"Madem Allah ezelî ilmiyle benim ne yapacağımı biliyor, öyleyse benim ne kabahatim var?" sorusuna nasıl cevap vermeliyiz?

"Madem Allah ezelî ilmiyle benim ne yapacağımı biliyor, öyleyse benim ne kabahatim var?" sorusuna nasıl cevap vermeliyiz?
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Kısa bir açıklamadan sonra sorunun cevabına geçeceğiz.

Kaderi ikiye ayırabiliriz: Izdırari kader, ihtiyari kader.

"Izdırari kader"de bizim hiçbir tesirimiz yok. O, tamamen irademiz dışında yazılmış. Dünyaya geleceğimiz yer, annemiz, babamız, şeklimiz, kabiliyetlerimiz ızdırari kaderimizin konusu. Bunlara kendimiz karar veremeyiz. Bu nevi kaderimizden dolayı mesuliyetimiz de yok.

İkinci kısım kader ise, irademize bağlıdır. Biz neye karar vereceksek ve ne yapacaksak, Allah ezelî ilmiyle bilmiş, öyle takdir etmiştir.

Kalbimiz çarpıyor, kanımız temizleniyor, hücrelerimiz büyüyor, çoğalıyor, ölüyor. Vücudumuzda, bizim bilmediğimiz birçok işler yapılıyor. Bunların hiçbirini yapan biz değiliz. Uyuduğumuz zaman bile bu tür faaliyetler devam ediyor.

Ama şunu da çok iyi biliyoruz ki, kendi isteğimizle yaptığımız işler de var. Yemek, içmek, konuşmak, yürümek gibi fiillerde karar veren biziz. Zayıf da olsa bir irademiz, az da olsa bir ilmimiz, cılız da olsa bir gücümüz var.

Yol kavşağında hangi yoldan gideceğimize kendimiz karar veriyoruz. Hayat ise, yol kavşaklarıyla dolu.

Şu halde, bilerek tercih ettiğimiz, hiçbir zorlamaya maruz kalmaksızın karar verip işlediğimiz bir suçu kendimizden başka kime yükleyebiliriz?

Bir apartmanın üst katının lütuflarla, bodrum katının ise işkence aletleriyle dolu olduğunu ve bir şahsın bu apartmanın asansörü içerisinde bulunduğunu farz ediniz. Kendisine, apartmanın bu keyfiyeti daha önce anlatılmış bulunan bu zat, üst katın düğmesine bastığında lütfa mazhar olacak, alt katın düğmesine bastığında ise azaba duçar olacaktır.

Burada iradenin yaptığı tek şey, sadece hangi düğmeye basacağına karar vermesi ve teşebbüse geçmesidir. Asansör ise, o zatın kudret ve iradesiyle değil, belirli fizik ve mekanik kanunlarla hareket etmektedir. Yani, insan üst kata kendi iktidarıyla çıkmadığı gibi, alt kata da kendi iktidarıyla inmemektedir. Bununla beraber asansörün nereye gideceğinin tayini, içindeki şahsın iradesine bırakılmıştır.

İnsanın kendi iradesiyle yaptığı bütün işler, bu ölçüyle değerlendirilebilir. Mesela; Cenab-ı Hak, meyhaneye gitmenin haram, camiye gitmenin ise faziletli olduğunu insanlara bildirmiştir. İnsan bedeni ise, misaldeki asansör gibi her iki yere de gitmeye müsait bir yapıdadır.

Kâinattaki faaliyetlerde olduğu gibi, beden içindeki faaliyetlerde de insanın iradesi söz konusu olmamakta ve insan bedeni, kanun-u külli adı verilen ilahi kanunlarla hareket etmektedir. Fakat onun nereye gideceğinin tayini, insanın irade ve ihtiyarına bırakılmıştır. O hangi düğmeye basarsa, yani nereye gitmek isterse, beden oraya doğru hareket etmekte, dolayısıyla da gideceği yerin mükâfatı veya cezası o insana ait olmaktadır.

Dikkat edilirse, kaderi bahane ederek, “Benim ne suçum var?” diyen kişinin, iradeyi yok saydığı görülür.

Eğer insan, “rüzgârın önünde sürüklenen bir yaprak” ise, seçme kabiliyeti yoksa yaptığından mesul değilse, o zaman suçun ne manası kalır? Böyle diyen kişi, bir haksızlığa uğradığı zaman mahkemeye müracaat etmiyor mu?

