Üstad mevcudat için "kadîm değil, yeniden oluyor." diyor. Evrimciler ise maddenin ezelî olduğunu, mahiyetinin değiştiğini iddia ediyorlar. Bilgi verir misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Üstad Hazretleri başka risalelerde ya da kelam kitaplarında "maddenin ezeliyeti fikri" çürütüldüğü için oraya atıfta bulunarak, daha mühim noktaları izah ediyor. Hakikaten maddenin ezeliyeti küfür sisteminin en basit ve çok zayıf noktasıdır. Her yönü ile ezeliyete münasip olmayan maddenin ezeliyetine hükmetmek, en ahmakça bir hükümdür.

Gerçi Risale-i Nurların imana dair bütün delilleri zahir ya da zımnî olarak bu fikri çürütüyor. Lakin mantık ve aklî deliller bakımından kelam âlimleri bu fikri kati olarak çürüttükleri için, Üstad Hazretleri bu mesele hakkında tafsilata girmemiştir. Bir kısmını sair risalelere, diğer kısmını ise kelam âlimlerinin eserlerine havale ediyor.

Mesela; imkân ve hudus delilleri, maddenin ezeliyeti fikrini kat’î çürüten iki delildir. Bu deliller Risale-i Nurlarda da tafsilî olarak izah edilmişlerdir. Bunlardan bazıları şu şekilde geçiyor:

"Birinci Hakikat: Usulüddin ve ilm-i kelâmın dâhi ulemasının ve hükema-i İslâmiyenin gördükleri ve hadsiz burhanlarla ispat ettikleri 'hudûs' ve 'imkân' hakikatleridir. Onlar demişler ki:"

"Madem âlemde ve her şeyde tagayyür ve tebeddül var; elbette fânidir, hâdistir, kadîm olamaz. Madem hâdistir, elbette onu ihdas eden bir Sâni var. Ve madem her şeyin zâtında vücudî ve ademî bir sebep bulunmazsa müsâvidir; elbette vâcip ve ezelî olamaz. Ve madem muhal ve bâtıl olan devir ve teselsül ile birbirini icad etmek mümkün olmadığı kat'î burhanlarla ispat edilmiş; elbette öyle bir Vâcibü'l-Vücudun mevcudiyeti lazımdır ki, nazîri mümteni, misli muhal ve bütün mâadâsı mümkün ve mâsivâsı mahlûku olacak."

"Evet, hudûs hakikati kâinatı istilâ etmiş. Çoğunu göz görüyor, diğer kısmını akıl görüyor. Çünkü gözümüzün önünde her sene güz mevsiminde öyle bir âlem vefat eder ki, her birisinin hadsiz efradı bulunan ve her biri zîhayat bir kâinat hükmünde olan yüz bin nevi nebatat ve küçücük hayvanat, o âlemle beraber vefat ederler. Fakat o kadar intizamla bir vefattır ki, haşir ve neşirlerine medar olan ve rahmet ve hikmetin mucizeleri, kudret ve ilmin harikaları bulunan çekirdekleri ve tohumları ve yumurtacıkları baharda yerlerinde bırakıp, defter-i a'mâllerini ve gördükleri vazifelerin programlarını onların ellerine vererek Hafîz-ı Zülcelâlin himayesi altında, hikmetine emanet eder, sonra vefat ederler. Ve bahar mevsiminde, Haşr-i Âzamın yüz bin misali ve nümune ve delilleri hükmünde olarak, o vefat eden ağaçlar ve kökler ve bir kısım hayvancıklar, aynen ihya ve diriliyorlar. Ve bir kısmının dahi, kendi yerlerinde emsalleri ve aynen onlara benzeyenleri icad ve ihya olunuyor..."

