"Hücumat-ı Sitte Risalesi"ndeki Dördüncü Desise-i Şeytaniye´yi Açıklar mısınız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Şeytanın telkiniyle ve ehl-i dalâletin ilkaâtıyla, bana karşı propaganda ile hücum eden ve mühim mevkileri işgal eden bazı mülhidler, kardeşlerimi aldatmak ve asabiyet-i milliyetlerini tahrik etmek için diyorlar ki: 'Siz Türksünüz. Maşaallah, Türklerde her nevi ulema ve ehl-i kemal vardır. Said bir Kürttür. Milliyetinizden olmayan birisiyle teşrik-i mesai etmek hamiyet-i milliyeye münâfidir.' "(1)

Bu desisenin ana konusu, dinsizler ırkçılık damarını tahrik ederek Türk gençliğini Üstad Hazretlerinden soğutmaya çalışmalarıdır. Üstad Hazretleri de Türk gençliğinin bu hileye kapılmasını önlemek için güzel ve mukni bir cevap veriyor.

Irkçılık; bir kavmin başka bir kavmi inkâr edip düşmanlık etmesi veya diğer kavimlerden kendisini daha üstün görme hastalığıdır.

Halbuki Cenab-ı Hak insanları birbirleriyle tanışsınlar ve birbirlerine yardım etsinler diye kabileler halinde yaratmıştır. Nitekim bir ayette mealen şöyle buyurulur:

"Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık." (Hucurat, 49/13)

Irkçılık, ayette ifade edilen tearüf ve teavün; yani tanışma ve yardımlaşmanın zıddıdır. Zira ırkçılıkta başka kavimleri inkâr etmek, tanışmayı ve yardımlaşmayı reddetmek ve insanî münasebetleri kesmek vardır. Irkçılık illetini insanlığa bulaştıran ise; maddeci ve inkârcı felsefedir. İnsanlığa hızla bulaşması ve yayılması ise Fransız İhtilali ile başlar. Yani ırkçılık hastalığı İslam âlemine hariçten gelen bir hastalıktır.

Üstad'ın fikir ve tefekkür yönünü göstermeyip ırk ve kimlik yönünü nazara vermeye çalışanlar, dinsiz ve zındık ırkçı taifeleridir. Irkçılık yapanlar Hem Türklerin hem de Kürtlerin içinde vardır. Bunların gayesi ırkçılık ve menfi milliyetçilik perdesi altında İslam düşmanlığı yapmaktır.

İnsanları değerli ve yüksek kılan şey soyu sopu değil, fikirleri ve ahlâkıdır. Üstad Hazretlerinin hangi ırktan olduğu nazar-ı itibara alınacak bir husus değildir. Mühim olan onun müstakim fikirleri, kemal mânadaki ahlâkı ve İslam dinine yapmış olduğu ulvî hizmetleridir. Şayet bir Türk Said Nursi’yi sırf Kürt olduğu için reddediyor ise, bu onun ırkçı ve kafatasçı olduğunun en büyük delilidir. Yine bir Kürt ırkından olan biri Said Nursi’yi sırf Kürt olduğu için seviyor ama fikirlerinden istifade etmiyorsa, o da ırkçıdır ve kafatasçıdır.

Kafatasçı ve ırkçı bir Türk ile Kürt arasında zihniyet noktasında hiçbir fark yoktur. İslam dini böyle şeytanlaşmış dinsiz ırkçıları kabul etmez, reddeder. İslam ile ırkçılık asla bağdaşmaz, Bir insan ya İslam’ı ya da ırkçılığı seçer; ikisi aynı anda cem olmaz.

İnsanın kendi milletini, kavmini, soyunu sevmesi fıtrîdir ve güzeldir. Irkını sevmek başka, ırkçılık yapmak başkadır. İnsanlar arasında dayanışmaya, yardımlaşmaya, birlik ve beraberliğe, uhuvvet ve kardeşliğine vesile olan müsbet milliyetçilik güzeldir ve zararsızdır. İnsanın milliyeti, inancına bir kalıp ve bir kılıftır. Değerli olan kılıf ve kalıp değil, onun içindekidir. İslam dini ırkını sevmeyi değil, ırkçılığı men etmiştir.

"Türk milleti denilen şu vatan evlâdı altı kısımdır. Birinci kısmı, ehl-i salâhat ve takvâdır. İkinci kısmı, musibetzede ve hastalar taifesidir. Üçüncü kısmı, ihtiyarlar sınıfıdır. Dördüncü kısmı, çocuklar taifesidir. Beşinci kısmı, fakirler ve zayıflar taifesidir. Altıncı kısmı gençlerdir."(2)

Kavmiyetçiliğin hiçbir mânası ve faydası da yoktur. Toplumu teşkil eden, kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar, hastalar, fakirler ve gençlerden sadece aklı başında olmayan gençler bu menfi fikirden cüz’î bir zevk alırlar. Onun dışındaki diğer tabakalar bu menfi fikirden hiçbir kemal ve lezzet alamazlar. Üstad Hazretleri, akıldan ziyade hissiyata hitap eden ırkçılığı topluma aşılamanın hiçbir faydasının olmadığını, bu fikre hizmet edenlerin menfi niyetli olduklarına işaret ediyor.

Üstad Hazretleri; milliyetçiliği ırkçılıktan tefrik ve temyiz etmek için, milliyetçiliği müsbet ve menfi olmak üzere iki kısma ayırıyor.

