"Hakikatin rengi" ne demektir, hakikatin renginin değişmesi ne demektir; izah edebilir misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

“Suyun rengi, içinde bulunduğu kabın rengidir.” denilir. İnsanlar gerçeği gerçekte olduğu gibi görmek yerine, ekseriyetle kendi anladıklarına göre görürler ve izah ederler. Mesela, kırmızı camlı bir gözlük takan kimse, “Her şeyi kırmızı olarak görüyorum.” dese, bu hüküm kendisi açısından doğru olmakla beraber, hakikatin ifadesi değildir. Hele hele, her şeyi kırmızı görmekten “Her şey kırmızıdır.” şeklinde bir genellemeye gitmek, hakikate büsbütün aykırıdır. Mesela, büyük ilim adamı Galileo şöyle der:

"Gözlerimizin önünde serili bulunan tabiat, büyük bir kitap gibidir. Ancak yazıldığı dili bilirsek, bu kitabı okuyabiliriz. Bu kitap, matematik diliyle yazılmıştır. Onun harfleri, üçgenler kareler, daireler ve öteki geometrik şekillerdir. Bu şekilleri bilmeden tabiatın hiçbir şeyini anlayamayız."

Bediüzzaman hazretleri, bu konuda dikkat çekici tahliller yapar. Şöyle ki:

"Herkes kâinatı kendi aynasıyla görür…"(2)

O, haricî âlemin bize yansımasını "ayna" misaliyle açıklar.

"Herkesin her günde şu âlemden mahsus bir âlemi var. Hem o âlemin keyfiyeti o adamın kalbine ve ameline tâbidir. Nasıl ki ayinende görünen muhteşem bir saray, ayinenin rengine bakar. Siyah ise siyah görünür, kırmızı ise kırmızı görünür. Hem onun keyfiyetine bakar. O ayine şişesi düzgün ise sarayı güzel gösterir. Düzgün değil ise çirkin gösterir..."(3)

Tasavvuf yolunda gidip vahdetü’l-vücud görüşünü benimseyenler olmuştur. İmam-ı Gazzalî, onların halini şöyle anlatır:

Arifler, hakikatin semasına yükseldikten sonra, vücutta Vahid ve Hak olan Allah'tan başkasını görmedikleri hususunda ittifak ettiler. Lakin bazısında bu hal "ilmî bir marifet" olarak gerçekleşti. Bir kısmı ise, "zevkî bir hâl" olarak bunu yaşadı. Bunlardan kesret bütünüyle ortadan kalktı ve tamamen ferdaniyete müsteğrak oldular. Akılları buna tam kanaat getirdi. Mazhar oldukları bu halde, kendilerinden geçtiler. Kendilerinde Allah'tan başkasını zikre mecal kalmadı. Hatta kendilerini de unuttular. Onların nezdinde ancak Allah oldu. Akılları başlarından gidecek şekilde (manen) sarhoş oldular. Onlardan biri "Ene'l-Hak" dedi. Bir başkası "Kendimi tenzih ederim, şanım ne yüce!" dedi. Bir başkası ise, "Cübbemde Allah'tan başkası yok." diye söyledi.

Sekr halindeki sarhoşların sözlerini uzun uzun anlatmaya lüzum yok. Ancak bunların sarhoşlukları geçip Allah'ın arzda mizanı olan akıl sultanı kendilerine geri verildiğinde, bunun hakikatte bir "ittihat"(4) olmayıp bir nevi ilhad olduğunu anladılar.(5)

Vahdetü’l- vücud yolunda gidenler, gayet samimi Müslümanlardır. Ama âlem onların gördüğü gibi değildir. Her ne kadar eşyanın bizatihi varlığı yoksa da Allah’ın yaratmasıyla bir varlığı olduğu göz ardı edilmemelidir. Cenab-ı Hak Fatiha Sûresinde kendini “âlemlerin Rabbi” olarak bize bildirir. Demek hem Allah var, hem de âlemler… Ve bizler Rabbimizi âlemler vasıtasıyla tanımaktayız. İslâm âlimleri, bu konuda “Eşyanın hakikati sabittir” esasını zikrederler. Yani, görmekte olduğumuz şeyler şahsî itikad bakımından değil, haricî vücut ve hüviyet bakımından bir hakikat olarak vardır. Eşyanın hakikatı, evham ve hayalden ibaret değildir.(6) Bizler şu anda hayalî bir âlemde değil, hakiki bir âlemde yaşamaktayız.

İşte Kur'an, eşyayı yaratan zâtın kelâmı olarak her şeyi hakikatiyle beyan eder, eşyanın hakikatlerini bize bildirir.

Dipnotlar:

(2) Nursi, Lem'alar, s. 182.

(3) Nursi, Sözler, s. 253.

(4) Yaratılmış insanın yüce Yaratıcı ile ittihat etmesi elbette hiç bir cihetle düşünülemez. Maneviyat sarhoşları sekr halinde iken ittihadı hatırlatır sözler söylemişlerse de, akılları başlarına geldiğinde o sözlerinden dolayı istiğfar etmişlerdir.

(5) Gazzalî, Mişkat, s. 42.

(6) Taftezanî, Sa’duddîn, Şerhu’l-Akaid, s. 5; Aydın, Ali Arslan, İslâm İnançları ve Felsefesi, s. 111.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...