Ayetü’n-Nur, Risale-i Nur’a nasıl işaret ediyor?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Medar-ı bahs olan âyetler Nur Sûresinde geçer:

"Allah, göklerin ve yerin nurudur. Nurunun meseli şuna benzer: Sanki bir mişkat (lamba konan yer); içinde bir lamba. Lamba bir cam içinde. O cam, sanki inci gibi parlayan bir yıldız. Mübarek bir ağaçtan tutuşturulur. Bir zeytinden ki, ne şarkîdir, ne de garbî. Onun yağı, neredeyse ateş dokunmadan ışık verir. Nur üstüne nur. Allah nuruna dilediğini hidayet buyurur. Ve Allah insanlar için meseller getirir. Allah her şeyi bilendir."(1)

Âyetin meâlinden âyetin mânasını anlamak neredeyse imkânsızdır. Ama tefsir ilminin ışığında âyete bakıldığında, onun bir mâna deryası olduğu görülecektir. İmam-ı Gazzalî, bu âyetin ve devamında gelen zulümat âyeti ile alâkalı "Mişkatu'l-Envar" adıyla müstakil bir risale telif etmiştir.(2)

Biz burada, alakalı âyeti -birinci derecede "Mişkatu'l-Envar" olmak üzere- değişik kaynaklara müracaatla anlamaya çalışacağız. Şöyle ki:

Bütün varlık âlemi Allah’ın yaratmasıyla vücuda gelmiştir. Âlemi yaratan O olduğu gibi, "O her zaman bir şe'ndedir."(3) âyetinin de ifade ettiği şekilde, her an u zaman bir tasarruftadır.

Nur, Allah'ın isimlerinden olup, "her türlü zuhur kendisiyle meydana gelen" manasındadır. Nur için, "bizâtihi zahir, ligayrihi muzhirdir" yani "kendi zatında zahir olup, başkasını da gösteren" manası verilmiştir. Nur kelimesi, zulmetin zıddı bir manayı ifade eder.(4)

"Cenab-ı Hakk'a ‘Nur’ denilmesi hakikî midir, yoksa mecazî midir?" meselesi, ihtilaflı bir meseledir. Gazzalî'ye göre hakiki nur Allah'tır. Bu kelimenin başkaları hakkında kullanılması mecazdır. Allah lizâtihi ve bizâtihi nurdur. Bütün nurlar O'ndan gelir. Bu nurlar, Allah tarafından onlara emanet olarak verilmiştir.(5) En'am Sûresinin ilk âyetindeki "Allah zulümatı (karanlıkları) ve nuru var etti" âyetinden hareketle bazıları Allah'a "Nur" denilmesini müteşabih bir mâna olarak değerlendirirler.(6) Çünkü burada Cenab-ı Hak'tan doğrudan "nur" olarak değil, "nuru var eden" şeklinde bahsedilmektedir. Kanaatimizce, isimde müşareket mahiyette aynı olmayı gerektirmediğinden, Cenab-ı Hak için Nur ismini hakîkat olarak kabulde bir beis olmasa gerektir.

"Nur" kelimesi, ziyaya ve ziyanın parıltı, kırılması ve yansımasına ıtlak edildiği gibi, gerek hissî ve gerek aklî her çeşit karanlıkların zıddı olarak vicdan ve basirette inkişaf eden afakî ve enfüsî tecellilerin umumuna da ıtlak olunur.(7)

Bursevî, dört çeşit nurdan bahseder:

1. Eşyayı göze gösterip kendisi görmeyen. Mesela Güneş.

2. Eşyayı hem gören, hem gösteren. Mesela göz nuru.

3. Akıl nuru. Bu nur, cehalet karanlığında gizli kalan makulatı (akla hitap eden şeyleri) basirete gösterir, görür, idrak eder.

