"Bütün ilimlerin ve marifetlerin ve kemalât-ı insaniyenin en büyüğü imandır ve iman-ı tahkikîden gelen tafsilli ve bürhanlı marifet-i kudsiyedir." İzah eder misiniz?
Değerli Kardeşimiz;
Marifet; Allah’ı isim ve sıfatları ile bilmek ve tanımaktır. Allah’ı bilmenin ve tanımanın ise çok şubeleri, mertebeleri ve dereceleri vardır.
İman Allah’ı bilmek, marifet ise tanımaktır. Allah’ı tanımanın sonu yoktur. Akıl ve marifette en ileri, esma-i ilahiyenin en mükemmel aynası olan Resul-i Ekrem Efendimiz (sav.) Mi’rac vasıtasıyla yedi kat semayı geçerek cenneti ve cehennemi gördü, nice âlemleri okudu buna rağmen şöyle buyurdu: “Subhâneke maarefnake hakka marifetike ya Ma’ruf” (Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Biz seni tam bir marifetle bilemedik Ey Ma’ruf/bilinen).”
Kâinattaki bütün harika eserler Yüce Allah’ın varlığına ve birliğine güneş gibi aynadır. Marifette derinleşen bir mütefekkir, bütün kâinatta tecelli eden esma tecellilerini okur, her mahlûkta Cenab-ı Hakk’ın sikkesini görür, mührünü ve damgasını idrak eder, azamet ve kibriyasını anlar. Allah’ı tanıdıkça imanı inkişaf eder, muhabbeti artar, ubudiyet ile O’na yaklaşır. Evet, imandan sonra en yüce mertebe ve en âli makam; marifetullahtır.
Allah’ın sadece varlığını bilip kâinatta tedbir ve tasarrufunu inkâr etmek ve rububiyet ve ulûhiyetinin eserlerini ve tesirlerini kâinat üstünde okuyamamak da bir bilmektir, ama kâfi hakiki bir bilmek ve tanımak değildir.
Hâlbuki Kur'an öyle bir marifet dersi veriyor ki, Allah’ın varlığının ve birliğinin yanında şuunatının, sıfatlarının ve isimlerinin kâinattaki tecelli ve icraatlarını akla, kalbe ve hissiyatlara tesis ettirerek dem ve damarlarına işlettiriyor. Her hâdisede Allah’ın rububiyet ve ulûhiyetini göstererek tam bir marifet dersi veriyor.
Yıldız böceği küçük ışıkçığına itimad edip güneşin ışığına meydan okuduğu için, zifiri karanlığa mahkûm olmuştur. Bunun gibi filozoflar da vahiy güneşine teslim olmayıp kendi kafa fenerlerine itimad eden deha derecesindeki birçok filozof, kâinat karanlığı içinde boğulmuş, taklidî bir imanı zor elde etmişler.
Aristo ve Eflatun gibi üstün zekâ sahibi olan dahiler, Allah’a iman ettikleri halde, tekrar dirilmenin ruhen olacağına inanmışlar ve bedenin de dirilmesini akıllarına sığıştıramamışlardır.
İbn-i Sina’nın, "Haşirde akıl ile gitmek imkânsız, ama iman ile teslim oluruz" sözü, vahye tâbi olmayan aklın hâdiseleri anlamakta ne kadar aciz ve ihatasız olduğunu gösterir. Ama akıl vahyin teslimiyetine ve terbiyesine verildiği zaman, şu kâinatın en ince ve en müşkül meselelerini açan bir anahtar hükmüne geçer; kâinatın âli ve yüksek bir mütefekkir nazırı olur.
Vahyin terbiyesine girmeyen akıl, Allah’ı kâmil manada bilemez ve tahkikî bir marifete yetişemez. Bu sebeple akıl vahyin tedbir ve terbiyesine girip, onun dairesinde işlemesi gerekir, yoksa şirk ve küfür bataklığında kaybolur gider. Sadece aklı esas alan deha derecesindeki filozoflar, kâinatta boğulup küfür ve şirk çukurundan kurtulamamışlar.
İnsan, sadece aklı ile varlıkları tanır ve vazifelerini bilir; fakat onların yaratılış gayelerini, tesbih ve ibadetlerini anlayamaz. Tevhid akidesi, hakikat-ı eşya, insanın ve kâinatın yaratılış gayesi gibi ulvi hakikatler, ancak onlar ile anlaşılır ve bilinir.
Vahiysiz ve peygambersiz akıl, her zaman sırat-ı müstakimde yürüyemez, ufku her şeyi kuşatamaz ve tam bir mürşid olamaz. Çünkü akıl da bir mahlûktur, idraki sınırlı ve mahduttur. Kâinatın ve insanın yaratılışındaki âli maksatlar ve ilahî hikmetler ancak “yüksek dellal, doğru keşşaf, muhakkik üstad ve sadık muallim” olan başta Hz. Muhammed (s.a.v) olmak üzere diğer bütün peygamberlerle bilinir ve anlaşılır.
İnsan, mücerred akıl ile Allahü Teâlâ'nın varlığını bilse dahi, O Zât-ı Akdes'in kudsî sıfatlarını ve esmasını, bu kâinatın yaratılış hikmetini, insanların vazifelerini, şu mevcudatın nereden gelip, nereye gittiklerini ve ahirete ait hakikatleri bilemeyeceğinden Cenâb-ı Hak onlara peygamberler ve semavî kitaplar gönderdi.
Sadece akıl ile hareket edenler, hâdiselerin iç yüzünü, necat yolunu, âlem-i ahirette olacak vukuatları bilemezler ve bilemediler de. Kur’an ve diğer semavî kitaplar, âlem-i ahirette olacak bütün hâdiseleri bir harita gibi insan aklının önüne koymuşlardır. Vahy-i ilahide akıl ve mantığın kabul edemeyeceği veya inkâr edeceği hiçbir hakikat yoktur. Evet, gelen her peygamber aynı davayı anlatmış ve aynı hakikati ders vermiş ve aynı çizgide ittifak etmişlerdir.
İşte marifetin kudsî olması, aklın vahyin tedbir ve terbiyesine girerek her şey üstünde Allah’a açılan cihetleri okuyup talim etmesi manasındadır. Mücerred akıl ile Allah’ı aramak da bir cihetle marifet şumulüne girer, ama bu marifet kudsî değildir. Yani vahye dayanmadığı için kısır ve kuru bir bilgi kırıntısıdır, Allah’ı hakkı ile tanıtamaz.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü