"Yedincisi: Senin hayatına verilen cüz’î ilim ve kudret ve irade gibi sıfat ve hallerinden küçük nümunelerini vahid-i kıyasî ittihaz ile Hâlık-ı Zülcelâlin sıfât-ı mutlakasını ve şuûn-u mukaddesesini o ölçülerle bilmektir..." Devamıyla açıklar mısınız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

“Vahid-i kıyasî”, “Bir şeyi anlamada mukayese unsuru olarak kullanılan şey.” demektir.

İnsan bütün mahlûkat içerisinde hem en câmi’ bir istidada sahiptir, hem de bunun şuurundadır ve bu istidadıyla ortaya koyduğu şeylere sahip çıkabilmekte, “Ben yaptım, ben düşündüm, ben istedim” diyebilmektedir. Meselâ, bülbül de yuvasını kendi yapar, ama “Ben bu haneye mâlik olduğum gibi Hâlık da şu kâinatın mâlikidir.” diyemez.

Allah kendi isim ve sıfatlarını kıyas yoluyla idrak etmesi için insana câmi’ bir istidat vermiştir. İnsan bu istidadı sayesinde Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarını ve şuunatını fehmeder.

Onuncu Söz’ün On Birinci Hakikati’nde geçen şu ifadeler konuyu en güzel şekilde aydınlatmış bulunuyor:

Hâkim-i Bilhak, Rahîm-i Mutlak; insana öyle bir istidad verip, yer ile gökler ve dağlar tahammülünden çekindiği emanet-i kübrayı tahammül edip, yani küçücük cüz'î ölçüleriyle, san'atçıklarıyla Hâlıkının muhit sıfatlarını, küllî şuunatını, nihayetsiz tecelliyatını ölçerek bilip…”

Demek oluyor ki, emaneti yüklenen, insan istidadıdır. Yükü ise, kendisinde bulunan sıfatları, fiilleri, halleri iyi değerlendirerek Cenâb-ı Hakk’ı bütün isim ve sıfatlarıyla tanımaktır.

Meselâ, Güneş kendisinde bulunan kuvvete “benim kuvvetim” diyecek bir istidada sahip olmadığı için, o muazzam kuvvetini ölçü alarak Allah’ın kudretini bilmekten mahrumdur. İnsan ise on-on beş kiloluk bir taşı kaldırdığında bunu ölçü alabiliyor ve "Ben nasıl bu taşı kaldırıyorsam Halık’ım da bütün gezegenleri kolayca çeviriyor, bütün yıldızları düşürmeden durduruyor." diyebiliyor.

Yine Güneş, ilim ve irade sıfatlarından mahrum olduğundan, onları ölçü alarak Allah’ın ilim ve irade sıfatlarını bilemez. Görmesi ve işitmesi de olmadığından Allah’ı Basîr ve Semi’ olarak tanıyamaz.

İnsan, kuvvet, irade, görme, işitme gibi sıfatlarını kıyas unsuru olarak kullanmakla Allah’ın sıfatlarını bir derece bildiği gibi, şefkat, merhamet, gazap gibi şuunatıyla da Allah’ın şuunatına bir derece bakabilir. Nur Külliyatı'ndan bu meseleye misal olabilecek bir hakikat dersi:

“…Bütün validelerin şefkatleri, rahmet-i İlâhiyenin bir lem’asıdır.”(1)

İnsana şefkat duygusu verilmeseydi Allah’ın rahmet ve merhametini bilemezdi. Keza, insana gazap kuvveti verilmeseydi Allah’ın kahrını ve cezasını anlayamazdı.

Demek ki, insan için Rabbini tanıma vadisinde yol alabilmenin en sağlam yolu kendini doğru tanıması ve “ene”yi doğru değerlendirmesidir.

O halde, semanın, arzın ve dağların emaneti yüklenemeyişlerinin temel sebebini de bu noktada aramak gerekiyor. Biz nasıl belli bir mekânda bulunduğumuz için Allah’ın mekândan münezzehiyetini anlayamıyorsak, âyette geçen varlıklar da Allah’ın sıfatlarını ve esmâsını bilemiyorlar. Kendilerine mahsus tesbihlerini ifa etmenin ötesinde bir marifet kazanmaları da söz konusu olmuyor.

Bu konuyu meselemize ışık tutacağına inandığım ehemmiyetli bir hâdiseyi nakletmekle tamamlamak istiyorum:

Kör bir adama “Sen 'görme' denilince ne anlıyorsun?” diye soruyorlar. Adam şu enteresan cevabı veriyor:

"Siz diyorsunuz ki 'Falan adam geliyor.', ben hayret ediyorum ki nerden biliyorlar.”

İşte bu adam “görmenin ne olduğunu anlama yükünü” kaldıracak istidatta değildir ve o yükü yüklenemez.

(1) bk. Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Beşinci Dal.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...