4. İlâhi nur (nur-u Hak). Bu nur, yokluktan varlığa çıkarır. Cenab-ı Hak eşyayı hem yoklukta, hem varlıkta görür. Çünkü eşya her ne kadar önce yok ise de, Allah’ın ilminde mevcuttur.(8)

Gecenin karanlığında göze görülmeyen eşya, üzerlerine Güneşin doğmasıyla göze görülür. Onun gibi, yokluk karanlığındaki varlıklar dahi İlâhî nur ile gözle görülen haricî vücut kazanırlar. "Allah, göklerin ve yerin nurudur" ifadesi, ilk olarak bu mânayı hatıra getirmektedir. Çünkü nur, "bizâtihi zahir, ligayrihi muzhirdir."

Görülmemenin aslı yokluk olduğu gibi, zuhurun aslı da vücud, yani var olmaktır. Allah, bizâtihi Mevcud, maadası için Mucid'dir.(9)

Hamdi Yazır şöyle der:

"Bütün âlemi meydana koyan, kâinatı gösteren, hakîkati bildiren, gözleri, gönülleri şenlendiren O'dur. O olmasa idi hiç bir şey bulunmaz, hiç bir hakîkat sezilmez, hiç bir neş'e duyulmazdı."(10)

"Allah göklerin ve yerin nurudur" âyetinin, "onları yokluktan varlığa çıkaran, gözlere gösterendir" mânasının yanında, daha şu gibi manalarına dikkat çekilmiştir:

- Allah göklerin ve yerin münevviri, yani nurlandırıcısıdır. Semayı meleklerle, arzı nebilerle tenvir etmiştir.

- Allah, göklerin ve yerin müdebbiri, yani mutasarrıfıdır.

- Allah, sema ve arzda olanları idrak edendir. Çünkü hem kendini idrak eder, hem de külliyat-cüz’iyat, mevcudat-ma’dumat şeklinde diğer şeyleri idrak eder. Onlarda terkib ve tahlil yoluyla tasarrufta bulunur.

- Allah, göklerde ve yerde olanlara hidayet eder, yol gösterir. Göklerde ve yerdekiler, O’nun nuruyla yol bulurlar, iş yaparlar.(11)

Allah’ın göklerin ve yerin nuru olduğu ifade edildikten sonra, bir mesel getirilmiştir. Bu meselde geçen "mişkat, misbah, zücace, mübarek zeytin ağacı ve bunun yağının safiliği", hepsi de nurun ziyade parlaklığını ifade etmekte kullanılmıştır.(12)

Çünkü mişkat, kapalı pencere misali, etrafı camekânla çevrili dar bir sahayı ifade eder. Böyle dar bir sahada lambanın ışığı daha tesirlidir, dağılmaz. Geniş sahada ise ışık, dağılır ve kaybolur. Lambanın cam içinde oluşu, gücüne güç katar. Normal benzinle uçak benzini arasındaki kalite farkı misali, bu lamba hususî bir yağla yanmaktadır. Bu yağ "ne şarkî ne de garbîdir." Hamdi Yazırın ifadesiyle "Cihet şaibelerinden âri, yani bildiğimiz dünya zeytinlerinden değil, la mekanî bir zeytindir."(13)

Ancak, bildiğimiz zeytinle açıklayanlar da olmuştur. Eskiden lambalar, zeytinden elde edilen yağla yakılırmış. Zeytin ağacı, bir tepenin eteğinde olsa, ya sabah güneşi alır (şarkî) veya akşam güneşi alır (garbî.) Fakat sahradaki zeytin gün boyu güneş alır. Böyleleri ne şarkî ne de garbî olup, yağı daha safi, daha kalitelidir.(14)

Bu mesel ile anlatılan ilâhî nurun ne olduğu farklı şekillerde te’vil edilmiştir. Ancak, kanaatimizce bu izahlardaki farklılık, "birini kabul, diğerini reddetmeyi gerektirir" türden olmayıp, "tenevvü’ ihtilafı" kabilindendir. Âyetin bütün bu mânalara şümulü olması Kur'an'ın i'cazının ve îcâzının bir muktezasıdır.(15)