Hâlbuki anlayışına göre şöyle düşünmesi gerekirdi: “Bu adam benim evimi yaktı, çocuğumu öldürdü, ama mazurdur. Kaderinde bu fiilleri işlemek varmış, ne yapsın, başka türlü davranmak elinden gelmezdi ki.”

Hakkı çiğnenenler gerçekten böyle mi düşünüyorlar?

İnsan yaptığından sorumlu olmasaydı, “iyi” ve “kötü” kelimeleri manasız olurdu. Kahramanları takdire, hainleri aşağılamaya gerek kalmazdı. Çünkü her ikisi de yaptığını isteyerek yapmamış olurlardı. Hâlbuki hiç kimse böyle iddialarda bulunmaz. Vicdanen her insan, yaptıklarından sorumlu olduğunu ve rüzgârın önünde bir yaprak gibi olmadığını kabul eder.

Şimdi, sorunun tahliline ve cevabına geçelim:

Bu soruyu soranlardan bazıları, hem samimi değil, hem de Türkçe bilmiyor... Bu iki hususu açıkladıktan sonra sorunun cevabına geçmek istiyorum.

Soru sahibi niçin samimi değil? Önce onu izah edelim. Her insan vicdanen bilir ki, kendisinde iki ayrı hareket, iki ayrı fiil söz konusu. Bir kısmı ihtiyarî, yani kendi isteğiyle, iradesiyle ortaya çıkıyor. Diğer kısmı ise ızdırarî; yani tamamen onun arzusu ve iradesi dışında cereyan ediyor.

Mesela konuşması, susması, oturması, kalkması birinci gruba; kalbinin çarpması, boyunun uzaması, saçının ağarması da ikinci gruba giren fiillerden. O birinci grup işlerde, istemek bizden, yaratmak ise Allah'tan. Yani, biz cüz’i irademizle neyi tercih ediyor, neye karar veriyorsak Cenâb-ı Hak mutlak iradesiyle onu yaratıyor.

Izdırarî fiillerde ise bizim irademizin söz hakkı yok. Dileyen de yaratan da Cenâb-ı Hak. Biz bu ikinci gruba giren işlerden sorumlu değiliz. Yani, ahirette boyumuzdan, rengimizden, ırkımızdan, cinsiyetimizden yahut dünyaya geldiğimiz asırdan sorguya çekilmeyeceğiz.

İşte soru sahibi bu iki fiili bir sayma gafleti içinde.

Gelelim asıl büyük hataya: Adam, yaptığı bütün müspet işlere sahip çıkıyor, övüne övüne; “Ben yaptım, ben kazandım.” diye anlatıyor. Ama sıra işlediği günahlara, yaptığı hatalara, ettiği zulümlere gelince kadere yapışıyor; “Kaderimde bu varmış.”, deyip işin içinden çıkmaya çalışıyor.

Aynı adam faraza, evine hırsız girdiği zaman veya bir haksızlığa maruz kaldığı zaman, onlardan davacı olup mahkemeye veriyor. “Bu adam, benim evime girdi, şu şu eşyalarımı çaldı.” diyor. Hırsızın, “Ben masumum. Benim kaderimde soymak, bu zatın kaderinde de soyulmak varmış.” şeklindeki müdafaasına kızıyor, köpürüyor, çıldıracak hâle geliyor!.. Ama, sıra kendi işlediği günahlara gelince, utanmadan ve sıkılmadan o hırsızın müdafaasına sarılabiliyor!..

Böyle birisiyle, kader konusunu ciddi manada konuşmak mümkün mü? Gerçek şu: Biz her türlü işimizde, fiilimizde kaderin mahkûmu değiliz. İhtiyarî fiillerde, yani kendi irademizle yaptığımız işlerde serbest bırakılmışız. Bunu vicdanen biliyoruz. Bu fiillerde isteyen biziz, yaratan ise Cenâb-ı Hak...

