"Her şeyin zâtında vücudî ve ademî bir sebep bulunmazsa müsâvidir; elbette vâcip ve ezelî olamaz." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Bir şeyin var olma ihtimali ile yok olma ihtimali eşitse, o şey asla ve kat’a ezelî ve ebedî olmak manasına gelen vacip bir varlık olamaz. Zira vacip olan bir varlığın, bir başlangıcı olmadığı için sonu da yoktur.

İlâhî irade, bir mümkünü varlık sahasına çıkarmayı dilediğinde, onu yokluktan kurtarır, var eder. Bu sonradan oluşa “hudus” ve bu vasfa sahip olanlara da “hâdis” denilir. Her mahlûk “hâdis”tir, yani sonradan ihdas edilmiş, varlığa kavuşmuştur.

Mümkünlerin yaratıcısı ancak vâcib olabileceği gibi, hâdis olanları yaratan da ancak ezelî olabilir.

İmkân ve hudus hakikatleri, böylece vücub ve ezeliyeti gösterirler.

Hudûs; sonradan olma, ezelî olmama demektir. Böyle olunca, varlık sahasına çıkaracak zatın, ezelî ve ebedî olması ve Vacib bir vücuda sahip olması yanı varlığının kendinde olması lazım geliyor.

Kelam âlimlerinin devir ve tesülsülü reddeden on iki temel delillerinden birisi hudûs, diğeri de imkân delilidir. Üstad Hazretleri bu iki delile hususî bir ehemmiyet vererek bunları müstakil bahisler olarak ele almıştır. Üstadın bu konudaki izahı şöyledir:

“Gel gelelim “hudûs”a. Mütekellimîn demişler ki: “Âlem, müteğayyirdir. Her müteğayyir, hâdistir. Her bir hâdisin, bir muhdisi, yani mûcidi var. Öyle ise bu kâinatın kadîm bir mûcidi var.”

“Biz de deriz: Evet, kâinat hâdistir. Çünkü görüyoruz her asırda, belki her senede, belki her mevsimde bir kâinat, bir âlem gider, biri gelir. Demek, bir Kadîr-i Zülcelâl var ki, bu kâinatı hiçten icad ederek her senede belki her mevsimde, belki her günde birisini icad eder, ehl-i şuura gösterir ve sonra onu alır, başkasını getirir.” (Sözler, 33. Söz)

Evveli olanın âhiri de olacağına göre bu âlemin de bir âhiri vardır. Âhiri ve evveli olan her şey mahlûktur. Zira ezelî ve ebedî olmak ancak Allah’a mahsustur.

Kâinata ve mahlûkata baktığımız zaman, her şeyin mütebeddil ve bîkarar olduğunu görüyoruz. Yani, hiçbir şey kararında sabit olarak durmuyor ve devamlı değişiyor. Biri gidiyor, biri geliyor. Daimî bir faaliyet gözümüzün önünde işliyor; mahlûkatta değişmeyen hiçbir şeyin olmadığını ilan ve ispat ediyor.

Değişen her şey ise, sonradan meydana gelmiştir; sonradan vücut bulmuştur. Zira yoktu, var oldu. Ezelî ve ebedî olan şeyde, değişmenin olması muhaldir; ezeliyet ona müsaade etmez. Mahlûkatı yokluk karanlıklarından, vücud sahasına çıkan ve varlığa kavuşturan Zâtın ezelî, ebedî ve ve vacib olması zaruridir. Zira hâdisin hâdisi yaratması imkânsızdır. Yok, yoğa vücut veremez.

Madem her şey hâdisdir, yani, sonradan meydana gelmiştir, öyle ise her hâdisin bir muhdisi var, yani onu varlık sahasına çıkaran ve yaratan bir Zat’ın var olduğu sabit olur.

Hudus delili, Allah’ın varlığını ispat ederken, aynı zamanda onun ezeliyetini de ispat ediyor. Zira İlah vasfı ancak ezeliyet ile tamam olan bir vasıftır.

Tebeddül ve tağayyüre maruz kalan hiçbir varlık, ezelî ve vacip olamaz. Kâinattaki herbir şey değiştiğine göre, bunların hiçbirisi İlahi birer vasıf olan ezeliyete ve vacipliğe sahip olamazlar. Ezeliyet ve vaciplik sıfatları, değişmekten ve dönüşmekten münezzeh ve mukaddes olan Allah’a mahsus sıfatlardır. Tabiata ve sebeplere yaratıcılık vasfı verenler, büyük hezeyan içindedirler.