"Amma imkân ciheti ise, o da kâinatı istilâ ve ihâta etmiş. Çünkü görüyoruz ki, her şey, küllî ve cüz'î bulunsun, büyük ve küçük olsun, Arştan ferşe, zerrattan seyyarata kadar her mevcut, mahsus bir zat ve muayyen bir suret ve mümtaz bir şahsiyet ve has sıfatlar ve hikmetli keyfiyetler ve maslahatlı cihazlarla dünyaya gönderiliyor. Halbuki, o mahsus zâta ve o mahiyete, hadsiz imkânat içinde o hususiyeti vermek; hem, sûretler adedince imkânlar ve ihtimaller içinde o nakışlı ve fârikalı ve münasip o muayyen sureti giydirmek; hem, hemcinsinden olan eşhasın miktarınca imkânlar içinde çalkanan o mevcuda, o lâyık şahsiyeti imtiyazla tahsis etmek; hem, sıfatların nevileri ve mertebeleri sayısınca imkânlar ve ihtimaller içinde şekilsiz ve mütereddit bulunan o masnua o has ve muvafık maslahatlı sıfatları yerleştirmek; hem hadsiz yollar ve tarzlarda bulunması mümkün olması noktasında hadsiz imkânat ve ihtimalât içinde mütehayyir, sergerdan, hedefsiz o mahlûka, o hikmetli keyfiyetleri ve inayetli cihazları takmak ve teçhiz etmek, elbette küllî ve cüz'î bütün mümkinat adedince ve her mümkünün mezkûr mahiyet ve hüviyet, heyet ve suret, sıfat ve vaziyetinin imkânâtı adedince, tahsis edici, tercih edici, tayin edici, ihdas edici bir Vâcibü'l-Vücudun vücub-u vücuduna ve hadsiz kudretine ve nihayetsiz hikmetine ve hiçbir şey ve hiçbir şe'n ondan gizlenmediğine ve hiçbir şey ona ağır gelmediğine ve en büyük birşey en küçük birşey gibi ona kolay geldiğine ve bir baharı bir ağaç kadar ve bir ağacı bir çekirdek kadar suhuletle icad edebildiğine işaretler ve delâletler ve şehadetler, imkân hakikatinden çıkıp kâinatın bu büyük şehadetinin bir kanadını teşkil ederler."

"Kâinatın şehadetini, her iki kanadı ve iki hakikatıyle Risale-i Nur eczaları ve bilhassa Yirmi İkinci ve Otuz İkinci Sözler ve Yirminci ve Otuz Üçüncü Mektuplar tamamiyle ispat ve izah ettiklerinden, onlara havale ederek bu pek uzun kıssayı kısa kestik." (Şualar, Yedinci Şua.)

"Kâinat terkiplerindeki intizam, cereyan-ı ahvaldeki nizam, suretlerdeki garabet, nakışlarındaki ziynet, yüksek hikmetler, eşyadaki muhalefet ve mümaselet, câmidattaki muavenet, birbirinden uzak olan şeylerdeki tesanüd, hikmet-i âmme, inayet-i tâmme, rahmet-i vâsia, rızk-ı âmm, hayatlar, tasarruf, tahvil, tağyir, tanzim, imkân, hudus, ihtiyaç, zaaf, mevt, cehil, ibadet, tesbihat, daavat ve hâkezâ, pek çok sıfatlar lisanlarıyla Hâlık-ı Kadîm-i Kadîrin vücub ve vücuduna ve evsaf-ı kemaliyesine şehadet ettikleri gibi; Esmâ-i Hüsnâyı tilâvet ederek, Cenab-ı Hakka tesbih ve Kur'ân-ı Hakîmi tefsir ve Resul-i Ekremin (a.s.m.) ihbaratını tasdik ediyorlar." (Mesnevî-i Nuriye, Katre.)

"Ve keza, kâinatın ihtiva ettiği bütün envâ ve eczâ ve zerratı istilâ eden hudus, bir Muhdis ve bir Mûcidi iktiza eder."

"Ve keza, kâinat bütün eczâsıyla beraber gayr-ı mütenahî eşkâl ve vaziyetlere kabiliyeti, ihtimali, imkânı varken bu şekl-i hâzıra girmesi, elbette bir Hâlık-ı Vâcibü'l-Vücudun ihtiyar, irade ve tercihiyle olmuştur."

"Ve keza, kevn ve vücutta, imkân, kesret, infial mertebeleri vardır. İmkân mertebesi, vücub mertebesine bakar ve onu istilzam eder. Kesret mertebesi, vahdet mertebesine nâzırdır, onu iktiza eder. İnfial mertebesi, fâiliyet mertebesine mütevakkıftır. Bu mertebeler arasındaki istilzam, bizzarure vâcip, vâhid, fa'al bir Hâlıkı iktiza ve istilzam eder." (bk. age.)

