrakine göre illet, yani sebeptir.

Meselâ; iki halka düşünelim, biri fillerin halkası ki halen de devam ediyor. Bu birinci halka olsun. Diğeri de dinozorların türünün halkası olsun. Bu ikinci halka kesildi ve bitti. Bu iki türü ve halkayı, maziye uzanan iki çizgi ve hat olarak düşünecek olursak, birbiri ile hizaladığımız zaman, dinozor halkasının, fil halkasından kısa olduğu anlaşılır. O zaman, ezeliyet manası da olmaz. Zira ezeliyette noksan ve eksik mefhumu olamayacağı için, bu türlerin de ezeliyete gitmesinin imkânsız olduğu anlaşılır. Filler halkası diğer halka ile nispet edilebildiğine göre, o da ezeli olamaz, fazlalık ve eksiklik ezeliyet ile asla bağdaşmaz.

Burhân-ı Tezâyüf: Bu delil, hadiselerin illet ve ma'lûlün, yani sebep ve neticenin vücuda gelmesine tesir eden sayıların birbirine eşit olmaması esasına dayanır.

Teselsül ve devirde mantık, sebeplerin sonsuza denk gitmesi demektir. O zaman her netice için bir sebebin, sonsuza dek gitmesi gerekir. Hâlbuki her netice için bir sebep olmadığına göre ve sebeb ve neticeler sayı bakımından birbirine denk olmadığı için, o zaman ezeliyet cihetine gidilemez.

Dipnotlar:

(1) bk. Şualar, On Beşinci Şua Birinci Makam.

(2) bk. Sözler, Otuz İkinci Söz İkinci Mevkıf.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Kategorileri:
Okunma sayısı : 10.051
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...