Zaten dünyaya imtihan için gönderilmiş olmamız da bunu gerektirmiyor mu? İmtihana giren bir aday dilediği salonda imtihan olamaz. İmtihanı istediği saatte başlatamaz ve sona erdiremez. Soruların puanlamasını kendi tayin edemez. Bütün bunlar, onu imtihan eden kimsenin tayini ve tesbiti iledir. Fakat imtihan başladıktan sonra, cevapları dilediği gibi verir. İmtihan süresince kendisine müdahale edilmez. Aksi hâlde buna imtihan denmez.

Şimdi, şu soruların cevabını arayalım:

- İnsanlar bu dünyada kendi amel defterlerini diledikleri gibi doldurmuyorlar mı?
- İlahi emir ve yasaklara uyup uymama konusunda serbest değiller mi?
- O hâlde, bu insanlar neyin davasını görüyorlar?!.

Bir yandan, işledikleri günahların mesuliyetinden kurtulmak için iradelerini inkâra kalkışıyor; diğer yandan, mesela, pencerelerini taşlayan ve Allah'ın sorumlu bile tutmadığı, küçük bir çocuğu dövmekten de geri durmuyorlar. Bu sahne onları sorumlu kılmaya ve utandırmaya yetmiyor mu?

Bu soruyu soranlardan bazılarının Türkçe bilmediğinden söz etmiştik. Geliniz bu soruyu dilbilgisi yönünden inceleyelim: “Madem Cenâb-ı Hak, ezelî ilmiyle benim ne yapacağımı biliyor, öyleyse benim kabahatim ne?”

Bu cümlede iki tane fiil geçiyor: biri, “yapmak”, diğeri “bilmek”. Yapmak fiilinin öznesi, ben. Bilmek fiilinin öznesi, Cenâb-ı Hak. Yani soru sahibi, “Ben yapıyorum, Allah da biliyor.” diyor. Ve sonra bize soruyor: "Benim kabahatim ne?" Ona nazikane şu cevabı veriyoruz: “Senin kabahatin o işi yapmak.”

Bu konuda Nur Risalelerinden Sözler adlı eserde şu tespit yapılır:

“Kader, ilim nevindendir. İlim, maluma tabidir. Yani nasıl olacak, öyle taalluk ediyor. Yoksa malum, ilme tabi değil.”(1)

İlim, “bilmek” ya da “bilgi” manasına geliyor. Malum, “bilinen”, âlim ise “bilen” yahut “bilgin”. Bu kaideyi bir misâl ile açıklamaya çalışalım.

Mesela, ben bir gencin fen fakültesinde okuduğunu bilmiş olayım. Bu bilgim ilimdir. Malum ise, o gencin o fakültede öğrenci olduğu. İşte, benim ilmim bu maluma tâbidir. Yani o genç fen fakültesinde okuduğu için, ben de onu öyle biliyorum.

Misaller çoğaltılabilir.

“Madem Cenâb-ı Hak benim ne yapacağımı biliyor.” denilmekle, Allah'ın âlim olduğu, soru sahibinin ise, o fiili yapacağı peşinen kabul edilmiştir. İşte o adamın, söz konusu fiili işlemesi malum, Allah'ın, bunu ezelî ilmiyle bilmesi ise ilimdir. Ve bu ilim, maluma tabidir.

Yukarıda, Sözlerden naklettiğimiz cümlelerin devamında da şöyle buyurulur:

“Yani ilim desâtiri; malumu, haricî vücut noktasında idare etmek için esas değil. Çünkü malumun zâtı ve vücud-u haricîsi, iradeye bakar ve kudrete istinat eder.”

Bilindiği gibi, bir şeyi, bir hadiseyi yahut bir fiili bilmek, onun faili olmak için yeterli değildir. Mesela; konuşmayı herkes bilir ama, bir insan bu işe teşebbüs etmedikçe ve konuşma fiilini işlemedikçe onun konuştuğundan söz edebilir miyiz?

Demek ki, fail olmak için fiili bilmek yetmiyor. Onu irade etmek, bizzat teşebbüs etmek ve işlemek gerekiyor. İşte Allah, insanın bütün amellerini, bütün fiillerini bilir ama iradesini ve kuvvetini sarf ederek o işi yapan insandır ve her türlü sorumluluk da ona aittir.