"Fakat fikr-i milliyet iki kısımdır: Bir kısmı menfidir, şeâmetlidir, zararlıdır. Başkasını yutmakla beslenir, diğerlerine adâvetle devam eder, müteyakkız davranır. Şu ise, muhasamet ve keşmekeşe sebeptir."

"Bir kısmı menfidir, şeâmetlidir, zararlıdır. Başkasını yutmakla beslenir, diğerlerine adâvetle devam eder, müteyakkız davranır. Şu ise, muhasamet ve keşmekeşe sebeptir."

"Müsbet milliyet, hayat-ı içtimaiyenin ihtiyac-ı dahilîsinden ileri geliyor. Teâvüne, tesanüde sebeptir; menfaatli bir kuvvet temin eder, uhuvvet-i İslâmiyeyi daha ziyade teyid edecek bir vasıta olur."

"Şu müsbet fikr-i milliyet, İslâmiyete hâdim olmalı, kale olmalı, zırhı olmalı; yerine geçmemeli. Çünkü İslâmiyetin verdiği uhuvvet içinde bin uhuvvet var; âlem-i bekada ve âlem-i berzahta o uhuvvet bâki kalıyor. Onun için, uhuvvet-i milliye ne kadar da kavî olsa, onun bir perdesi hükmüne geçebilir. Yoksa onu onun yerine ikame etmek, aynı kalenin taşlarını kalenin içindeki elmas hazinesinin yerine koyup, o elmasları dışarı atmak nev'inden ahmakane bir cinayettir."(3)

Müsbet milliyetçilikte, başka millet ve kavimleri tahkir etmek ve küçük görmek yoktur. Başka milletlerin dilini ve örfünü, sırf milliyetçilik damarı ile inkâr etmeyi kabul etmez. Millet ve kavmi, insanlar arasında bir tanışma ve yardımlaşma vesilesi olarak görür. Kişinin kendi kavmini sevmesi, başka milletlere düşman olmasını gerektirmez. Üstünlük milliyet ve kavmiyette değil; iman ve takvadadır. Kavim ve milliyet bir zırh ve bir kabuktur. Irkçılık, inancı ve imanı kabuk, kavmi ve milliyeti öz olarak görür.

Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstününüz O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdar olandır." (Hucurat Suresi, 49/13)

Bu ayetten de anlaşıldığı gibi, insanlar mahiyet itibariyle birbirlerinin aynıdır. Birbirlerine üstünlükleri ne ırk, ne rütbe, ne makam, ne de zenginlikle olmayıp, ancak iman, takva ve amel-i salihin dereceleri nisbetindedir. Zira insanların kemali ve fazileti ancak takva iledir. Her meselede olduğu gibi, bunda da hiç kimse kendiliğinden bir ölçü koyamaz. Ölçüyü koyan yalnız Allah’tır.

Bütün insanlar Allah u Azîmüşşân’ın eseridir, san’atıdır. Hepsi Allah’ın kulları ve bir babanın çocuklarıdır. Vücutları, aynı elementlerden dokunmuştur. Aynı beşikte büyümüş, aynı havayı teneffüs etmişlerdir. Aynı sofradan beslenmiş, aynı güneşten ziyalanmışlardır. Binaenaleyh, ırk nokta-i nazarından bir kavmin diğer bir kavme üstünlüğü iddia edilemez.

İnsanlar arasında farklılık ancak iman, ilim, marifet, itikad, fazilet ve takvâ gibi ulvî meziyetler itibariyledir. Bu aslî seciyeler ise, soya-sopa bağlı değildir, onlara bina edilemez. Bu bakımdan, bu ulvî hakikatlerden hissesi olmayan herhangi bir ferdin baba, dede ve ecdadının faziletiyle iftihar etmeye hakkı yoktur. Şayet bir insanın kendisi cahilse ve güzel ahlâktan mahrum ise, ecdadının ilmi, irfanı, fazileti ve ahlâkı ona bir şan, bir şeref kazandırmaz. Kendisi çok fakir ve yoksul olan bir adamın, dedesinin geçmişteki zenginliği ile ihtiyacını gideremediği gibi...

Öte yandan, insanların gerek yaratılmaları, gerekse şu veya bu kabileye mensup olmaları kendi iradeleri ve tercihleri ile değil, tamamen Cenab-ı Hakk’ın’ın halk ve iradesi iledir. Bir insanın kendi ilminin, maharetinin, kesbinin, san’atının, kabiliyetinin neticesi olmayan bir şeyle hiçbir surette iftihar etmeye hakkı yoktur. Faraza, şu veya bu kabileye intisab bir şeref, bir fazilet dahi olsa, o zaman iftihar ve gurur yerine, o ihsana karşı, Allah’a şükür ve hamd etmek icabeder.

Samimi bir Müslüman, kavmi ne olursa olsun, bütün Müslüman kardeşlerini sever ve onlara hürmet eder. Bir insanı ya da milleti kavminden ve milliyetinden dolayı asla tenkit ve tahkir etmez. Bunun aksini düşünmek İslam ile bağdaşmaz.

Dipnotlar:

(1) Mektubat, Yirmi Dokuzuncu Mektup, Altıncı Risale.
(2) a.g.e.
(3) Mektubat, Yirmi Altıncı Mektup.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...