Bu cümleden olarak,

- Doğrudan Allah'ın nuru,
- Hz. Peygamber,
- Kur'an,
- İman nuru
- İlim ve marifet nuru,

şeklinde tefsirler söz konusudur.(16) Cenab-ı Hak Kur'an'dan Nur olarak bahsetmiş;(17) keza, Hz. Peygamberi "sirac-ı münir" (nur saçan bir lamba) olarak tavsif etmiştir.(18)

Hz. Peygamber, cehalet ve şaşkınlık zulmetindeki akılları, gönülleri aydınlatan ve doğru yolu gösteren bir ışıktır.(19) Cenab-ı Hak Güneşi gözlere bir nur yaptığı gibi, peygamberinin nübüvvetini de basiretlere bir nur kılmıştır.(20) O'nun nuruyla cehalet karanlıkları aydınlanır, O'nun nurundan basiret nurları iktibas edilir.(21) Ay nurunu güneşten aldığı gibi, Hz. Peygamber de nurunu Allah'tan almıştır. Ay, gecenin karanlığında etrafı aydınlatır. Hz. Peygamber de zulümat içindeki insanlık âlemini aydınlatmış ve aydınlatmaktadır.

Bursevî, insanların Hz. Peygamberin nurundan istifadeleri hususunda şöyle der:

“Bir lambadan bin lamba tutuşturulur da onun nurundan bir şey eksilmez.”(22)

İmanın, ilim ve marifetin de birer nur olduğunda şüphe yoktur. Çünkü küfür karanlığıyla her şey zulümat içinde görülürken, iman nuruyla kâinat nurlanır, mûnis bir şekil alır.

Keza, cehalet karanlığıyla bir kitaba bakan kişi hiç bir mânaya muhatap olamazken, ilim nuruyla bakınca, o kitabı baştan sona engin ve zengin mânalarla dopdolu görür.

İlâhî nur için getirilen meselin, Cenab-ı Hakk'ın insana bahşettiği beş hisse de işaret ettiğine dikkat çekilmiştir. Şöyle ki:

1. Beş duyu. Hislere hitap eden şeyler bunlar ile idrak olunur.

2. Hayal. Beş duyunun getirdiklerinin sûretlerini korur, akla arz eder.

3. Akıl. Küllî hakîkatleri idrak eder.

4. Müfekkire. Aklen anlaşılan şeyleri (ma’kulatı) telif eder, bunlar üzerinde fikir yürütür. Bunun neticesinde, bilinenlerden hareketle bilinmeyenlere ulaşır.

5. Kuvve-i Kudsîye. Bu, peygamberlere ve evliyaya has bir kuvvet olup, gayb levhaları ve melekût sırları bu kuvve'ye tecelli eder.

İnsandaki beş duyu mişkat gibidir. Çünkü mişkatın mahalli dardır ve zahire bakar. Görülenin ötesini (maverasını) idrak edemez. Işık vermesi makulat ile olup bizzat değildir.

Hayal kuvveti, etraftan gelen müdrekatın (idrak edilen şeylerin) sûretlerini kabulde, aklî nurları zabtetmekte ve müştemil bulunduğu mahlûkatı aydınlatmakta zücace (cam/ayna) gibidir.

Akıl, küllî idrakler ve İlâhî marifetler ile ziya vermekte misbah (lamba) gibidir.

Müfekkire, nihayetsiz semereler (meyveler/ neticeler) vermekte şecere-i mübareke (bereketli bir ağaç) gibidir.