"S - Bütün silsilelerin Hâlıkın vücub-u vücuduna kat'î şehadetleri gözönünde olduğu halde, bazı insanların maddeyle, maddenin hareketinin ezeliyeti cihetine zahip olmakla dalâlete düştüklerinin esbabı nedendir?"

"C - Kasıt ve dikkatle değil, sathî ve dikkatsiz bir nazarla, muhal ve bâtıla, mümkün nazarıyla bakılabilir. Meselâ, bir bayram akşamı, gökte ay ve hilâli arayanlar içinde ihtiyar bir zat da bulunur. Bu zat, gökteki hilâli görmek için bütün kasıt ve dikkatiyle nazarını göğe tevcih edip hilâli araştırmakla meşgul iken, gözünün kirpiklerinden uzanan ve gözünün hadekası üzerine eğilen beyaz bir kıl nasılsa gözüne ilişir. O zat, derhal 'Hilâli gördüm.' der, 'İşte bu gördüğüm aydır!' diye hükmeder."

"İşte, sathî ve dikkatsiz nazarlar bu gibi hatâlara düştükleri gibi, yüksek bir cevhere ve mükerrem bir mahiyete mâlik olan insan, kastı ve dikkatiyle daima hak ve hakikati ararken, bazan sathî ve dikkatsiz bir nazarla bâtıla bakar. O bâtıl da ihtiyarsız, talepsiz, dâvetsiz fikrine gelir. Fikri de çar-nâçâr alır saklar, yavaş yavaş kabul ve tasdikine de mazhar olur. Fakat onun o bâtılı kabul ve tasdiki, bütün hikmetlerin mercii olan nizam-ı âlemden gaflet etmesinden ve maddeyle hareketinin ezeliyete zıt olduğuna körlük gösterdiğinden ileri gelmiştir ki, şu garip nakışları ve acip san'at eserlerini esbab-ı camideye isnad etmek mecburiyetiyle o dalâletlere düşmüşlerdir."

"Hüseyin-i Cisrî'nin dediği gibi, âsâr-ı medeniyetle müzeyyen ve bütün ziynetlere müştemil bir eve giren bir adam, ev sahibini göremediğinden, o ziyneti, o esasatı, tesadüfe ve tabiata isnad etmeye mecbur olmuştur." (İşârâtü'l-İ'câz, Bakara Sûresi, Âyet: 21, 22.)

Zerrelerin ezelî olması ile sonradan bir defa yaratılıp daha sonra yaratılmaması farklı şeylerdir. Materyalist felsefe "Atomlar ezelidir." demekle Allah’ı ve onun yaratma fiilini inkâr ediyorlar. Hâlbuki zerrelerin demirbaş olarak bir defa yaratılıp daha sonraki yaratmaların mevcut zerreler üzerinden yaratılmasını ifade etmek yanlış değildir.

Bugün, maddenin ezelî olamayacağı ispat edilmiş bulunuyor. Fizikçilerin şimdi geldikleri nokta, maddenin enerjiden doğduğu ve enerjinin kesifleşmesiyle ortaya çıktığıdır. O halde bu inkârcı kesimin “Madde ezelîdir.” sözünü şimdi de “Enerji ezelîdir.” şekline çevirmeleri gerekiyor. Enerji ise kendiliğinden ortaya çıkmış bir kuvvet değil, Allah’ın kudretinin bir tecellisidir. Allah’ın zatı gibi kudreti ve diğer sıfatları da ezelîdir. Bu kudret tek başına müstakil bir kuvvet gibi olmayıp beraberinde hayat, ilim ve irade sıfatları da vardır. O halde, bir sıfatı hayat olan Allah, mahlûkatı yaratmayı irade ettiğinde kudretiyle onları var etmektedir. Bu var etme ise yoktan değildir, yâni “yokluk” diye hayalî bir şey düşünüp eşyanın ondan yapıldığını vehmetmek yanlıştır. Eşyanın yoktan yaratılması “yok iken var edilmeleri” mânasınadır.

