"İkinci cihet itibariyle; dağ, yer, göklerden geçersin. Onların çekindiği ve izhar-ı acz ettikleri bir yükü kaldırırsın. " cümlesinde nazara verilen "yük" nedir? Sözü edilen o büyük mahluklar bu yükü niçin yüklenememişler?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Bu sualin en güzel cevabı Otuzuncu Söz’deki “Ene” bahsidir.

Onuncu Söz’ün On Birinci Hakikat’inde geçen şu ifadelerde bu konu çok güzel izah edilmiştir:

“Hem, hiç kâbil midir ki, Hâkim-i Bilhak, Rahîm-i Mutlak, insana öyle bir istidad verip, yer ile gökler ve dağlar tahammülünden çekindiği emânet-i kübrâyı tahammül edip, yâni küçücük, cüzî ölçüleriyle, sanatçıklarıyla Hâlıkının muhît sıfatlarını, küllî şuûnâtını, nihâyetsiz tecelliyâtını ölçerek bilip;..”

Bu derste emanetle alâkalı şu ayet-i kerimenin açıklaması yapılmaktadır:

"Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Gerçekten o çok zalimdir, çok cahildir.” (Ahzâb, 33/72)

Üstad Hazretleri “emanetin” müteaddid vecihleri bulunduğunu, bunlardan birisinin de “ene” olduğunu ifade ediyor. Onuncu Söz’den naklettiğimiz metinde bu vecih üzerinde duruluyor. Buna göre, emanet “insan ruhuna ihsan edilen istidat”tır. İnsan, bu istidat ile kendisine ihsan edilen sıfatları ve kabiliyetleri vahid-i kıyasî yapıp Allah'ın sıfatlarını ve şuunatını bir derece bilmektedir.

Sıfatlardan bir misal verelim. İnsanın istidadında irade etmek vardır. Yani, insan irade sahibi bir varlıktır. Ne göklerde, ne yerde, ne de dağda irade yoktur. İnsan kendisine ihsan edilen bu irade sıfatını doğru değerlendirmekle, bir işin yapılmasında ilk adımın irade olduğunu, bunu kudretin ve diğer sıfatların takıp ettiğini bilir ve bu bilgisinden hareketle Allah’ın bu âlemi ve içindeki eşyayı yaratmayı irade ettiğini ve kudretiyle, ilmiyle ve diğer sıfatlarıyla onları yarattığını ve varlık sahasına çıkardığını anlar.

Ayette sayılan o büyük varlıklarda bu sıfat olmadığından, onlar Allah’ı irade sahibi bir Hâlık olarak bilemezler. Üstad'ın bu harika izahından anlaşılıyor ki gökler, yer ve dağlar Allah’ı bütün isim ve sıfatlarıyla, fiilleri ve şuûnatıyla bilme istidadında olmadıkları için, bu marifet yükünü kaldırmaya talip olamamışlardır. Yani, onların emaneti yüklenmekden çekinmeleri, o işi yapacak istidatları olmadığındandır, yoksa o varlıkların bir İlâhî emri yerine getirmekde tereddüt geçirmeleri ve çekinmeleri düşünülemez.

İnsan ise ayet-i kerimede beyan edildiği gibi ibadet için yaratılmıştır:

“Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana ibâdet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56)

Bu ayet-i kerimede geçen “ibadet” kelimesini, birçok tefsir âlimi gibi, Üstad Hazretleri de “marifet” olarak tefsir etmiştir. Yani, insan Allah’ı tanımak için yaratılmıştır; ibadet bu tanımanın bir neticesidir. Allah’ı tanıması için lüzumlu bütün cihazlar da onun istidadına konulmuştur. Allah’ın hayat, ilim, irade gibi sıfatları yanında afv, merhamet, gazab, kahır gibi şuûnatını da bilmesi için gerekli manevi cihazlar insanın ruhunda mevcuttur.

İşte insan bu büyük sermayesine bakarak bu ağır yükü, bu marifet vazifesini üstlenmiş, ancak bunu yerine getiremeyen kimseler bu büyük sermayeyi küfür ve isyanda kullanmakla nefislerine zulmetmişler, ayette haber verildiği gibi çok zalim ve çok cahil olmuşlardır.

“... En kıymettar aletleri en kıymetsiz şeylerde sarf edip nefsine zulmettin.”(1)

1) bk. Sözler, Altıncı Söz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

drerkan

Bir dem çıkar arş üzere
Bir dem iner taht-es-serâ
Bir dem sanasın katredir
Bir dem taşar ummân olur

Bir dem cehâletde kalır
Hiç nesneyi bilmez olur
Bir dem dalar hikmetlere
Câlînus u Lokmân olur
Yunus Emre

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...