İmkân: Kelime olarak, varlığı da yokluğu da mümkün ve müsavi olan şeylere denir. Cenab-ı Hakk’ın dilemesi ile varlık sahasına çıkanlara vaki; diğerlerine de da mümkin denir. Bütün mahlûkat mümkindir, yani, olup olmaması müsavidir. Mahlûkat, Allah’ın dilemesi ve lütfuyla varlık sahasına çıkar, daire-i ilminden, daire-i kudrete gelir. Her varlık Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarının, cemal ve kemalinin birer aynasıdır.

Allah Vacibü’l Vücuddur. Yani varlığı zatındandır, ezelîdir, ebedîdir, olması vacib, olmaması muhaldir. Varlıkların vücuda gelmesi, mümkinat cinsinden olmayan Vacib bir vücudla mümkündür. Zira mümkünün, mümküne illet, yani sebep olması imkânsızdır. Yoksa devir ve teselsül dediğimiz, mantıksız şeyleri kabul etmemiz gerekir ki, bu da muhaldir.

Devir: Dönme ve aktarma demektir. Mümkün bir şeyin, mümkün olan bir şeyi varlık sahasına çıkarması demektir ki, bu da batıldır. Mesela bir şeyin kendisi yokken bir başka şeye varlık kazandırması tam bir safsatadır. Olmayan tavuğun yumurtayı çıkarması nasıl mümkün değilse, varlık ile yokluk arasında eşit mesafede duran eşyanın birbirlerine illet ve ilah olmaları da mümkün ve kabil değildir.

Şimdi varlık sahasına çıkmamış bir mümkün, nasıl olur da başka bir mümkünün varlık sahasına çıkmasına sebep olabilir. Önce kendisi bir varlığa kavuşacak ki, başka mümküne illet ve sebep olsun. Buradan açıkça anlaşılır ki: Mümkün, mümküne sebep ve yaratıcı olamaz. Sebepleri de sebeplerin eli ile varlıkları da yaratan, varlığı zatından, ezelî ve ebedî olan Allah’tır.

"Ve madem her şeyin zâtında vücudî ve ademî bir sebep bulunmazsa müsâvidir; elbette vâcip ve ezelî olamaz."

Bu cümle yukarıda bir nebze izah ettiğimiz devir fikrinin imkânsızlığına işaret ediyor. Varlık ve yokluk arasında sıkışmış ve varlığa çıkmak için mümkün cinsinden olmayan bir İlaha muhtaç olan eşyanın, biribirlerine İlahlık yapması aklen ve naklen imkânsızdır ve hurafedir.

Devir: Devir muhaldir, yani mümkün olan bir şey bir başka mümkünü yapamaz.

Devir için şöyle bir misal verelim:

“A okuluna kayıt yaptıracaksın ve müracaat ettin. A okulu dedi ki, ‘Kayıt şartımız, B okuluna kayıt belgesidir.’ Sen hemen B okuluna gittin. Onlar da dedi ki; ‘Kayıt şartımız A okuluna kayıt olmanızdır.’ Böyle bir durumda senin, her iki okula da kayıt olman ebediyen imkânsız hale gelir. İşte devir, yani, kısır döngü denilen şey budur.”

Devrin muhal olduğuna şöyle bir misâl de veriliyor:

Yumurtayı kim yaptı?

Cevap: Tavuk.

Tavuğu kim yaptı?

Cevap: Yumurta.

O zaman tavuğu aradan çıkarırsanız yumurta, yumurtayı yapmış oluyor. Yahut yumurtayı aradan çıkarırsanız tavuk, tavuğu yapmış oluyor. Bu ise bir şeyin kendisini yapması demektir ve muhaldir.

Mümkün olan bir varlığı yine mümkün olan bir başka varlık yaratmış olamaz. Mümkünü ancak Vacib olan Allah yaratabilir.

Bir makale düşünelim. “Bunu kim yazdı?” diye sorduğumuzda yazı cinsinden olmayan bir varlık arayacağız ki o da insandır. Yani yazıyı insan yazmıştır. Yazının bir kelimesi diğerini yazmış olamaz, zira ikisi de aynı cinstendirler. Bir insanı anne ve babasının yaptığını söylemek, bir kelimeyi kendinden önce gelen kelimelerin yazdığını söylemek demektir.

Teselsül: Bir varlık bir başka varlıktan olmuş, o da bir önceki varlıktan, o da daha önceki varlıktan olmuş diyerek sonsuza kadar uzanan bir sebeb-netice zinciri kabul ediyorlar. Bu görüşü çürütmek üzere deniliyor ki, eşya madem değişime uğramaktadır, o halde ezelî olamaz. Bu sebepler zincirinin ilk halkası mutlaka olacaktır. O halkayı yapan kim ise ondan teselsül eden bütün varlıkları da o yaratmıştır.