Nur Külliyatında eşyanın yokluğa gitmedikleri, daire-i kudretten daire-i ilme geçtikleri ifade edilmekle, yine eşyanın yokluktan gelmediği ilim dairesinden kudret dairesine geçtikleri de nazara verilmiş oluyor.

Mesela, bir cümleyi önce zihnimizde şekillendiririz. Böylece o cümle var olmuş olur. Ancak, bu cümlenin taşıdığı mânayı başkalarına da bildirmeyi istediğimizde onu yazarız yahut konuşuruz. Böylece cümlemiz ilim dairesinden kudret dairesine geçmiş olur.

O halde, yaratılan eşya yokluktan gelmiyorlar; Allah’ın ilminde nasıl takdir edilmişlerse irade ve kudret sıfatlarının icraatıyla o şekilde varlık âlemine geçiyorlar. Buna göre, eşya yok iken Allah’ın irade ve kudretiyle var ediliyorlar, yoksa yok olan bir şey kendi kendine var oluyor değil.

Teselsülün muhal olduğu kelam âlimlerince arşî ve süllemî denilen on iki delille çürütülmüştür. Bunları, bazı kısa izahlar ve yine bazı kısaltmalar yaparak aşağıda nakledeceğiz. Ancak şunu ifade etmemiz gerekiyor ki, tamamen akla dayanan ve ancak konunun ehli olanlarca tartışılacak ve anlaşılacak bu meseleler bu asrın insanını tatmin etmekten çok uzaktır. Nur Külliyatı’nda, iman hakikatlerine ait deliller, böyle bir tasnife girilmeksizin, hem aklı hem kalbi tatmin edecek şekilde, çok Risalelerde değişik vecheleriyle tafsilatlı olarak izah ve isbat edilmişlerdir.

Arşî ve Süllemî diye adlandırılan on iki delil:

1. Burhan-ı Tatbik: Birbirlerine eşit olan iki miktarın birinden belli bir miktar çıkarılınca eşitlik bozulur. İki sonsuz silsilesi de birbirine eşittir. İki sonsuz silsilesinin birinden belli bir kısım çıkarılınca bunların eşitliği bozulur.

Bir cemiyet silsilesinden bazı parçalar çıkarılınca, kalan kısım o silsilenin tamamından küçüktür. Kelamcılar, son ma'lûlden başlamak üzere, mazi cihetine doğru giden bir illet ma'lûl silsilesi, ayrıca buna nisbetle bir kaç halka (mesela beş halka) geride bitmiş başka bir illet-malûl zincirini tasavvur ederler. Teselsül zincirinde her halka kendisinden öncekine nisbetle ma'lûl, kendisinden sonrakine göre illettir.

Meselâ iki halka düşünelim biri fillerin halkası ki halen de devam ediyor, bu birinci halka olsun bir de dinozor türünün halkasını düşünelim ki bu halka kesildi ve bitti. Bu iki türü ve halkayı maziye uzanan iki çizgi ve hat olarak düşünecek olursak, birbiri ile hizaladığımız zaman dinozor halkasının fil halkasından kısa olduğu anlaşılır. O zaman ezeliyet mânâsı da olmaz, zira ezeliyette noksan ve eksik mefhumu olamayacağı için bu türlerin de ezeliyete gitmesinin imkânsız olduğu anlaşılır. Filler halkası diğer halka ile nisbet edilebildiğine göre o da ezelî olamaz, fazlalık ve eksiklik mefhumları ezeliyet ile bağdaşmaz.

2. Burhan-ı Tezâyüf: Bu delil, hadiselerin illet (sebep) ve ma'lûl (netice, neticenin vücuda gelmesine tesir eden) sayılarının birbirine eşit olmaması esasına dayanır.

Teselsül ve devirde mantık, sebeplerin sonsuza dek gitmesidir. O zaman her netice için bir sebebin sonsuza dek gitmesi gerekir. Hâlbuki her netice için bir sebep olmadığına göre ve sebeb ve neticeler sayı bakımından birbirine denk olmadığı için, o zaman ezeliyet cihetine gidilemez, demektir.

