"Mârifetullah" ne demektir, izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Marifet; "tanıma, bilme ve irfan sahibi olma" demektir.

Marifetullah, Allah’ı tanımak, “İlahi sıfat ve isimlerin tecellilerini tefekkürde erişilen mertebe,” “ilahi hakikatlara vukufiyet”,“kalbî inkişaf” şeklinde tarif ediliyor.

İnsanın yaratılış gayesinin ibadet olduğunu beyan eden İlahi Ferman'daki bu ibadet kelimesini, çoğu âlimlerimiz “marifet” olarak tefsir etmişler; insanın yaratılış gayesi Allah’ı tanımak ve bu vadide daima ilerlemektir, demişler. Bu mana hakikaten de ruhumuzu tam tatmin ediyor.

Allah’a inanan insanın kalbi imanla nurlanmıştır. Bu ise kör gözün açılmasından, işitmeyen kulağın duymaya başlamasından çok ileri bir inkişafla ruhun, “Rabbine kavuşması, ona inanması ve kendini onun mahluku olarak bilmesi”dir. Şimdi sıra, onu tanıma vadisinde mesafeler katetmeye gelmiştir.

Kur’an-ı Kerim, mümine daima marifet dersleri verir. Allah’ın adıyla başlar ve hemen Allah’ın Rahman ve Rahîm olduğunu bildirir. Bu bir marifettir, yani Allah’ı Rahman ve Rahîm olarak tanımaktır.

Fatiha suresinde Rabbimizi, “Rabb-ül-âlemin” olarak tanırız. O, bizim Rabbimiz olduğu gibi, bütün hayvanlar, bitkiler âleminin de Rabbidir. Sema âleminin, arz âleminin de Rabbidir. Melek âleminin, cin âleminin de Rabbidir. Arşın, kürsinin, cennet ve cehennemin de Rabbidir. Bunları düşündükçe, onun marifetinde daha da terakki ederiz.

İnsan marifetullahta derinleştikçe hem Rabbinin keremini, ihsanını, afvını ve ğufranını daha iyi anlar; hem de onun kudretini, azametini, celâl ve kibriyasını. Böylece o müminin ruhunda muhabbetle mehafet, yani Allah sevgisiyle Allah korkusu birlikte inkişaf eder. Rabbini ne kadar çok severse, korkusu da o nisbette artar.

Bir kul, bütün sıfatları sonsuz olan Allah’ın marifetinde ne kadar ileri giderse gitsin, önünde yine sonsuz bir mesafe vardır.

İlim ve marifet yani bilme ve tanıma arasındaki farka da kısaca temas edelim:

Bir talebe hücrenin varlığını bilir, ama o sahada mütehassıs olan biri hücreyi tanır. Hepimiz yıldızların varlığını biliriz ama bir astronomi âlimi onları tanır.

Gözü bilmek başka tanımak başkadır. Hepimiz gözün ne olduğunu biliriz, ama onu bütün hususiyetleriyle ancak göz sahasında ihtisas yapmış ilim adamları tanırlar.

Bu misaller ışığında baktığımızda Allah’ı tanımanın, onun varlığını bilmenin çok ötesinde olduğu açıkça görülecektir.

Marifetullah sonsuz bir sahadır. Allah’ın zatı bilinemeyeceğine göre, marifette terakki etmenin en sağlam yolu, ilahi isimlerin ve sıfatların tecelligâhı olan mahlûkat âlemini Allah namına tefekkür etmektir.

Fen ve teknik sahasında ihtisas yapan ilim adamları gece gündüz okuyor, her biri kâinat kitabının bir bölümünü inceliyor, önceki ilim adamlarının ortaya koydukları bilgilere yenilerini eklemeye çalışıyor ve hepsi “Bu sahada alınacak daha çok yolumuz var.” diyorlar. Demek ki, Allah’ın bir mahlukunu bile hakkıyla tanımanın sonu yoktur. Allah’ın ilim ve hikmetinin bir tek tecellisini anlamanın sonu olmazsa, bütün sıfatları sonsuz ve mutlak, bütün esması nihayet kemalde olan Allah’ın marifetinde ne kadar yol alınsa yine az olacağı açıkça anlaşılır.

Allah’ı hakkıyla, ancak kendisi bilir. Biz ise onun varlığını biliriz; sıfatlarının, isimlerinin tecellileriyle onu tanırız.

Bilindiği gibi cennette namaz, oruç, hac, zekât gibi ibadetler yok. Ama, marifette terakki, orada, çok daha ileri seviyesiyle, yine hükmünü icra edecek. Burada, içtiği bir bardak suda Rezzak ismini okuyan bir mü’min, orada cennet ırmaklarından içecek, Rabbinin rezzakiyetini çok daha güzel anlayacak, daha geniş dairelerde tefekkür edecek.

Burada semayı seyreden gözler, orada Arşı seyredecekler. Diriliş hadisesiyle insanlar yeniden yaratılırken, cennetin bütün lezzetlerinden faydalanabilecek ve cehennemin o hayallere sığmaz acılarını çekebilecek bir mahiyete kavuşacaklar.

İşte, mümin, bu yeni yaratılışıyla, cennette dünyadakinden çok daha fazla lezzet alacak; tefekkürü, hayreti, şükrü ve marifeti de o nisbette artacaktır.

Bu dünyadaki nimetler, cennettekilerin yanında gölge gibi. O hâlde, oradaki marifet de bu dünyadakinden o derece ileri olmalı.

Her mümin Cenâb-ı Hakk’ın mekândan münezzeh ve her mekânda hazır olduğuna inanır. Bütün mekânları ve onlarda meydana gelen bütün hâdiseleri birlikte yaratan Allah’ın, her mekânda hazır olduğuna akıl da şehadet eder. Ama bu imanın ve bu şehadetin kalplerde, duygularda, hislerde icra ettiği tesir noktasında, müminler arasında çok farklılıklar vardır.

Bu hakikati sadece sorulduğunda hatırlayan bir mü’min ile bu imanını ruhunda hâkim kılan ve ilahi murakabe altında bulunduğunun idraki içinde sözlerini, fiillerini ve hâllerini daima kontrol eden bir diğer müminin bu noktadaki marifetleri birbirinden çok farklıdır.

İslâm’da tevhid esasdır. Her mümin Allah’ın bir olduğunu bilir; onun eşi, benzeri, yardımcısı olmadığına iman eder. Bu, hakiki bir marifettir. Ama bu marifette de nice dereceler var. “Vahdehu”nun şu tefsirine bu nazarla bakalım:

“Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma. Onlara tezellül edip minnet çekme. Onlara temelluk edip boyun eğme. Onların arkasına düşüp zahmet çekme. Onlardan korkup titreme...” (Mektubat, Yirminci Mektup, Birinci Makam)

İşte bu ulvi makama ermede müminler arasında nice dereceler var. İnsan, Allah’ın azamet ve kibriyasını düşündükçe, nefsinin zillet ve hakaretini daha iyi anlar; ona büyüklenme fırsatı vermez. Onun rahmet eserlerini tefekkür ettikçe kalbi şükür ve minnetle dolar.

Her biri sonsuz kemalde bulunan bütün ilahi sıfatlar ve isimleri de bunlara kıyas ettiğimizde, Allah’ın marifetinde terakki etmenin sonu olmadığını daha iyi anlar ve bu vadide insanlar arasında bir bakıma sonsuz farklılık bulunduğunu da daha iyi idrak ederiz.

İlave bilgi için tıklayınız:

- RİSALE-İ NUR'DA MARİFETULLAH YOLLARI.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...