Daha önce de belirttiğimiz gibi; kul, kendi cüz’i iradesini, -hayır olsun, şer olsun- hangi işe sarf ederse, Cenâb-ı Hak onu yaratır. İstemek kuldan, yaratmak Allah'tandır. Bütün fiilleri Allah'ın yaratması, insanı mesuliyetten kurtarmaz... İnsana kuvvet ihsan eden, her türlü imkânı bağışlayan Allah'tır. Kul bu imkânı, bu kuvveti onun rızasına aykırı olarak kullanırsa elbette suçlu olur.

Şöyle bir düşünelim: Bir emniyet mensubu, yetkisini ve silahını kötüye kullanarak birisini haksız yere vursa, devlete mi katil denilecektir, yoksa o görevliye mi? Şüphesiz katil o görevlidir!.. Şimdi bu görevli, “Ben o suçu devletin imkânlarıyla işledim. Ne kendi silahımı kullandım ne de kendi mermimi.” şeklinde bir özür beyan edebilir mi?

1) bk. Sözler, Yirmi Altıncı Söz, Birinci Mebhas.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Okunma sayısı : 210.671
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

mev_hil
ALLAH(c.c)razı olsun tek kelime ile mükemmel bir cevap olmuş.RABBİM yar ve yardımcınız olsun.Amin.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
artiha

Soru şu olabilir ki, madem öyle neden dünya hayatı var? Doğrudan sonuca gitsek. Delil olmadan harekete geçemez. "Umum akıl görecek derecede ispat edemeyeceğimiz için o kapıyı açamayız. " Üstad kanaatlerinde dahi yanılmamış fakat argüman yoksa dava etmemiş. Tarihçe-i Hayat'ta ise, yaşadığı hadiseyi dahi şahidi olmadığı için yazmamış. Yaşanmışlıklar yoksa, ahirete intikal olmaz

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Sorularla Risale

İnsan, iyiyi ve kötüyü ayırt etme, doğru ile yanlış arasında seçim yapma yeteneğiyle donatılmıştır. Eğer doğrudan sonuca gidilseydi, bu irade ve seçim hürriyetinin bir anlamı kalmazdı. İnsan, kendi tercihleri ve eylemleriyle ahiretteki yerini belirler. Bu, adalet ilkesinin bir gereği olarak sunulur.

Dünya hayatı, insanın manevi, ahlaki ve zihinsel olarak olgunlaşması için bir platformdur. Yaşanan tecrübeler, zorluklar ve mücadeleler, bireyin karakterini şekillendirir ve onu daha yüksek bir bilinç seviyesine ulaştırır. 

Dünya hayatının kısalığı ve geçiciliği, ahiret hayatının sonsuzluğuna bir değer katıyor. Eğer ahiret hayatı doğrudan verilseydi, onun değeri ve anlamı bu kadar derinden hissedilemeyebilirdi. Dünya hayatında çekilen sıkıntılar, yapılan fedakarlıklar ve gösterilen sabır, ahiretteki mükafatın büyüklüğünü artırır.

 

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Ziyaretçi (doğrulanmadı)

Mesela; biri bir yığın kömür ve içinde elmasları imal etti ve bunları mihenge vurdu. Kömür olanları yaktı, elmasa layık değeri verdi. Ama imal eden de o. Şimdi kendi verdiği vasıftan dolayı kömüre ceza vermiş olmuyor mu? Kömürün ne suçu var?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Sorularla Risale

Kaderin iki temel rüknü vardır, bunlardan birisi; olmuş ve olacak her şeyin kader levhasında yazılmış olmasıdır. Diğeri ise; insanın hür iradesi ile tercih etmesidir.

Kader; ızdırarî ve ihtiyarî olmak üzere ikiye ayrılır. Hangi ana babadan dünyaya geleceğimiz, boyumuz, göz rengimiz vs. bunlar bizim irademiz dışında olan ızdırarî kaderdir.  Burada insanın hiçbir tesiri ve mesuliyeti yoktur.

Bir de bizim irademize göre vuku bulan kader vardır ki, kul neyi ister ve neyi ihtiyar ederse Cenab-ı Hak da onu yaratır. Kişi camiye de gitse, şer olan bir yere de gitse yürümeyi yaratan Allah’tır. İsteyen ve tercih eden kul, yaratan ise Allah’tır. İhtiyarî kaderde idare ve tercih tamamen insanın iradesine aittir; yaptığı her şeyden mesuldür. İman-küfür, iyi-kötü, hayır-şer, günah-sevap gibi şeyleri tercih eden insandır.

