"Dalâlet ve fenalıklar cehaletten gelse, def etmesi kolaydır. Fakat fenden, ilimden gelen dalâletin izalesi çok müşküldür." Eğitimli insanların hakikatleri anlaması daha kolay olması gerekmez mi?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Okumuş "ben bilirim" havasında olan, enaniyetli insanlar çok zahir hakikatleri bile göremeyebiliyorlar. Enaniyet ve kibir, ilmin şeklini değiştirip küfre vesile yapabiliyor. Hatta bu asrın en büyük kâfirleri bunların içinden çıkmıştır denilebilir. Onun için halk arasında bu tip insanlara işaret etmek için; “Cahile laf anlatmak deveye hendek atlatmaktan zor” sözü yerine, bizim buralarda meşhur olmuş şöyle bir söz vardır: “Okumuşun cahiline dert derman sığmaz.”

İnsanın fikir âlemini şekillendiren ve besleyen iki ana unsur vardır. Birisi fikir nurudur. Yani akıl ile afakî âlemden aktarılan malumatlardır. Diğeri ise kalpten gelen nurlardır. Dış âlemin kapısı akıl, iç âlemin kapısı ise kalptir.

İşte insanın kalbi zulmet içinde olsa, dışarıdan gelen ilim hiç bir fayda vermez. Görmek için gözün hem beyaz tabakası hem de siyah tabakası nasıl elzem ise, aynı şekilde fikrin aydınlığı ve ilmi yanında kalbin idrak ve basiret noktası da beraber olması gerekir. Aksi halde basiret olmaz.

Kalbin süveydası olan enaniyet ve kibir, kâfirler için kalpteki karanlık ve günahlı noktadır ki, gelen bütün ilimleri manasız kılan ve boşa çıkaran bu noktadır.

Mü’minin kalbindeki iman nuru, kalbin ortasındaki idrak ve basiret noktasıdır. Bu da gelen bütün ilim ve manaları imana ve sevaba kalbeden bir makine gibi çalışıyor.

Her taraf ışık olsa, ama gözün içindeki siyah tabaka olmasa, görme hâdisesi olmuyor. Onun için bir adam kâinatın bütün ilimlerini bilse ve anlasa, kalbindeki o basiret ve idrak nuru yoksa hepsi boşa çıkıyor, imana dönüşmüyor. Bu sebeple hiç kimse;“filanca ilim adamı inkâr etmiş” diye şüpheye düşmesin.

Basiret ise, kalbin idrak etme kabiliyetidir. Akıl için nasıl mantık kaideleri varsa, basiretin de ince ve latif manaları vardır. Basar yani göz maddeyi görür, basiret ise röntgen şuaı gibi maddenin maverasını seyreder ve oradaki marifet şualarını toplar.

Akıl; düşünme, tefekkür etme, delilleri değerlendirme vazifesini yapar. Kalb ise imanın mahallidir. Yani insan aklıyla anlar, doğruluğunu kabul eder, kalbiyle de inanır. İmanın olduğu gibi, sevginin ve korkunun da mahalli kalptir.

“Zulmetli münevverler, bu sözü bilmeliler: Ziya-yı kalbsiz olmaz, nur-u fikir münevver.”(Lemaât)

Yani, karanlık aydınlar bilmeliler ki, kalb ziyası olmadan fikir nuru parlak olamaz. İşte ilim adamları sadece maddeye hasr-ı nazar ettikleri için, kalp gözleri o ilimlerin maverasını göremediği için imana gelmiyorlar.

Geçmişte en tehlikeli ve ölümcül bir hastalık olan verem, günümüzde basit bir aşı ile tedavi ediliyor. Günümüzde ise en tehlikeli, en yaygın ve ölümcül hastalık kanserdir. Onun tedavisi için ayrı bir ilaç lazımdır. İşte her zamanın manevî hastalıkları, bu maddî hastalıklar gibi değişik oluyor, onun için her manevî hastalığa, Allah manevî bir hekim ve ilaç gönderiyor.

Eski zamanlarda tarikat manevî bir ilaç idi ve ekser insanları irşad ediyordu. İslamiyet’in hafife alındığı, ulvî hakikatlerle istihza edildiği, Allah’ın açıkça inkâr edildiği, sünnetlerin terk edildiği, her türlü batıl itikatların ve menfi cereyanların yayıldığı, gençleri ahlâksız ve dinsiz yapmak için birçok dernek ve locanın birlikte çalıştığı bu dehşetli asırda tarikat tam tiryak olamıyor. Bu nedenle, bu zamana yeni bir ilaç, yeni bir hekim gerekiyor ki; Risale-i Nurlar bu vazifeyi ifa ediyor.

