"Emanet-i Kübrâ" ve "Hilafet-i Kübrâ" ne demektir?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Hilafet, birisini temsil etmek, onun yetkilerini kullanmak demektir. Ayet-i kerimede, yeryüzündeki her şeyin insan için yaratıldığı beyan edilmektedir. İnsan, yeryüzünde Allah’ın halifesi olduğuna göre, bu nimetlerde Allah’ın rızasına uygun olarak tasarruf etmek durumundadır. Hz. Âdem (as) bir peygamber olarak bu manayı yaşamış ve yeryüzünün hakkıyla halifesi olmuştur. Ancak, hilafet ona mahsus değildir, bütün insan nevine şamildir. Şu var ki, Allah’ın mülkünde, O’nun rızası hilafına icraat yapanlar halife değil, emanete hıyanet eden âsi birer kuldurlar.

Emânet için tefsir âlimleri, “dinî tekliflerin tamamı”, “farzlar”, “İslâm’ın emirleri”, “insana ihsan edilen her nîmet”, “arza hâlîfe olma kabiliyeti” gibi manalar vermişler.

Bediüzzaman Hazretleri Otuzuncu Söz olan “Ene” bahsinde bunların tamamını “müteaddit vücuh” (çeşitli yönler, farklı cihetler) olarak kabul ettiğini belirtmekle birlikte, bunlardan birisinin de “ene” olduğunu ifade ediyor.

“Ene” denilince, insan mahiyeti, ona takılan çok geniş ve yüksek kabiliyetler akla gelir. Meselenin şu ayet-i kerimeyle de yakın alâkası vardır: “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”

Âyet-i kerimede geçen “ibadet” kelimesine bazı âlimlerimiz “marifet” mânâsını vermişler, Bediüzzaman Hazretleri de bu mânâya iştirak etmiştir.

İnsanın yaratılış gayesi ibadet ve marifet olduğu için, kalp âlemi, ruh dünyası da buna göre şekillendirilmiştir. Yani, insan, Allah’ın kudretini tanıması için kudret sıfatına sahip olmuş, irade sıfatını bilsin diye iradeye kavuşmuş, O’nun ilim, görme, işitme gibi sıfatlarını tanıması için kendisinde bu sıfatlar yaratılmıştır. Ve insan bu sıfatlara sahip olduğunu bilmektedir. Güneş de gezegenlerini çevirir ama ben kuvvetimle bu işi yapıyorum deme durumunda değildir. Böyle olunca Allah’ın kudret sıfatını bilme noktasında insan o küçücük kudretiyle güneşi gerilerde bırakır. Zira “Ben nasıl şu taşı kudretimle kaldırıyorsam, Cenab-ı Hak da semayı öyle direksiz durduruyor; sayısız yıldızları sevk ve idare ediyor.” diyebilmektedir.

Keza, insanın his dünyasında da İlâhî marifete açılan nice kapılar vardır.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri, İnsan Penceresinin son kısmında şöyle buyurur:

“Hayatta hissiyat sûretinde kaynayan memzuç nakışlar; pekçok esmâ ve şuunat-ı zâtiyeye işaret eder. Gayet parlak bir sûrette Hayy-ı Kayyum'un şuunat-ı zâtiyesine âyinedarlık eder.”

İşte, insanın sıfatlarından his dünyasına kadar her şeyi, onun Allah’ı tanıması için bir delildir, marifet nuruna açılan bir penceredir. Ve “emanet”, insanın böyle bir fıtratla dünyaya gönderilmesidir. Bu mânâ yazımıza konu olan parçada çok açık bir şekilde ortaya konmuştur.

Enenin ve yüklendiği emanetin iyi anlaşılması ve doğru değerlendirilmesi konusunda şu parça şifre vazifesi yapabilir:

“Hâkim-i Bilhak, Rahîm-i Mutlak; insana öyle bir istidad verip, yer ile gökler ve dağlar tahammülünden çekindiği emanet-i kübrayı tahammül edip, yani küçücük cüz'î ölçüleriyle, san'atçıklarıyla Hâlıkının muhit sıfatlarını, küllî şuunatını, nihayetsiz tecelliyatını ölçerek bilip;..”

Buna göre, emanet-i kübra, insanın kendi mahiyetine takılan; “küçücük cüz'î ölçüleriyle, san'atçıklarıyla Hâlıkının muhit sıfatlarını, küllî şuunatını, nihayetsiz tecelliyatını ölçerek bilmesidir.” (10. Söz, 11. Hakikat)

Bu mânânın geniş açıklaması Ene bahsinde yapılmıştır. Hülâsa olarak arz edeyim:

- İnsan bir eser yapmak istediğinde, önce iç âleminde bir arzu, bir meyil uyanır (şe’n).

- Sonra, onu yapmaya karar verir (irade sıfatı).

- Bu kararla birlikte ortaya koyacağı eserin en ince teferruatına kadar planlamasını yapar (kader).

- Bu planlamayı ilim ve hikmetle gerçekleştirir (ilim sıfatı)

- Daha sonra o işi yapmaya başlar (kudret).

İşte insan kendisine verilen bu kabiliyeti yerinde kullanarak şöyle düşünür: Cenâb-ı Hak bu âlemi yaratmak istedi.

"Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeye muhabbet ettim ve mahlûkatı yarattım." (Hadis-i Kudsî).

Ezelden ebede, yaratacağı bütün mahlûkları bütün halleriyle, sıfatlarıyla, husûsiyetleriyle takdir etti. Ve bu âlemi yaratmayı irade buyurdu. Sıfatlarını ve isimlerini tecellî ettirmekle de bu kâinatı yarattı.

İşte insan böyle düşünmekle ve bu mukayeseyi yapmakla emaneti yerine getirmiş, istidadını yerinde kullanmış olur. Böyle yapmayıp, kendisine verilen o mükemmel sermayeyi, Rabbini hiç düşünmeden sadece dünya için, heva ve heves yolunda harcasa, hatta bu uğurda nice haramlara girse o zaman çok zalim ve çok cahil olur.

Âyette geçen zalimliği Altıncı Söz'deki şu ifade güzelce açıklar:

“En kıymetdâr aletleri, en kıymetsiz şeylerde sarfedip nefsine zulmettin.”

Böyle yapmak aynı zamanda büyük bir cehalettir de.

Emaneti göklerin, yerin ve dağların niçin yüklenmediklerini, “insana öyle bir istidad verip, yer ile gökler ve dağlar tahammülünden çekindiği emanet-i kübrayı tahammül edip” ifadesi güzelce açıklar. Demek oluyor ki, insan emanet yükünü yüklenecek bir istidada, bir kabiliyete sahip olduğu için bu yükü yüklenmiştir. Bu istidat yerde, göklerde, dağlarda olmadığı için söz konusu yükü yüklenememişlerdir.

Âyet-i kerimeden alacağımız en büyük ders, bize ihsan edilen “istidadın”, yerden, göklerden ve dağlardan daha ileri, daha büyük, daha yüksek olduğudur. Bunun şükrünü yerine getirmeli ve istidadımızı marifette kullanmaya çalışmalıyız. Fâni dünyanın geçici ve küçük işlerinde boğulmamalıyız.

İlave bilgi için tıklayınız:
- "Cenâb-ı Hakk’ın insanı meleklerine tercih edip hilâfet rütbesini verdiği halde...” ne demektir?
- İNSANIN MAHİYETİ AHİRETİ GÖSTERİYOR.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...