Dünyaya gelen her insan bir kader programına tâbidir. İnsanın ne yapacağını, başına ne geleceğini Yüce Allah ezelî ilminde biliyor. Ancak Allah’ın bilmiş olması, insanın o işi yapmasını zorlamaz. Çünkü Allah, insanın önüne sonsuz tercihler koymuştur. İnsan kendi iradesini kullanarak, hangi yolu tercih ederse, Allah onu yaratır, mesuliyet insana aittir.

Meselâ; bir apartmanın üst katının lütuflarla, bodrum katının ise işkence aletleriyle dolu olduğunu ve bir şahsın bu apartmanın asansörü içerisinde bulunduğunu farz ediniz. Kendisine, apartmanın bu keyfiyeti daha önce anlatılmış bulunan bu zat, üst katın düğmesine bastığında lütuflara mazhar olacak, alt katın düğmesine bastığında ise azaba maruz kalacaktır.

Burada iradenin yaptığı tek şey, sadece hangi düğmeye basacağına karar vermesi ve teşebbüse geçmesidir. Asansör ise, o zatın kudret ve iradesiyle değil, belirli fizik ve mekanik kanunlarla hareket etmektedir. Yani, insan üst kata kendi iktidarıyla çıkmadığı gibi, alt kata da kendi iktidarıyla inmemektedir. Bununla beraber asansörün nereye gideceğinin tayini, içindeki şahsın iradesine bırakılmıştır.

İnsanın kendi iradesiyle yaptığı bütün işler, bu ölçüyle değerlendirilebilir. Mesela; Cenab-ı Hak, meyhaneye gitmenin haram, camiye gitmenin ise faziletli olduğunu insanlara bildirmiştir. İnsan bedeni ise kendi iradesiyle, misaldeki asansör gibi her iki yere de gitmeye müsait bir yapıdadır.

Ehl-i sünnet, "Kul kendi fiil ve amelini yaratmaya muktedir değildir. İnsan iradesi ile ister, Allah da o şeyi yaratır" der. Yani bir fiilin aslını Allah yaratır, vasfını ise insan seçer. Dolayısı ile yaratan değil, seçen mesuldür. Bu ince mânayı Üstad Hazretleri şöyle bir temsil ile akla yaklaştırır:

"İrade-i cüz'iye-i insaniye ve cüz-ü ihtiyariyesi, çendan zayıftır, bir emr-i itibarîdir. Fakat Cenâb-ı Hak ve Hakîm-i Mutlak, o zayıf, cüz'î iradeyi, irade-i külliyesinin taallûkuna bir şart-ı âdi yapmıştır. Yani, mânen der: 'Ey abdim, ihtiyarınla hangi yolu istersen, seni o yolda götürürüm. Öyleyse mes'uliyet sana aittir.' "

"Teşbihte hata olmasın, sen bir iktidarsız çocuğu omuzuna alsan, onu muhayyer bırakıp 'Nereyi istersen seni oraya götüreceğim.' desen; o çocuk yüksek bir dağı istedi, götürdün. Çocuk üşüdü yahut düştü. Elbette 'Sen istedin.' diyerek itab edip, üstünde bir tokat vuracaksın. İşte, Cenâb-ı Hak, Ahkemü'l-Hâkimîn, nihayet zaafta olan abdin iradesini bir şart-ı âdi yapıp, irade-i külliyesi ona nazar eder."

Allah bu küçük dairede -tabiri caiz ise- kudretini insanın iradesine bağlıyor. "Sizden istemek, benden yaratmak" şeklinde fıtrî bir akit var. İktidarı zayıf, ilmi mahdut ve iradesi cüz’î olan insan neye meylediyor, neyi yapmayı tercih ediyorsa Allah da onu yaratıyor. Şayet Allah kudretini insan iradesine bağlamasa idi, insanın tercih ve isteme hürriyeti olamayacaktı.

İnsan mahiyetine kader tarafından konulan istidatlarını inkişaf ettirmek tamamen kendi iradesindedir. Şayet insan kabiliyetleri hayırda ve Allah yolunda istihdam ederse, onu âlâ-yı illiyyine çıkarır. Eğer insan istidadını şerde kullanırsa bu sefer de esfel-i safiline düşer.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yükleniyor...