3. Burhan-ı Süllemî: Bir mebde'den (başlangıçtan) bir üçgenin iki kenarı şeklinde uzanan iki çizgi ileri doğru çizilip büyüdükçe aralarında kalan boyut ve alan da büyür. Bu iki çizginin sonsuza doğru uzadıklarını farz edelim. Bunların arasında kalan alanların iki çizgi arasına sıkıştırılmış oldukları halde sonsuz olmaları imkânsızdır.

4. Burhan-ı Türs: Boşlukta kalkan şeklinde bir daire farz edelim. Bu dairenin çemberi üzerinde altı nokta alır ve bu noktalardan dairenin merkezinden geçecek şekilde üç çizgi (çap) çizeriz. Bu şekilde kalkanın sathı altı eşit kısma taksim edilmiş ve her bir kısım iki kenar arasında mahsur olur. Sonra bu kısımlardan her biri hakkında şöyle düşünürüz: Şu kısım ya sonludur veya sonsuzdur. Eğer sonsuz olsa, sonsuz olan bir şeyin iki kenar arasında kalması imkânsız olduğu için, sonsuz kabul edilen bu kısmın sonlu olması gerekir. Eğer ABC üçgeni içinde kalan kısım sonlu ise, bunun gibi diğer beş kısımdan her birinin de sonlu olması gerekir.

5. Burhan-ı Arşî: Sonsuz zannedilen illet ve ma'lul silsilesinden muayyen bir parçanın çıkarılması esasına dayanır. Bu parça silsileden çıkarılınca, silsileden geriye kalan kısım da ister kendisinden çıkarılan parçadan çok olsun, ister az olsun sonlu olacaktır. Çünkü sonlu parçalardan meydana gelen bir cemiyet de sonludur.

6. Burhan-ı Hudus: Üstad Hazretlerinden yukarıda naklettiğimiz hudus delili bu konuda en kifayetli ve mukni bir cevaptır.

7. Burhan-ı İmkân: Üstad Hazretlerinden bu bahsin devamında naklettiğimiz imkân delili bu konuda kâfî bir cevaptır.

8. Burhan-ı Gaye ve Nizam: Kâinatta açıkça görünen hikmet ve gayelerin sebepler tarafından sonsuza dek gitmesindeki imkânsızlıktır.

9. Burhan-ı Kabul-u Amme: Allah inancının insanlık için her devirde fıtrî olarak kabul edilmesi de ayrı bir delildir.

10. Burhan-ı İlm-i evvel: İlmin bir evvelde son bulması. Yani her âlim ilmini bir önceki âlimden öğrenir, o da bir öncekinden bu da en nihayetinde Allah'ın ezelî ilmine dayanır.

11. Burhan-ı Temanü’: Şayet iki ilah olsa kâinatta nizam ve ahenk fesada uğrardı; çekişme yüzünden kavga ve gürültü olması gerekirdi. Bu âlemde fesat ve çekişme alameti olmadığına göre İlah da tektir. Buna Üstad Bediüzzaman Hazretleri, “Bir köyde iki muhtar olmaz.” ifadesi ile işaret eder.

12. Burhan-ı İnayet: Yani kâinatta görünen ihsan ve ikramlar bir mün’imi (ihsan ve ikram eden, nimetleri gönderen) akla gösterir yani ikram ve ihsanları yapan keremli ve lütufkâr bir Zât’a işaret eder.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Kategorileri:
Okunma sayısı : 9.592
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

professi10all
Hizmetinizden dolayı teşekkür ederim. Zaten big-bang meselesi bu olayı kökten çözüyor olsa gerek. Çünkü, sıfır hacmine sahip bir cismin patlamasıyla oluşan kainatın yoktan var edildiğini artık bilim de kabul ediyor ve ispatlanmıştır. Çünkü, diyorlar ki; 'sıfır hacme sahip olan birşey bilimsel olarak "YOK" kabul edilir.' O halde yokluktan varlık alemine çıkmış. Kendi kendine de olamayacağına göre.. O madde yok iken var eden.. bir Halık-ı Zü'l-kemal'i gözlere, akla, kalbe ve hatta ruha da gösterir. Selamet ile..
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...