"Ben istiyorum ki, ben o olsam, belki o adamım." Dünyevi ve uhrevi makamlar istenmeyeceğine göre; bu ifadeyi nasıl anlayabiliriz?
Değerli Kardeşimiz;
"Hazret-i Şeyh, veraset-i mutlaka noktasında, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın kadem-i mübarekini omuzunda gördüğü için, kendi kademini evliyanın omuzuna o sırdan bırakıyor. Kasidesinde zahir görünen, temeddüh ve iftihar değil, belki tahdis-i nimet ve âli bir şükürdür. Yalnız bu kadar var ki, muhibbiyet makamı olan makam-ı niyazdan mahbubiyet makamı olan nazdarlık makamına çıkmış. Yani tarik-i acz ve fakrdan, meşreb-i aşk ve istiğraka girmiş. Ve kendine olan niam-ı azime-i İlâhiyeyi yâd edip, bihakkın müftehirane şükretmiştir."(1)
Nefsini ıslah edip itaat altına alan büyük zatların tahdis-i nimet kabilinden sözlerini, fahirlenme ve gururlanma olarak anlamamak gerekir. Şah-ı Geylani Hazretlerinin yukarıdaki ifadeleri de buna bir misaldir.
Nefs-i kâmile olan büyük zatların sözlerinin fahre ve gurura incirar etmesi pek mümkün değildir. Üstadımızın nefsi de kâmile olduğu için, bu sözlerinde bir fahir ve gurur gözetmesine asla ihtimal vermiyoruz.
“Ben kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum” diyen bir Üstadın, gururlanması mümkün değildir.
Bediüzzaman Hazretleri nefsinde asr-ı saadeti yaşayan müstesna bir şahsiyettir. Böylesine büyük bir şahsiyetten sudur eden bu ve benzeri sözler elbette küllî mânaları havidir. Bu manaların başında Risale-i Nur meslek esaslarının en büyüklerinden olan İhlâs gelmektedir.
Üstad Hazretleri Emirdağ Lahikasında şöyle der;
“Yoksa hâşâ kendimizi satmak ve beğendirmek ve temeddüh etmek ve hodfüruşluk etmek ise; Risale-i Nur’un ehemmiyetli bir esası olan ihlâs sırrını bozmaktır. İnşâallah Risale-i Nur kendi kendine, hem kendini müdafaa ettiği, hem kıymetini tam gösterdiği gibi, bizi de manen müdafaa edip kusurlarımızı afvettirmeğe vesile olacaktır.”
Benzer bir ifade de Şualar’da şöyle geçer;
“Malûm olsun ki; ben Risale-i Nur’un kıymetini ve ehemmiyetini beyan etmekle Kur’an’ın hakikatlarını ve imanın rükünlerini ilân etmek ve za’f-ı imana düşenleri onlara davet etmek ve onların kuvvetlerini ve hakkaniyetlerini göstermek istiyorum. Yoksa, hâşâ kendimi ve hiçbir cihetle beğenmediğim nefs-i emmaremi beğendirmek ve medhetmek değildir. Hem Risale-i Nur zahiren benim eserim olmak haysiyetiyle sena etmiyorum. Belki yalnız Kur’anın bir tefsiri ve Kur’andan mülhem bir tercüman-ı hakikîsi ve imanın hüccetleri ve dellâlı olmak haysiyetiyle meziyetlerini beyan ediyorum.”
Burada "makam istemek" şöhret talep etmek değil, büyük bir hayra vesile olmak arzusu bahis mevzuu. İnsanın, Allah için böyle büyük hizmet ve hayırlara talip olması ne ihlasa ne de dine münafi değildir.
Nitekim birçok sahabe, vasıfları belli ama şahısları belli olmayan bu tarz hizmetlere talip olmuşlardır. Mesela,
"İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan; o ordu ne güzel ordudur!.."(2)
Bu hayra ve hadîse nail olmak için, birçok sahabe cenk meydanlarına atılmıştır ki bunların en meşhuru seksen yaşına rağmen Ebû Eyyub el-Ensârî Hazretleridir.
“Mütekellimînden ve ilm-i kelâm ulemasından birisi gelecek, bütün hakaik-i imaniye ve İslâmiyeyi delâil-i akliye ile kemâl-i vuzuhla ispat edecek...”(3)
ifadesinde, makamdan ziyade büyük bir hayra vesile olma arzusu bulunuyor.
Dipnotlar:
(1) bk. Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Sekizinci Lem'a
(2) bk. Ahmed bin Hanbel, IV, 335; Buhârî, et-Tarihu'l-Kebîr, I (ikinci kisim), 81; et-Târihu's-Sagîr, I, 341; Taberânî, el-Mu'cemu'l-Kebîr, II, 24; Hâkim, Müstedrek IV, 422; Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, VI, 219; bk. Hadislerle Gerçekler, c. 2; s. 251-254.
(3) bk. Şualar, Yedinci Şua.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü