"Arzın tefrişine sebep, yani vesile, insandır. Bu misafirhanedeki ziyafet onun namına verildi. Fakat istifade, insanlara mahsus ve münhasır değildir." İzah eder misiniz?
Değerli Kardeşimiz;
"Arzın tefrişine sebep, yani vesile, insandır. Bu misafirhanedeki ziyafet onun namına verildi. Fakat istifade, insanlara mahsus ve münhasır değildir. Öyleyse insanların ihtiyacından, istifadesinden fazla kalana abes denilemez."
Kâinat sarayında teşhir edilen harika eserler, sadece insanın nazarına arz-ı endam etmiyor. Allah kâinatı kendi cemal ve kemalini hem görmek hem de göstermek için yaratmıştır. Tabiri caiz ise kâinat sergisinde birinci müşteri Allah’ın İlahi nazarıdır, insan ikinci sıradadır.
"Cemal ve kemal-i manevîsini iki vecihle müşahede etme; yani biri bizzat nazar-ı dekaik aşinasıyla, diğeri ise gayrın nazarıyla bakma" (11. Söz)
Cenab-ı Hak maddeden münezzeh olduğundan O’nun cemal ve kemali manevîdir. Zât’ının güzelliği, esmâsının güzellikleri, sıfatlarının nihayetsizliği, rahmetinin eşsizliği, iradesinin küllî, kudretinin mutlak olması gibi bütün kemal ve cemaller hep manevîdir.
İlim, sanat ve fen sahasında kemal seviyede olan bir sultan, kendi yaptığı eserin bütün inceliklerini bilir, onlarda ne gibi sanatlar sergilediğine vakıftır. Kendi eserlerini böylece müşahede eder. Bir başkası ise bu inceliklerden habersiz olarak, sadece o eserlerin görünen güzelliklerine, haşmetine, tenasübüne bakarak hayran olur. Bizim Süleymaniye Camiini seyredip hayran kalmamızla, bir mimarın seyri arasında çok fark vardır; onun nazarı daha dakiktir, sanat inceliklerini bizden çok daha iyi bilir ve görür.
Aynen bu misâl gibi, Allah’ın nihayetsiz ilim ve hikmetiyle, namütenahi kudret ve iradesiyle yarattığı bu kâinat ve içindeki mevcudatı bizim seyretmemiz çok sığ ve sathîdir. Meselâ, biz bir insana bakarken sadece organlarının şeklini ve onları kaplayan derisini görürüz. Kulağın ötesinde çalışan işitme tezgâhlarını, kafatasında yer alan beyni ve sinir sistemini, duyu merkezlerini, bütün organlarının ve hücrelerinin çalışmalarını, ruhla bedenin alâkasını ve böyle daha nice mu’cizeleri göremeyiz. Bir hekim bunları bize göre daha derin mânada bilse bile, o da, meselâ, beyin tezgâhının çalışmasını sürekli seyredip daima hayret edecek değildir. Milyarlarca insanın beyin tezgâhlarının çalışmasını sadece beyin ameliyatı yapan birkaç doktor, kısa bir süre içerisinde ve bir derece seyredebilirler. Hâlbuki bu faaliyetler mutlaka seyirci isterler. Üstad'ın ifadesiyle;
“Evet, hüsün elbette bir âşık ister; taam ise, aç olana verilir. Hâlbuki ins ve cin, şu nihayetsiz vazifeye, şu haşmetli nezarete ve şu vüs'atli ubudiyete karşı milyondan birisini ancak yapabilir. Demek bu nihayetsiz ve mütenevvi vezaife ve ibadata, nihayetsiz melaike enva'ı ve ruhaniyat ecnası lâzımdır.”(15. Söz)
Kâinat büyük bir mescittir, insanlar ise bu mescidin az bir bölümünde saf tutmuşlardır. Geri kalan bölümler ve saflar ise zahiren boş gibi duruyor. Elbette bu kâinat mescidini inşa eden Allah'ın, boşlukları ve safları doldurmak için ona münasip cemaat ve sakinleri yaratması hikmetinin bir icabıdır. Bu sebepten dolayı Allah, bütün kâinatı ve onda sergilediği eserlerini tefekkür ve takdir edecek melekler ve ruhanîleri yaratmıştır.
Melekler gibi, ruhanîlerin de hakikî mânada temaşa edemeyecekleri nice ince sanatlar insanda sergilenmektedir. İşte bütün bunlar Allah’ın nihayetsiz ilim ve hikmeti ile ortaya çıktıkları gibi, onları hakikî mânada seyreden de yine Allah’tır.
Bu yüzden, insan aklının ve şuurunun ulaşamadığı yerlerin yaratılmasına abes diyemeyiz. Yani kâinat sadece insanın nazarına hitap etmiyor. Öyle ise insanın okuyamadığı yerlere boş ve abes demek doğru bir yaklaşım değildir.
İnsan, niyet ve vekâlet noktasından bütün kâinata vekil ve nazır olabilir. Yoksa insan aklının ve fikrinin bütün kâinatı istisnasız kuşatması ve hepsini külliyetle ihata etmesi mümkün değildir. İnsanın yaşadığı dünya ile semanın o benzersiz ve eşsiz büyüklüğü arasında azim bir fark vardır. İnsan bu farkı niyet ve vekâlet noktasından doldurabilir, ama fiziki ve aritmetik olarak asla dolduramaz.
İnsan bütün kâinatın fıtrî ibadetlerini niyet ve vekâlet ile Allah’a takdim edebilir, ama hepsini tek tek bizzat teftiş ve tefekkür edemez. İşte tek tek teftiş ve tefekkür vazifesi için Allah her bir şeye vekâlet ve nezaret edecek melekleri ve sair şuurlu ruhanîleri yaratmıştır.
“Ezel-Ebed Sultanı olan Sâni'-i Zülcelâl, nihayetsiz kemalâtını ve nihayetsiz cemalini görmek ve göstermek istemiştir ki: Şu âlem sarayını öyle bir tarzda yapmıştır ki; her bir mevcud, pek çok dillerle onun kemalâtını zikreder. Pek çok işaretlerle cemalini gösterir. Esma-i hüsnasının her bir isminde ne kadar gizli manevî defineler ve her bir ünvan-ı mukaddesesinde ne kadar mahfî letaif bulunduğunu, şu kâinat bütün mevcudatıyla gösterir. ...” (32. Söz, 3. Mevkıf)
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
İnsan da tahakküm edemez sair envaa, manası var