Kuvve-i Kudsiye, zeyt (kandil yağı) gibidir. Çünkü bu kudsî kuvvet, safiliği ve arınmışlığı ile neredeyse tefekkür ve taallüm olmadan ışık vermektedir.(23)

Serdedilen bu mütalanın, bilhassa bilgi teorisi (marifet nazariyesi) noktasında apayrı bir ehemmiyete haiz olduğu ortadadır. Şöyle ki:

Beş duyu, bize dış dünyadan intibalar getirir. Bunlar hayalde yer eder. Akıl, bu intibaları tevil eder, küllî neticelere ulaşır. Müfekkire ise, aklın ulaştığı hammadde mahiyetindeki neticelerden devamlı yeni neticelere varmaya çalışır. Mümtaz kudsî zatlarda bulunan kuvvet ise, vahiy veya ilhama mazhariyetle birden neticelere, nihaî bilgilere ulaşır. İlkokul tahsili bile görmemiş bir halk ozanının, edebiyat profesörlerini hayrette bırakan manzum manaları rahatlıkla ve irticali bir şekilde ifade etmesini, bu kudsî kuvvenin küçük bir tezahürü olarak görebiliriz. Bunun daha üst mertebesi ilhama mazhar evliyalarda görülür. En üst mertebesi ise, vahye mazhar peygamberlerde görülmektedir. Kur'an'ın da bildirdiği gibi, ümmi bir zat olan Hz. Peygamberin,(24) on dört asır boyunca nice müdakkik, muhakkik insanlarca incelenen, devamlı ve dikkatle okunan bir kitabı getirmesi, elbette ve elbette böyle bir kuvve-i kudsîyenin eseridir. Hz. Peygamber, o şeffaf ve hassas kalbiyle vahye mazhar olmuş, Kur'an'ı insanlığa takdim etmiştir.

Nitekim "Ka'bu-'l-Ahbar" âyeti bu tarzda tevil etmiştir. O'nun teviline göre, âyette geçen mişkat Hz. Peygamberin sadrı; zücace, O'nun kalbi; misbah nübüvveti; şecere-i mübareke ise nübüvvet ağacıdır.(25)

Âyet, insan aklının mertebeleri hususunda bir temsil olarak da değerlendirilmiştir. Şöyle ki:

İnsandaki akıl kuvveti, başlangıçta ilimlerden hâli (boş) olup, ancak onları kabule müstaiddir. Bu haliyle mişkat gibidir.

Sonra, cüz’iyyatı (tek tek fertleri) hissetmek vasıtasıyla zarurî ilimlerle nakışlanır. Nazariyatı (teorik şeyleri) tahsil imkânı bulur. Bu haliyle, nurları kabule elverişli zücace (cam/ayna) gibidir.

İlimlerin o akılda yerleşmesi eğer fikir ve içtihadla ise, şecere-i zeytune gibidir. Eğer hads ile ise, zeyt gibidir. Eğer kuvve-i kudsiye ile ise, âyette "Onun yağı neredeyse ateş dokunmadan ışık verir" cümlesi ile ifade edildiği gibidir.(26)

Beydâvi'nin gayet veciz olarak ifade ettiği bu manaları bir parça açmak istiyoruz:

İnsan, hiçbir şey bilmez bir vaziyette dünyaya gelir. Fakat kendisinde âdeta sonsuza açılan bir istidadı vardır. İnsan, bu istidadını kullanmakla, öğrenme kabiliyetini geliştirir. Ayna ne derece parlaksa, mukabilindeki şeyleri o derece berrak aksettirir. Akıl da ne derece keskinse, eşyanın hakîkatlerine o derece nüfuz eder. Zeytin ağacının kendisi ve ondan çıkarılan yağ, yanma hususunda farklıdır. Ağacın kendisinin alev alması hayli gayret gerektirir. Fakat ondan çıkartılan yağın alev alması için bir kibrit kâfidir. Bir de o yağı damıtmak, süzmek yoluyla daha hassas bir hale getirmek mümkündür. O zaman uzaktan bir kibrit çakmak bile yeterli olacaktır. "Onun yağı neredeyse ateş dokunmadan ışık verir" ifadesi bu mertebeye işaret eder.