Kendimizden bir misal verelim: “İnsanı kim yapmıştır?” sualine anne ve babası diye cevap veriyorlar. “Onları kim yaptı?” denildiğinde “onları da kendi anne ve babaları yaptı” deniliyor. İnsanlık ezelî olmadığına göre bu silsile ilk insana kadar gidecektir. İşte o ilk insanı kim yaratmışsa ondan doğan bütün torunlarını da O yaratmıştır. Biz ilk atamızı Âdem aleyhisselâm olarak biliyoruz. Ondan ve zevcesinden Habil ve Kabil’i yaratan Allah, bu insanlık silsilesini günümüze kadar getirmiş ve bütün insanlık âlemini de O yaratmıştır. Dünyanın ömrü oldukça gelecek yeni insanları da yine O yaratacaktır.

Teselsülün muhal olduğu kelam âlimlerince arşî ve süllemî denilen on iki delille çürütülmüştür. Tamamen akla dayanan ve ancak mevzuun ehli olanlarca tartışılacak ve anlaşılacak bu meseleler bu asrın insanını tatmin etmekten çok uzaktır. Nur Külliyatı’nda, iman hakikatlerine ait deliller, böyle bir tasnife girilmeksizin, hem aklı hem kalbi tatmin edecek şekilde, çok risalelerde değişik cihetleriyle tafsilatlı olarak izah ve isbat edilmişlerdir.

"Madem âlemde ve her şeyde tagayyür ve tebeddül var; elbette fânidir, hâdistir, kadîm olamaz. Madem hâdistir, elbette onu ihdas eden bir Sâni var. Ve madem her şeyin zâtında vücudî ve ademî bir sebep bulunmazsa müsâvidir; elbette vâcip ve ezelî olamaz. Ve madem muhal ve bâtıl olan devir ve teselsül ile birbirini icad etmek mümkün olmadığı kat'î burhanlarla ispat edilmiş; elbette öyle bir Vâcibü'l-Vücudun mevcudiyeti lâzımdır ki, nazîri mümteni, misli muhal ve bütün mâadâsı mümkün ve mâsivâsı mahlûku olacak."(1)

Üstad Hazretleri bu derste kâinatı Allah’ın yarattığına, bu âlemin müteğayyir olmasını delil getiriyor. Müteğayyir, değişen demektir. Değişen her şey mahlûktur. Zira değişmenin bir başlangıç noktası vardır. Değişen bir şey ezelî olamaz. Bir başlangıç noktasından itibaren daima değişikliğe uğramıştır. Yine Üstadın beyan ettiği gibi,

"Bir şey kanun-u tekâmülde dâhil ise, o şeyde alâ-küllî-hâl neşvünema vardır. Neşv-ü nemâ ve büyümek varsa, ona alâ-küllî-hâl bir ömr-ü fıtrî vardır. Ömr-ü fıtrîsi var ise, alâ-küllî-hâl bir ecel-i fıtrîsi vardır." (Sözler)

Kâinatın kendisinde de meyveleri olan canlılarda da bir kemâl noktasına doğru değişme vardır. Her şey bu noktaya doğru ilerleyecek, o noktada duraklama dönemine girecek, daha sonra zevale meylederek sonunda ölecektir. Kâinatın meyveleri olan bütün canlılarda hükmeden bu kanun kâinat için de geçerlidir. O da bir ilk noktadan itibaren gelişmeye, büyümeye, yayılmaya başlamış sonra insanın yaratılmasıyla kemâlini bulmuş aynı zamanda zevale meyletmesi de başlamıştır. Evveli olanın âhiri de olacağına göre bu âlemin de bir âhiri vardır. Âhiri ve evveli olan her şey mahlûktur. Zira ezelî ve ebedî olmak ancak Allah’a mahsustur.

Allah ezelde vardı, mesela ağaç ise varlık ile yokluk arasında bulunuyordu. Allah ezelî ilmi, mutlak iradesi ile ağacın varlık ile yokluk arasındaki eşitliğini varlıktan yana bozdu ve onu varlık sahsına çıkardı. Varlık ve yokluk arasında eşit bir şekilde duran eşya, asla ve kat’a ezelî ve ebedî sıfatlara haiz olamazlar. Ezeliyet ile mümkün olma hali birbirine ışık ile karanlık gibi zıttır. Mümkün olan bir varlık ezelî olamayacağı gibi, ezelî olan da mümkün olamaz. Mümkün üzerinde tasarruf etmek için bütün noksan sıftalardan münezzeh, bütün kemal sıfatlarla muttasıf olmak lazımdır.

Yüz tane tuğla asla birbirine hükmederek duvar olamazlar; yani birbirleri üzerinde tasarruf edemezler. Ama tuğla cinsinden olmayan bir usta gelir, o tuğlalara istediği gibi şekil verir ve onların üstünde tam bir tasarruf temin eder.

(1) bk. Şualar, Yedinci Şua, (Ayetü'l-Kübra)

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

SORULARLARİSALE 2024 ANKETİ
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...