Üstad Hazretleri bu asrın nasıl dehşetli bir asır olduğunu şöyle ifade etmektedir:

“Eski zamanda küfr-ü mutlak ve fenden gelen dalâletler ve küfr-ü inadîden gelen temerrüd bu zamana nisbeten pek az idi. Onun için, eski İslâm muhakkiklerinin dersleri, hüccetleri o zamanlarda tam kâfi olurdu. Küfr-ü meşkuku çabuk izale ederlerdi. Allah’a iman umumi olduğundan, Allah’ı tanıttırmakla ve cehennem azabını ihtar etmekle çokları sefahetlerden, dalâletlerden vazgeçebilirlerdi.” (Şualar)

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Kategorileri:
7
Okunma sayısı : 6.601
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

drerkan
Çok güzel izah olmuş.Allah razı olsun.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Cem Demir

Neden dalalet fen ve ilimden gelse izalesi müşkildir? Halbuki "deveye hendek atlatmak cahile laf anlatmaktan kolaydır" atasözü bunun tersini söylüyor. "Eski zamanda ikinci kısım binde bir bulunuyordu. Bulunanlardan ancak binde biri irşadla yola gelebilirdi." Bu cümleyi de bir türlü anlamadım. Bulunanlardan ancak binde biri yola geliyor, binden dokuz yüz doksan dokuzu yola gelmiyor anlamı çıkıyor ama ben bir türlü anlayamadım. Sizden izah etmenizi rica ediyorum, teşekkürler.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Sorularla Risale
  • Dalaletin Zorluğu

İfadenin temel noktası, bilgiye dayalı sapkınlık (dalâletin fenden ve ilimden gelmesi) ile cahillikten kaynaklanan sapkınlık arasındaki farktır:

  • Cehaletten gelen dalâletin izalesi kolaydır:

Çünkü kişi aslında bilmediğinin farkındadır. Ona doğru bilgi ve delil sunulduğunda, bilgisizliğini giderebilir ve gerçeği kabul edebilir. Bu, tevazu gerektirir.

  • Fen (Bilim) ve İlimden gelen dalâletin izalesi zordur:

Çünkü kişi, elindeki bilgiyi, aklı ve ilmi kendi sapkınlığını (dalâletini) haklı çıkarmak için bir kalkan olarak kullanır. Bu kişi, "Ben zaten biliyorum," zannıyla hareket eder, dolayısıyla öğrenmeye kapalıdır ve kendini beğenir (kibir). Hem hatalıdır hem de hatasını ilimle savunduğu için, ikna edilmesi çok daha zordur.

Sizin bahsettiğiniz "Deveye hendek atlatmak cahile laf anlatmaktan kolaydır" atasözü ise, inatçı ve öğrenmeye kapalı olan (cehaletinden kurtulmak istemeyen) bir cahili anlatır. Ancak burada bahsedilen "cehalet," sadece bilgi eksikliği değil, aynı zamanda nefsin ve inadın karışımıdır. Atasözü, bu inadı kırmanın zorluğunu vurgular, dolayısıyla fenden gelen kibirli dalâletin zorluğuna yakın bir ruh halini işaret eder, tersini değil.

  • Eskiden Dalaletin Yaygınlığı

"Eski zamanda ikinci kısım binde bir bulunuyordu. Bulunanlardan ancak binde biri irşad ile yola gelebilirdi."

Bu cümlenin anlamı iki aşamada incelenir:

"Eski zamanda ikinci kısım binde bir bulunuyordu": Demek istiyor ki, bilim/ilim yoluyla sapkınlığa düşen (kendini beğenmiş) insanlar (yani ikinci kısım), çok nadirdi. Toplumda bu tür kişiler bin kişide bir gibi çok az bir orana sahipti. Eskiden insanlar genellikle saf bilgi eksikliğinden (cehaletten) sapardı.

"Bulunanlardan ancak binde biri irşadla yola gelebilirdi": Bu az sayıdaki kibirli, ilim sahibi sapkınlardan (o binde birlik gruptan) bile, doğru yola dönenlerin sayısı çok düşüktü. Kendi ilmine ve aklına olan güvenleri, onları yol göstermeye (irşada) kapattığı için, ikna edilebilenler o grubun binde biri kadardı.

Kısaca eskiden kibirli sapkın azdı (binde bir), ama o az grubun yola gelmesi de imkânsız gibiydi (binde bir yola gelebiliyordu). Bu, bilginin sebep olduğu kibrin ne kadar zor kırıldığını gösterir.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yükleniyor...