Kur'an'da zeytin ağacı ve ondan elde edilen zeyt (yağ) ile getirilen bu temsilin bir benzerini petrolde de görmekteyiz. (Petrolün Arabçası da "zeyt" ile ifade edilir.) Ham petrol, o haliyle hemen alev almaz. Arıtıldıktan sonra bir kibrit ile hemen alev alacak duruma gelir. Arıtılmanın ileri bir seviyesinde elde edilen uçak benzininde ise, yakından kibrit çakmağa bile lüzum yoktur; uzaktan çakılan bir kibrit, alev alması için kâfidir.

İşte, aklın başlıca iki türlü seyri vardır.

1. Fikr,
2. Hads (sezgi)

Fikir; aklın, ağır, tedricî ve zamanla kayıtlı olan düşünme seyridir. Hads ise, aklın bir lahzada, bir hamlede matluba ulaşıverecek derecede seri olan ani seyridir.(27) Fikirde, görgüleri- bilgileri bir tertibe koyup bildiğinden bilmediğini anlamak, ahiri evvele bağlamak vardır.(28) Hadste ise, bir şeyin birden açılması, dolaysız idrak, bir anda yakalama söz konusudur.(29) Gecenin karanlığında çakan şimşeğin bir anda etrafı aydınlatıp eşyayı göstermesi gibi, hads'te de böyle bir ani aydınlatma vardır. Hadsin daha ileri mertebesi ise, sırasıyla ilham ve vahiydir.

Âyetin insan aklının mertebelerine işaretine dikkat çektikten sonra, son olarak bir başka latîf manaya atf-ı nazarda bulunmak istiyoruz. Şöyle ki:

Âyet, aynı zamanda mü’minin kalbindeki imanı tasvir etmektedir. Mişkat, mü'min kişi, misbah ise onun imanıdır. Zücace ise o mü'minin kalbidir. Hüccet ve hikmet, kalbteki iman lambasını yandırır.(30) Nur, zücace'nin (camın) zahirinden batınına, batınından zahirine geçiş yapar. Onun gibi, iman nuru mü'minin kalbinden diğer azalarına geçiş yapar. (Yani, iman amele, amel imana yansır.)

Keza, cam en edna bir afete karşı hemen kırılıverecek bir hassasiyettedir. Onun gibi, insanın kalbi de, ona arız olan en edna bir afete karşı hemen bozuluverecek bir hususiyet gösterir.(31)

Nuru'l- envarın isimlerine mazhariyetle zulmetli yokluk karanlıklarından ziyadar varlık nurlarına çıkan mü'minler, "insanları zulümattan nura çıkarmakla vazifeli" olan ve İlâhi beyanda "sirac-ı münir" (ışık saçan bir lamba) şeklinde vasıflandırılan Hz. Muhammed’e (asm) kulak verirler. Böylece küfür karanlıkları yerine iman nurlarını elde ederler. Pek çok âyette "nur" olarak tavsif edilen Kur'an-ı Kerîme tabi olurlar. İman nuruyla âleme baktıklarından her şeyi ziyalı ve mûnis görürler. Bir nur asrı olan Asr-ı Saadeti model alırlar. Kendilerine verilen akıl nurunu ilim ve marifet nurlarını elde etmek için kullanırlar. Birbirlerine nuranî bağlarla bağlanıp, en güzel bir kardeşlik misali sergilerler. İbadetle dopdolu nurlu bir hayat yaşayarak, bir çile yeri olan şu geçici dünya misafirhanesindeki günlerini tamamlarlar. Bir nur âlemi olan Cennete doğru ebed yolculuğuna çıkarlar. Bu dünyada gölgelerini ve numunelerini gördükleri nimetlerin asılları ve menbalarıyla içiçe, o saadet diyarında ebedî hayata mazhar olurlar.

Bu meyanda Peygamber Efendimizin şu duasını tezekkür edebiliriz:

"Allah'ım, kalbimi nurlandır, gözümü nurlandır, kulağımı nurlandır. Sağımı nurlandır, solumu nurlandır. Üstümü nurlandır, altımı nurlandır. Önümü nurlandır, arkamı nurlandır. Nurumu azim kıl."(32)

Dipnotlar:

(1) Nur, 24/35.
(2) Eser, tarafımızdan tercüme edilmiş olup, Diyanet Yayınları arasında basılmıştır.
(3) Rahman, 55/29.
(4) İbnu Manzur, V, 240.
(5) bk. Gazzalî, Mişkatu'l- Envar, s. 36.
(6) Yazır, V, 3516- 3521. Hamdi Yazır, Gazzalî'nin Mişkat'ından iktibas ettiği cümlelerden sonra "Gazzalî'nin bu nurlu sözleri hoştur." diye söze başlar, ardından Allah hakkında "nur" denilmesinin müteşabih bir mana olduğu şeklindeki kanaatini bildirir. Ayrıca bkz. Râzi, XXIII, 223- 224.
(7) Yazır, V, 3516.
(8) Bursevi, VI, 153.
(9) Beydâvi, II, 561. Ayrıca bk. Bursevi, VI, 152; Gazzalî şöyle der: Vücudda ne varsa bunların Allah'a nisbeti, görünen nurun Güneşe nisbeti gibidir. Mişkat, s. 46.
(10) Yazır, V, 3315.
(11) Beydâvi, II, 561. Ayrıca bk. Râzi, XXIII, 224. Râzi, âyetin sonundaki "Allah nuruna dilediğini hidayet buyurur." karinesinden hareketle "Allah, göklerde ve yerde olanlara hidayet eder, yol gösterir." manasını tercih eder. Bu mana, İbnu Abbas'tan da nakledilmektedir.
(12) bk. Zemahşeri, III, 68; Süyûti, Itkan II, 776; Nesefi, III, 145; Ebussuud, VI, 177; Kasımi, Cemaleddin, Mehasinu't- Te'vil (Tefsiru'l- Kasımi), XII, 4525.
(13) Yazır, V, 3523.
(14) Kurtubi, XII, 171.
(15) Bediüzzaman, nur âyetinin çok manalara işaretinin yanında maddi bir nur olan elektiriğe de işaret ettiğini söyler. bk. Şualar, s. 690. Gerçekten de âyetin meâline bile bakıldığında âdeta elektiriği tarif ettiği görülecektir. Mesela, elektiriğin kaynağı ne şarkta, ne de garpta olmayıp semavi yağmurdur. Bir ateş dokunmadan sadece bir temasla ışığını vermektedir.
(16) Kurtubi, XXII, 172; Alusi, XVIII, 165-166; Yazır, V, 3522; Alusi, XVIII, 165-166.
(17) Mesela, bk. A'raf, 157; Teğabün, 8.
(18) Ahzab, 33/46.
(19) Yazır, VI, 3911.
(20) Zemahşeri, III, 266.
(21) Beydâvi, II, 561.
(22) Bursevi, VII, 197.
(23) Gazzalî, Mişkat, s. 78; Beydâvi, II, 564.
(24) A'raf, 7/157-158; Ankebut, 29/48.
(25) Alusi, XVIII, 170. Ayrıca bk. Ebussuud, VI, 175; Kurtubi, XII, 172.
(26) Beydâvi, II, 564.
(27) Yazır, I, 566-567.
(28) Yazır, VII, 4868.
(29) Akarsu, Bedia, Felsefi Terimler Sözlüğü, s. 158.
(30) Ebussuud, VI, 175; Kurtubi, XII, 172.
(31) Bursevi, VI, 156.
(32) Buhari, Daavat, 10.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

muhammed-said-akdağ

Muazzam bir izah olmuş, Allah ebeden razı olsun.

 

Böyle ve derin külli manalar Subhanallah...

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yükleniyor...